Fatih’ten Taksim’e Saflar Sıklaşıyor


Kapitalizm ve onun devleti, işçinin terini, mazlumun kanını içerek yaşıyor. Doğası gereği işçiler ve mazlumlar da ter ve kanın emrettiği çığlıkları ve adımları atıyorlar. Sömürü ve zulme karşı her cephede ve her mevzide bir oluyorlar.
Yenilgi dönemlerinde cephe ve mevzi kapitalist çarka giriyor. Kan ve ter edebiyatı, kendi mülkiyet ve rekabet ideolojilerini üretiyor. O mevzi ve cephede bileylenen ideolojiler dondurulup haplar hâlinde satılmaya başlanıyorlar.
İslamî ideoloji ile sosyalist ideolojinin rekabetinden ve belli mekânlarla sözcüklerin mülkiyetinden bu tüccarlar bahsediyorlar.
Cami civarında bildiri dağıtan sosyalistlere, “burası sizin yeriniz değil, gidin başka yerde dağıtın” diyor polis. Polisten kaçarken muhafazakâr mahallelere kaçan devrimciler mahalleli tarafından linç ediliyorlar. “Özgürlük, emek, adalet” diyen Müslüman’a sosyalist, “bunlar bizim kavramlarımız, ağzına alma!” diyor.
Müslüman gençlerin Fatih-Taksim yürüyüşü, daha henüz gerçekleşmeden, mülkiyet-rekabet ilişkilerinin koşulladığı kimi noktaları rahatsız etmiş gibi görünüyor. İşi lafa indirgeyen sosyalistler, birkaç kelimenin Müslümanlarca “mülk” edinilmesine itiraz ediyorlar ama mücadelenin kendisini salt bazı kelimelere indirgemelerini ve kitlelerin bazı özel kesimlerinin bu kelimeleri idrak edince her şeyin hallolacağına ilişkin zannı hiç mi hiç sorgulamıyorlar.
Oysa ne önemi var zalime ve sömürücüye sallanan yumruğun şeklinin şemalinin?
Fatih Camii’nde kılınacak bir namazın politik bir içerik ve biçimle örgütlenmesi, hele ki bu ülkede, önemsiz mi? Ak Parti’nin ülke ve bölgede girdiği yola gene o yolun insanları tarafından itiraz ediliyor olması, anlamsız mı? Bu partinin Ortadoğu’daki değişimi yönetme iradesine, İslam içre bir itiraz geliştirilmesinin nesi yanlış? “Örgüt defterleri”ne birileri sırf Müslüman diye kaydedilmiyorsa, ne önemi var o zaman örgüt kurmanın?
Evet, otuzlarla başlayarak, özellikle Sovyetler’in Ortadoğu’ya ilişkin eksik, doğru, yanlış bir dizi politik adımının koşullamasıyla İslamî hareketin sosyalist hareketle kurduğu teması bugün liberal bir zeminde çözmeleri ve her iki kesimin temassızlığı bir maharetmiş gibi savunmaları vak’adır. Ama bu temasın ve temassızlığın sömürülenlerin-mazlumların kolektif mücadelesine katkıları nasıl ve neye göre değerlendirmeye tabi tutulacak? Sovyetler varmış gibi yapılabilir mi bugün? “Mecbur kaldık, adaletten, eşitlikten ve hürriyetten bahsettik geçmişte, artık ABD var, bu kavramları kullanmanın ve gereğini yapmanın lüzumu yok” demek de Müslümanların Tevhid mücadelesine ne katacak? Tevhid mücadelesi, emperyalizme ve kapitalizme karşı belli kolektif iradeler bağlamında itiraz geliştirebiliyorsa, bunun “sosyalist” etiketini kullanmamasının neresi kötü? Mesele sömürü ve zulme son vermek mi yoksa kısa vadede birileri için ve birileri adına güç elde etmek mi?
“Biz sosyalist hareketi yükselttik de İslamcılar o nedenle bir dönem solcu laflar ettiler” denilebilir mi örneğin? Ya da “biz her şeyin en yücesinden konuşuyoruz, daha ötesi var mı?” demenin bir faydası var mıdır? “Emek, özgürlük, adalet gibi kelimeler sosyalistlerin değil, biz Müslümanlarındır” demek, o kelimeleri koşullayan maddî ve manevî mücadeleye ne tür bir katkı sunar? Bu kavramları “namus” gibi koruyor görünmek ve bu sayede prim yapacağını zannetmek o mücadeleyi nasıl ileri sıçratır? Bu kibrin kime hayrı olur?
Mesele, bu kavramların en birinci ve en mutlak taşıyıcılığını ya da muhafızlığını yapmak değil. Bu taşıyıcılık ya da muhafızlık noktasında Kur’an ve Hadis’e veya Marx ve Lenin’in külliyatına atıfta bulunmak hiçbir şeyi çözmüyor.
Sadece görünmek ve kıymetlenmek isteyenlerin ortada gördükleri ve kıymetli addettikleri ile ilerlenemez. Fatih Camii’nde kılınacak namazın ya da 1 Mayıs Meydanı’nda atılacak sloganın anlam kazanacağı yer bu zihinler ve diller değil.
“Bu sosyalistler üç beş kişi, sayılarının azalacağını gördüklerinden korkuyorlar” diyen Müslüman’ın da gözü kör, kalbi mühürlü. Zira Muhammed’in peygamber olduğu ân yanı başında olanların sayısının önemsiz olduğunu görmüyor. Bilmiyor, hakikatin aritmetiğe vurulamayacağını.
Ama illa kafalar sayılacak. Safa duran o müşterek yürekler ve akıllar rakamlara ayrıştırılacak. Birkaç sene önce “Taksim’e sadece makul sayıda insan girebilir” diyen devlet gibi, caminin kapısında birileri bekleyip kafa sayacak.
Kafasının dikkate alınmasını isteyenler, kafa saymakla günü geçirecekler. Soyutta ve somutta “kafa göz yarmamak” için türlü taklalar atılacak. Kafasının dikkate alınması için ideoloji yarışı içine girenler, somutta yürüyen kavga adına, hiçbir şey yapmayacaklar. Hopa’da ölen yoldaşlarına sahip çıkamayanlar, katledilen işçilere sahip çıkıp bu öfkeyi Müslüman kitleye yedirene kızacaklar. Salt Müslüman olduğu için Filistin, başörtülü kız ya da kendi çıkarı için üye olduğu partisi adına eyleme geçebilen bir kitleye işçi ve mazlum için de harekete geçmeyi öğretene sosyalist, burun kıvıracak. Çünkü o sosyalist, kendi varlığını, sadece var olmak adına, belli kavramların ve geçmişte kısa süreli sonuç almış kimi eylemlerin bilgisini taşımaya ve muhafaza etmeye indirgemiş durumda. Aynı durum Müslüman için de geçerli elbette. İçeriğinden ve özünden ayrışıp donmuş bir eylem olarak namaz ile içeriğinden ve özünden ayrışmış 1 Mayıs eylemi tokuşturulacak, birileri de bıyık altından gülecek.
Din düşmanlığı ve laisizm şampiyonluğu ile solcuların önemli bir kesiminin kafalarının kimler tarafından dikkate alınmasını istedikleri açık. Bunlar belli güç odaklarına “biz neferiniz oluruz” mesajı veriyorlar ve şu tarz cümleler kuruyorlar:
“Siyasetten kültür sanata her şeyin dini muhafazakârlığı eksen alarak tanımlandığı bu dönemde solu da dine dayandırarak yorumlama yönündeki eğilimler, bugün ülkemizde kurulan dini hegemonyanın bir ürünüdür ve buna bağımlı olarak gündeme gelmektedir.”
Bu cümlelerin yazarının ve bağlı olduğu siyasî odağın siyaseti kültür-sanat derekesinde ele aldığı açık. Siyaseti reklâm-promosyon çalışmaları ile karıştırıyorlar ve bu alandaki rekabete ilişkin rahatsızlıklarını devrimci politika alanına teşmil ediyorlar. “Dinî hegemonya” tespiti de “ülkemizde” kelimesinde açık olan mülkiyetçi kafanın ürünü. Ülkeye mülk olarak el koymuş zalimlerin ve sömürücülerin gelişmesini istiyorlar ve bu gelişim sonucunda kendi yıldızlarının parlayacağı günü beklemekten başka bir şey yapmıyorlar. Herhangi bir dine ihtiyaç duymayan ve hareket biçimini din diye dayatan zalime karşı mücadele edene “genel din düşmanlığı” telkin ediyorlar ve zalimin bireyliğini en gelişkin seviye olarak kutsuyorlar. İlerlemeci kafa, zalimin ve sömürücünün kendisini aşmasını istiyor, herkesi bu aşma ânını beklemeye davet ediyor.
Bu kafa, ulus-devlet kurma gayretlerinin yoğunlaştığı çeşitli dönem ve mekânlarda siyasetin genel olarak milliyetçileşmeye evrilme emaresi verdiği noktada, mücadeleden kaçmak için çeşitli taklalar atıyordu geçmişte. Şimdi de kitleleri bir tür nihilizme mahkûm ediyorlar ve herkesi mücadelenin anlamsızlığına ikna etmeye çalışıyorlar. Her şey boş nasılsa!
Oysa iktidar olanın bir kanadı kırıktır. Ödün vermiştir, uyumlulaşmıştır, diyet ödemiştir, teslim olmuştur, belli ideolojik yükler atılmıştır, ulusal ya da uluslararası yönelimlerin güdümüne girilmiştir. Buna teşnedir zaten. Teşne ve hazır olanlar yüksel(til)ir. Bütün bunlar olurken, diyelim, İslamî ideolojinin hiç bozulmadan, değişmeden kalması imkânsızdır. Zira o ideolojinin taşıyıcıları eski insanlar değildirler artık.
Ak Parti’nin İslamî bir parti olduğu, onu iktidar yolunu açarak var olma imkânı bulabilen cehepenin ve onun açtığı yatakta huzurlu olan solcuların bir yanılgısı. Esasen Ak Parti’yi iktidara taşıyan seçmen kitlesinin önemli bir bölümü şu veya bu düzeyde, teolojik değil, politik manada, Müslüman değildir.
Dolayısıyla ilk tespit edilmesi gereken, iktidar olanın bir kanadının kırık oluşu ise, ikinci tespit de o iktidarın gene onu var edenlerce yıkılacak olmasıdır. Belli güç odaklarına yaranmak adına, “fırsat bu fırsat, düşene bir de biz vuralım” denilemez. Bunu yapmak, o iktidarı çeşitli gerekçelerle desteklemiş olan kitleyi de terk etmek anlamına gelecektir. Bu ise siyasî nihilizmdir ve nihilizm hiçbir şey yapmamak demektir.
Fatih Camii’nde kılınacak namaz, salt kendi kafasının dikkate alınmasını isteyenlerce münferitleştirilecek, tekilleştirilecek, önemsizleştirilip çöpe atılacaktır. Maddiyat ve maneviyatsa mesele, artık o camide her secdeye değen alın müstekbirin ve kâfirin kalesini sarsacaktır. Onların “İslam”ı, sömürülenlerin ve mazlumların İslam’ına mağlup olacaktır.
O camide kılınacak namaz, bir huruc hareketidir. Kemalizmin ve judaizmin İslam’ından çıkışı işaretler. Hicrettir. Mekke’nin müşrik dininden kurtuluşun süreklileştirilmesidir.
O namaz hesapsız-kitapsızdır. İmamı Allah’tır. “Allah”, yanan, boğulan, katledilen işçilerin öfkesidir. Bugün Allah’sızlık ve dinsizlik yapmak, bu öfkeden korkanlara uşaklık etmektir.
O namaz bir ricat hareketidir aynı zamanda. Bu hareket sayesinde camiler ilk hâline, özüne, aslına, küfre ve zulme karşı mücadelenin ortak karargâhları oldukları güne rücu edecek, sömürü ve zulme karşı mücadelede saflar sıklaşacaktır.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Julian Assange’ın Nasrallah Mülâkatı


Julian Assange: Bu hafta bana Lübnan’da gizli bir yerde bulunan bir misafir konuk oluyor. O, Ortadoğu’daki en sıra dışı simalardan biri. İsrail’le birçok savaşa girdi ve şimdi Suriye ile ilgili uluslararası mücadelede belli bir konum alıyor. Bilmek istediğim, ona milyonlarca insanın neden “özgürlük savaşçısı” dediği ve aynı zamanda diğerlerinin onu neden terörist olarak gördüğü. Bu, onun 2006’daki İsrail-Lübnan savaşından beri Batı’ya verdiği ilk mülâkat. Partisi Hizbullah Lübnan hükümetinin bir parçası. O da bu partinin lideri: Seyyid Hasan Nasrallah…
Assange: Hazır mısınız?
Nasrallah: Ben hazırım
Assange: İsrail ve Filistin’e ilişkin vizyonunuz nedir? Hizbullah zafere ulaşacağını düşünüyor mu? Eğer muzaffer olur iseniz, silâh bırakacak mısınız?
N: İsrail devleti illegal bir devlettir. O başkalarının toprağı üzerine kurulmuş, başkalarının ülkesini gasp eden, onu kontrol altında tutan bir devlettir. İsrail, ülkesinden kovulan Müslüman ve Hristiyan tüm Filistinlileri katletmektedir. Bu nedenle onlarca yıl geçse bile zaman adaletin tecellisine mani olamaz. Eğer ben gelip sizin evinizi zorla işgal edersem, aradan elli ya da yüz yıl geçse bile güçlü olduğum için evi işgal edebiliyorum diye o ev benim olmaz. Bu bana evin mülkiyetini vermez ve işgali meşrulaştırmaz. En azından konuyla ilgili bizim mantığımız şu şekildedir: Filistin Filistin halkına aittir. Eğer ideoloji ve hukuku birleştirmek gibi bir derdiniz varsa, politik olanı dinî temelde ifade etmek gerekirse, biz kimseyi öldürmek, kimseyi alıkoymak istemiyoruz. Bize göre tek çözüm, Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin barış içinde bir arada yaşayacakları, Filistin toprağı üzerinde kurulacak demokratik bir devlettir. Bunun dışındaki çözümler asla geçerli olmayacaktır.
A: İsrail, Hizbullah’ın sivil bölgelere füze fırlattığını söylüyor. Bu doğru mu?
N: 1948’de kurulduğu günden beri İsrail güçleri Lübnan köylerini ve şehirlerini bombalıyor. 1982-92 arası on yıllık direniş süreci ardından, biz cevap vermeye başladık. Buradaki yegâne amacımız İsrail’in insanlarımızı bombalamasını durdurmaktı. Sonuçta 1993’te İsrail ile direniş arasında belli bir anlaşma sağlandı ve bu 1996’da bir biçimde yeniden teyit edildi. Anlaşmaya göre, her iki taraf da sivilleri bombalamayacaktı. “Sen bizim köylerimizi ve şehirlerimizi bombalamazsan biz de bombalamayız” denildi. Sonuçta bu karara İsrail Lübnanlı sivillere onlarca yıl yaptığı saldırıların ardından varıldı. Bizim saldırımızın temel amacı, İsrail ile Lübnanlı sivillerin katline ilişkin olarak caydırıcı bir denge tesis edebilmekti.
A: Lübnan’daki Amerikan Büyükelçiliği’nden sızan Wikileaks belgelerine göre, siz Hizbullah üyelerinin yozlaştıklarını gördüğünüz vakit şaşırdığınızı söylemişsiniz, zira bazı Hizbullah üyeleri spor arabalara binip geziyor, dışarıdan yemek yiyor, ipek kıyafetler giyiyor. Sizce bu Hizbullah’ın Lübnan’da seçim politikasına doğru evrilmesinin doğal bir sonucu mudur?
N: Öncelikle söylenenlerin doğru olmadığını belirtmeliyim. Bunlar, Hizbullah’ın itibarını düşürmek ve onun imajını zedelemek için üretilmiş dedikodulardır. Esas olarak bize karşı yürütülen medya savaşının bir parçasıdır. Bildiğiniz üzere, bizim dünya genelinde mafya organizasyonları içinde olduğumuzu ve uyuşturucu trafiğini örgütlediğimizi söylüyorlar. Oysa bunlar bizim dinen ve ahlâken karşı olduğumuz şeyler. Bir yığın temelsiz şey söylüyorlar hakkımızda. Sizi temin ederim ki bu söylenenler doğru değil. İkinci olarak bu söyledikleriniz esasta Hizbullah’ın çizgisini, ideolojisini ve programını desteklemeyen, sonradan partiye dâhil olmuş kimi zengin ailelerle ilgili bir meseledir. 2000’den sonra Hizbullah’ın, Lübnan’daki direnişin önemli bir bileşeni olmayı başarması ve Lübnan’ı kurtarması, Lübnan toplumunda bir mucize gibi karşılandı ve şaşkınlık yarattı. Çünkü böylesine küçük bir grup 33 gün boyunca bölgedeki en güçlü devlete karşı verdiği mücadelede yenilmemişti. Dolayısıyla sonuçta toplum içinde kendisini Hizbullah yanlısı addeden ve onu destekleyen gruplar ortaya çıktı. Bunların belli bir kısmı zengin çevrelere ve mali gücü olan toplum kesimlerine mensuptu. Bu nedenle Hizbullah’ın belli bir sapma yaşadığı söyleniyor ama bu doğru değil, bana da ulaşan bu türden malumatlar karşısında ben güven içerisindeyim ve düzeltilmesi gereken bir şey olduğunu düşünmüyorum.
A: Neden Tunus, Mısır, Yemen ve diğer Arap ülkelerindeki “Arap Baharı”nı desteklediniz de Suriye’dekini desteklemediniz?
N: Bunun açık bir dizi nedeni var. İlki, ilkesel olarak biz Arap devletlerinin iç işlerine karışmak istemiyoruz, bu bizim genel siyasetimiz. Arap ülkelerinde yaşanan gelişmeler çok ciddi ve önemli. Hiç kimse, hiçbir hareket ve hiçbir parti bu ülkelerle ilgili bir konum almamalı. Herkesin bildiği üzere, Suriye’deki Beşar Esad rejimi Lübnan ve Filistin’deki direnişi destekledi, Amerikalıların ve İsrail’in basıncına rağmen geri adım atmadı. Bu sayede Filistin davasına gayet iyi bir biçimde hizmet etti. Bizim Suriye’ye yönelik olarak istediğimiz, diyaloga girilmesi ve reformların gerçekleştirilmesidir. Zira ülkedeki bölünme, durumun giderek ciddileşmesine ve Suriye’nin bir iç savaşa doğru sürüklenmesine neden oluyor. İsrail ve Amerika’nın istediği de budur.
A: Geçen hafta sonu Humus’ta aralarında benim de tanıdığım bir gazeteci Marie Colvin’in de bulunduğu 100 kadar insan öldürüldü. Amaçsız yere bir ülkenin yok edilmemesi gerektiğine ilişkin sözlerinizdeki mantığı anlıyorum. Mümkünse bir ülke reform yoluyla değiştirilmelidir elbette. Hizbullah’ın “bu yaşananlar yeter” demesi için belli bir kırmızı çizgisi var mıdır?
N: Suriye’deki olayların başından beri ülkedeki liderlikle sürekli temas hâlinde olduk. Kimi dostlarla görüştük ve birbirimize reformlarla ilgili olarak bazı tavsiyelerde bulunduk. Ta başından beri Beşar Esad’ın radikal bir dizi reformu uygulamak istediğinden eminim. Bu aldığımız konumumuz konusunda sahip olduğumuz güveni tazeledi. Ben de birkaç kez halk önüne çıkıp bu konumumuzu dillendirdim. Lübnanlı ve diğer Arap liderlerle yaptığım toplantılarda sürekli aynı şeyi söyledim: Ben, Esad’ın reform yapmak istediğinden eminim. Esad gerçek bir dizi reform yapacaktı. Ama muhalefet diyalog içinde olmaya karşı çıktı. Daha da önemlisi, belki de ilk kez ifade edeceğim, biz muhalif unsurlarla da temas kurduk. Onları yüreklendirmek ve rejimle diyalog sürecini kolaylaştırmak istedik. Bu partiler diyalogu reddettiler. Ta başından beri bir tarafta reform yapmak isteyen ve diyalog kurmaya çalışan rejim, diğer tarafta ise diyalog için hazır olmayan muhalefet duruyor. Herhangi bir reformu kabul etmeye de hazır değiller. Tek istedikleri rejimi yıkmak. Sorun da bu zaten. Sonuçta Suriye’de olup bitenlere tek taraflı değil, iki taraflı bakmamız lâzım. Silâhlı muhalif birlikleri çok sayıda sivili öldürmüştür.
A: Size göre Suriye’deki durum nereye gidiyor? Ülkedeki katliamların durdurulması için ne yapmalıyız? Siz diyalogdan söz ettiniz ama üzerinde konuşulacak en basit şey diyalog. Suriye’deki kanın durması için ne tür tedbirler alınabilir?
N: Bir önceki soruyla ilgili olarak bir şeyleri belirtmem gerek. Suriye içinde savaşan gruplara dışarıdan bazı Arap ülkeleri para ve silâh temin ediyorlar. Herkesin işittiği üzere, El-Kaide’nin lideri Dr. Eymen Zevahiri bazı savaşçılarının Suriye’ye gittiğini söyledi. Onları başka gruplar da takip ediyor. Farklı ülkelerden gelen bu gruplar Suriye’yi bir savaş alanına çeviriyorlar. Suriye muhalefetini para ve silâh açısından destekleyen bu ülkeler Suriye muhalefetini masaya oturtup meseleyi politik düzlemde çözmeye zorlayabilirler oysa. Birkaç gün önce de söylediğim gibi, Arap ülkeleri İsrail’le politik görüşmeler için hiç durmaksızın onlarca yıl uğraştılar. Oysa İsrail bölgede diyalog anlamında tek bir adım bile atmadı. Suriye konusunda politik diyalog noktasında bir iki ay bile kâfi gelecekken hiçbir şey yapılmıyor ve bu pek de âdil bir tutum değil.
A: Suriye rejimi ile muhalefet arasındaki çatışmalarda medyanın bir kesimi muhalefeti ABD ya da Suudi Arabistan’ın ajanı olarak gösterirken bir kesim de sizi Suriye rejiminin ajanı olarak gösteriyor. İnsanları Suriye rejiminin ajanı olmadığınız konusunda ikna ettiğiniz takdirde, barış için adım atar mısınız?
N: Hizbullah’ın otuz yıllık hayatının da ispatladığı üzere, o Suriye’nin ajanı değil, dostudur. Bildiğiniz gibi Lübnan’daki politik hayatın çeşitli dönemleri vardır. Belli dönemlerde bizimle Suriye arasındaki ilişkiler pek iyi olmamıştır örneğin. Aramızda bazı sorunlar yaşanmıştır. Eskiden Suriye-Lübnan ilişkilerinden istifade eden ve bu ilişkilerden etkilenenler bugün bize karşı çıkıyorlar. Hizbullah, Suriye’nin Lübnan ile arasındaki ilişkilerin basıncı altında kaldı çoğu vakit. Lübnan muhalefetine mensup çeşitli politik kesimlerin de bildiği üzere, biz Suriye’nin ajanı değil, dostuyuz. İlk nokta bu. İkinci nokta ise daha önce belirttiğim gibi, biz politik çözümü destekliyoruz. Biz, politik çözüm için her türden gayreti ve katkıyı sunmaya hazırız. Daha önce belirttiğim gibi, Suriye’deki bazı partilerle görüşme talep ettik ama onlar bu türden temasları ve rejimle diyalog içine girmeyi reddettiler. Rejimle görüşme niyetinde olan her kesimle rejim arasında arabuluculuk yapmak bizi mutlu kılacaktır. Ayrıca biz, başka kesimlerden de politik çözüme katkıda bulunmalarını istiyoruz.
A: İnanıyorum ki bu muhalefet grupları Hizbullah’ın bu çözüm yoluna itibar edeceklerdir ancak eğer Hizbullah, “benim bir kırmızı çizgim var” derse ve Suriye’deki Esad rejimi kendisinin kabul edemeyeceği hususları öne çıkartırsa, bu noktada Esad rejimi bazı şeyleri yapıp yapmama konusunda serbest olabilecek mi?
N: Evet kesinlikle serbesttir. Cumhurbaşkanı Esad’ın da Suriye’nin de kırmızı çizgileri var ve biz kırmızı çizgileri onaylıyoruz. Ama ortada sürüp giden bir kavga var. Bir taraf geri çekilirken diğer taraf ilerliyor. Dolayısıyla politik çözüm yolu da kapanıyor. Bu süreç bir şekilde devam edecek, zira bir taraf ilerliyorken diğer taraf geriliyor.
A: Tunus hükümeti Suriye rejimini artık tanımayacağını ilân etti. Tunus, Suriye ile ilişkilerini kesmek gibi, bu türden keskin bir manevrayı neden yaptı?
N: Kanaatime göre, Tunus ve başka ülkelerce alınan bu tavır, yanlış değilse bile eksik bir dizi delile dayanıyor. Elbette batılı ve Arap hükümetlerince takdim edilen yanlış bilgiler de mevcut. Bunlar rejimin birkaç hafta içinde yıkılacağını söylüyorlar ve bekledikleri zaferin bir parçası olmak istiyorlar. Kendi inancımı bu noktada gizlemiyorum, şöyle ki, belki de bu türden konum almalarının bir nedeni, genç ve yeni hükümetlerin zor bir sınav veriyor olmaları, dolayısıyla ABD ve batılı güçlerle herhangi bir tartışma içine girmek istememeleridir. Bu tip meselelerde ilgili güçleri yatıştırmak işlerine geliyor.
A: Uluslararası bir medya şebekeniz var. ABD, El-Menar (Deniz Feneri) isimli TV kanalınızın kendi ülkesine yayın yapmasına mani oluyor. Aynı zamanda Amerika, kendisinin konuşma özgürlüğünün kalesi olduğunu da iddia ediyor. Amerikan hükümetinin El-Menar’dan bu denli korkmasının nedeni nedir?
N: Onlar, Hizbullah’ın terörist bir örgüt olduğunu ve insanları öldürdüğünü söylüyorlar ama eğer âdil bir yargılama olsa, bizim esasen kendimizi müdafaa etmeye çalıştığımızı görecekler. Bu noktada Amerikan yönetimi bizim kendimizi müdafaa etmemize bile izin vermiyor. Dünyaya kendimizi anlatmamızı istemiyor, bu nedenle de sesimizin insanlara ulaşmasına mani oluyor.
A: Bir lider olarak, kendi insanlarınızı düşman ateşi karşısında nasıl bir arada tutabiliyorsunuz?
N: Asıl mesele, bizim belirlediğimiz bir hedefimizin olmasıdır. Bu hedef, insanî, ahlâkî, imana dayalı ve vatansever bir hedeftir. Bu tartışma götürmez bir hakikattir. Bu hedef, işgal altındaki toprakları kurtarmaktır. Hizbullah’ın ilk planda kurulmasının nedeni budur. İlgili hedef konusunda Lübnanlılar arasında herhangi bir ayrışma söz konusu değildir. Biz hükümete girmek ve politik iktidar için rekabet etmek istemedik. İlk kez Lübnan hükümetine 2005 yılında girdik. O günkü amacımız iktidarı ele geçirmek değil, direnişin sırtını sağlama almaktı. 2000’de kurulan hükümetin direniş aleyhine yanlış bir iş yapmaması gerekliydi, zira tek korkumuz buydu. Güttüğümüz hedef doğrultusunda her türden husumetten kaçındık, önceliklerimizi belirledik, bu amaçla hedefe ulaşmak için herkesin bir arada olup işbirliği içinde hareket etmesi yönünde çalıştık. Bu âna dek her türden bitmek bilmeyen ağız dalaşından uzak durduk. Lübnan’da tartışılan çok sayıda mesele var. Biz bu konularla ilgili tartışmalara duhul etmekten ve bu tip tartışmalarda belli bir konum almaktan kaçındık. Bizim temel önceliğimiz, ülkemizin özgürleşmesi ve Lübnan’ın mevcut tehdide karşı korunmasıdır. Çünkü biz Lübnan’ın hâlâ bir tehditle karşı karşıya olduğuna inanıyoruz.
A: Geçmişe, çocukluk dönemine, bir manavın oğlu olduğunuz o günlere dönersek eğer, Lübnan’daki o evinize dair ilk aklınıza gelen nedir? O döneme ilişkin hatıratınız politik görüşlerinizi hiç etkiledi mi?
N: On beş yaşına dek Güney Beyrut’un bir mahallesinde yaşadım. Bu mahallenin kendine has özellikleri mevcuttu. Doğal olarak insanın içinde yaşadığı çevre onun kişiliğini de etkiliyor. Bu mahallenin bir özelliği, fakir oluşuydu. Şiilerin, Sünnilerin, Ermenilerin ve Kürdlerin yaşadığı bir mahalleydi burası. Ayrıca Filistinliler de yaşıyordu burada. Böylesine karışık bir çevrede doğup yetiştim ben. Bu, beni Filistin konusunda daha bilinçli ve ilgili kıldı. Zira Filistin komşumuzdu ve maruz bırakıldığı adaletsiz koşullar beni alabildiğine etkiliyordu. Hayfa, Akka, Kudüs ve Ramallah gibi şehirlerden gelen çok sayıda insan vardı mahallemizde. Doğup büyüdüğüm çevre böyle bir yerdi.
A: İsraillilerin şifreleme yöntemleri ile ilgili sizin anlattığınız bir fıkrayı okudum geçenlerde. Ben de şifrelemeyle ilgili olduğum için bana bu fıkra epey ilginç geldi. Bildiğiniz gibi Wikileaks de ciddi bir gözetim altında bugünlerde. Bu fıkrayı hatırlıyor musunuz?
N: Evet, basit olanın karmaşık olanı nasıl yendiğinden bahsediyordum orada. Örneğin Lübnan’daki İsrail güçleri silâh ve iletişim açısından oldukça karmaşık teknolojiler kullanıyorlar. Diğer yandan direniş ise bir halk hareketidir. Direnişin üyeleri çoğunlukla çiftliklerden, tarım bölgelerinden gelen köylü gençlerdir. Bunlar çoğunlukla sıradan telsizlerle iletişim kuruyorlar. Karmaşık olmayan, oldukça basit cihazlar bunlar. Gençler iletişim esnasında şifre kullanmaları gerektiğinde köylerindeki argo benzeri sözcüklere başvuruyorlar. Bu sebeple, dinleme cihazlarının ve bu konuşmalardaki şifreleri çözmeye çalışan bilgisayarların arkasında onları dinleyen bir kişinin, o köylerde uzun yıllar yaşamadıkça konuşulanların ne anlama geldiğini çözmesi imkânsız. Örneğin gençler köylülere has ifadeleri kullanıyorlar. "Kuşgana” (bakır tencere) ve “kürük” (sıpa) gibi köylülerin kullandığı kelimelere başvuruyorlar. İsrail’in hiçbir istihbarat ajanı ya da bilgisayarı bu türden kelimeleri asla anlamıyor. Ama bu türden kelimeleri kullanmak Wikileaks karşısında işlevsizleşiyor tabii!
A: Şimdi size provokatif bir soru yöneltmek istiyorum. Politik bir soru değil ama. Siz Amerika denilen süper gücü lânetlediniz. Allah nihai olarak bir süper güç değil midir ve bir özgürlük savaşçısı olarak siz aynı zamanda insanları tektanrıcılığın totaliter anlayışından kurtarmaya çalışıyor sayılmaz mısınız?
N: Biz yüce Allah’a inanıyoruz. Bu varoluşu yaratan O’dur. Allah bizleri yaratırken bedensel ve ruhsal beceriler bahşetti. Biz bunlara güdü diyoruz. Dinî yasalardan ayrı olarak ele alınsa bile insanlar belirli güdülere sahiptirler. İnsanlar doğruyu söylemek gibi bir güdüye sahiptirler. Güdüler, doğrunun iyi, yalanın kötü, adaletin iyi, adaletsizliğin kötü olduğunu söylerler. Fakirlere ve mazlumlara yardım edip onları korumak iyi bir şeydir. Ama başkalarına saldırıp onların kanını dökmek ise korkunçtur. Amerikan hegemonyasına, işgale ya da bize ve halkımıza karşı yapılan saldırılara karşı direnmek ahlâkî, güdüsel ve insanî bir meseledir. Allah da böyle olmasını ister. Bu anlamda ahlâkî ve insanî ilkeler Allah’ın yasası ile tutarlıdır. Çünkü İbrahimî dinler, insan aklı ve güdüleri ile çelişen bir şey ortaya koymamışlardır. Dinlerin yaratıcısı ile insanların yaratıcısı aynıdır. Herhangi bir ülkede ya da evde bile iki lider olabiliyor. Ama milyarlarca yılda meydana gelmiş olan kâinatın belli bir uyum içinde olması da gösteriyor ki Allah tektir. Birden fazla tanrı olsaydı bölünüp parçalanırdı. Bu noktada biz kimseye dinî bir dayatma içinde olmayız. Hz. İbrahim her daim diyalogdan yana olmuş, belirli delilleri ortaya dökmüş bir peygamberdir. Yolumuz O’nun yoludur.
A: Teşekkür ederim Seyyid.
17 Nisan 2012
Devamını oku ...

Ekim’in Doğusu, Doğu’nun Ekim’i

Sınıf, Ülke ve Beden
Örgütsel uzam ve zaman algıları 12 Eylül’e çarpıp dağılan sol, dağılmanın etkisini kırmak adına, kendi bedeninin, ülkesinin ve sınıfının gücünü, güzelliğini ve estetiğini fark etti. Marksist olmakta ısrar edenler, bu öznel tutkularını da teoriye ve pratiğe yedirdiler. Tekil şahıslar kendi beden algılarını, sınıfsal oluşları dolayımıyla, ülke coğrafyasına doğru yaydılar. Örneğin Kürt Ayaklanması ülkenin parçalanabilirliğini kanıtladıkça, bu şahıslar da farklı yönlerden bu parçalanmayı örtbas edecek şallar örmeye başladılar. Bu ideolojik şallar parti meselesine, mücadeleye, politikaya, iktidara, sınıflar mücadelesine dâir gerilimlerin, çatışmaların ve çelişkilerin yanından kaçıp gitmek ya da üstünden atlamak için kullanıldı. Benzer bir gerilim Leninizm noktasında da yaşandı. Siyasetin parçalanabilirliğini çağrıştıran Leninizmi ideolojik düzeyde ezmek için türlü taklalar atıldı.
Dünya değerlendirmeleri açısından da benzer bir süreç yaşandı. Seksenlerin sonunda ekonomik analizler coğrafî tanımlamalara bağlı olarak biçimlendi. Bu yıllarda Kuzey-Güney etrafında dönen tartışmalarda politikleşen ülke gündemleri ikincil plana atıldı ve politik mücadele ya Kuzey’in ya da Güney’in hareketine bağlandı. Kuzey-Güney gerilimi, esasta anti-kapitalizm bağlamında anlam kazanıyordu. Bu dönemde kapitalizmin ilk “vahşî” aşamasından uzaklaştığı, Güney’in de kapitalist kalkınmayla tanışması gerektiği iddia edildi. Kapitalizme teşmil edilen politika, Türkiye’nin ekonomik gelişmelerini zorunlu, hattâ hayırlı olarak kabul etti. Doğu-batı tartışması ise, ilk “vahşî” aşamasını emperyalizmle dönüştüren kapitalizmin iç gerilimlerine baktı. Bu anlamda, siyasetini anti-emperyalizme bağlayan çevrelerin yürüttüğü tartışmaların ana ekseni hâline geldi. Burada da batıya göbekten bağlı olanlarla, doğuyu önemli görenler ayrıştı. Marksizmi batı icadı olarak görenler farklı ideolojik eğilimlere kapıldılar. Batıda doğunun dişleri çekilmiş felsefesine, siyasetine ve yaşam tarzına merak salan düşünürlerin çalışmaları kitapçı raflarını doldurdu. Türk solu doğuyu batıdan tanıdı. Ehlîleştirilmiş doğuyu batı gibi bir güç hâline getirmek için uğraşanların tek teorik ve pratik dayanağı ise anti-emperyalizmdi.
Sınıfsal aidiyetleri herkesçe malûm olan sağcılar, Türkiye’nin emperyalist olmasını engellediği; solcular kendi azametleri ve kudretlerine uygun bir iktidar ortamını sunan Türkiye’nin gelişmesini önlediği için emperyalizme cephe aldılar ve sonrasında da farklı momentlerde biraraya geldiler.
Orta Sınıf Solculuğunun “Çelişki”si
Solcu tarz, kapitalizm ve emperyalizm karşıtlığını sınıfsız ve devrimsiz bir yerde somutladı. İktidar fetişi/miti etrafında esrik danslar yapanlar, anti-kapitalizmin ve anti-emperyalizmin sınıfa ve devrime kattığı değerleri önemsemediler. Sınıfsal ve devrimci unsurların kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadelelerini geçmişe âit birer masal olarak gördüler. Sınıfı ve devrimi teoriden ve pratikten kovanlar, marksizmde ısrar ettikçe, onun teorisini ve pratiğini zararsızlaştırdılar. Oysa işçi sınıfının kolektif devrimci hareketi, Marx nezdinde, kapitalizmin tarihsel bir bağlama oturtulmasını koşullamış, bu bağlam sayesinde Marx, Fransız Devrimi ve geçmiş devrim modellerinden kopan bir devrim anlayışını geliştirebilmişti. Yıllar alan bu teorik faaliyet boyunca “işçi sınıfı” ve “devrim” ilişkilenmiş, sosyalizm ve komünizm ile ilgili teoriler marksizm zemininde somut maddî bir gerçeklik bulabilmişti.
Ancak madde ile maddenin bilgisi arasındaki zamansal açının sonsuzda kapanması ile ilgili epistemolojik tespit uyarınca, işçi sınıfı ile devrimin belli bir kesitte örtüşeceğini öngörmek de marksizm dışıydı. Lenin ayracı burada somutluk kazanıyordu. Lenin, “saf bir işçi sınıfı devrimi bekleyenler yanılırlar” diyerek açının bilincinde olduğunu göstermişti.
Bu açının devrimcileştiği dönemin marksisti olarak Lenin seksenlerde, gerek Türkiye gerekse dünya bağlamında, devre dışı bırakıldı. Sol, belirli sınıfsal ve politik tepki biçimlerinin bizzat doğrudan kendisi olduğunu unuttu. Bu unutma hâli Lenin’i de kapsadı. Açının bilincinde olarak sınıfı ve devrimi tarihsel-toplumsal anlamda ilişkilendirecek öncü siyasetin oluşturulması bu bellek yitimiyle mümkün olamadı. Unutanlar, batıdaki yeni dönem etiketlerine kolayca sarıldılar. Kapitalizm ve emperyalizm eleştirilerini anlamayanlar küreselleşme lafzına sarıldılar. Küreselleşme solcuları, kuzey-güney ve doğu-batı tartışmaları için farklı kulvarlara yöneldiler.
Yukarıda bahsi geçen açı, kapitalizm ile emperyalizm arasındaki ilişkiye dönük teori için de geçerliydi. Kitlelerin politik mücadele içinde, dar bir durum ve dönem dâhilinde, emperyalizmin kapitalizmle tarihsel ve teorik ilişkisi olduğunun farkına varması beklenemezdi. Madde ve maddenin bilgisini, zamanın ve mekânın ötesinde, kendi metafizik dünyasında bütünleştirenler, açının devrimci edinimini imkânsızlaştırdılar. Bir insanın kapsamlı bir tarih ve toplum bilgisiyle yüklü olup emperyalizmi idrak ederek siyasete kanalize olmasını istemek anlamsızdı. Kendi kişisel pratiğinde, belli bir durumda ya da belli bir dönem boyunca, emperyalizmin şu veya bu tezahürüne karşı çıkması devrimci politika için yeterliydi. Çünkü devrimi yapacak olan bilim, bilimlerle yüklü beyin ya da teknik değildi.
Bilimin teknik dolayımıyla devrimcileştiği Sanayi Devrimi ile politikanın kitlelerin katılımıyla devrimcileştiği Fransız Devrimi arasında çapraz ilişkiler kurmak ciddî tehlikeler barındırıyordu. Sanayi Devrimi’ndeki “işçi sınıfı” ile Fransız Devrimi’nde ve sonrasında barikatlar inşa eden “işçi sınıfı” arasında temel bir fark olması gerekirdi. Üstelik her iki devrimin de yaşanmadığı bir coğrafyada proletarya ve proleter devrimci siyaset farklı anlaşılmalıydı. İki devrim arasında yapılan her türlü kısa devre teoride ve pratikte önemli sorunlara yol açtı.
Bilimin yeryüzündeki doğal uzantısı olarak anlaşılan teknik/teknoloji, Sanayi Devrimciliği anlamında, solun kafasını da biçimlendirdi. Tarih ve toplum bu teknisist aklın oyuncağı kılındı ve mekanik kurgular siyaset diye yutturuldu. Kuzey, güney, doğu ve batı gibi yönleri teori ve pratiğinin merkezine alanlar, yaptıklarını belli bir taktiğin ve stratejinin sonucu olarak sundular. Oysa bu taktik ve strateji teknisist ve mekanikti. Teknisist aklın ve mekanik görüşlerin gündemine gelen dünya, teknik algıya ve makine gibi tıkır tıkır işleyen pratiğe uygun olarak ayrıştırıldı. Örneğin, altmışlarda Avrupa’da ders gören doğulu solcular, batının ideolojisini reddederek onun tekniğini almak gerektiğini vazettiler. Sanayi Devrimciliği ile Fransız Devrimciliği lineer tarih bilinci uyarınca doğrusal bir hatta oturan öznelerin hem geçmişi, hem de geleceği oldu.
Devrimci politik mücadele aracılığıyla dönüşüme tâbi tutulmamış eşitlik-özgürlük-kardeşlik, temelsiz bir biçimde, batının Sanayi Devrimciliği’nin karşısına çıkartılan Fransız Devrimciliği’nin alamet-i farikası olarak iş gördü. Bu süreçte, Engels’in de dillendirdiği bir gerçek olarak, Fransız Devrimi’ni tarihin çöplüğüne fırlatıp atan Paris Komünü ayracı unutuldu. Eşitlik işçilerin, özgürlük burjuvaların, kardeşlik köylülerin şiarıydı. İlkinin rengi kızıl, ikincisinin mavi, üçüncüsünün ise beyazdı. Paris Komünü ile bayrağın rengi teke düştü ve kızıllaştı. Artık tüm sınıfların harmonik biçimde bir arada yaşayamayacağı teoride ve pratikte doğrulanmış oldu. Ama kızıl da alttan alta, kendi içinde sarıyı ve turuncuyu barındırıyordu.
Proleter kitlelerin doğal, kendiliğinden ve aynı anlamda devrimci etkinliğini küçümseyip kendi öznel varoluşlarını merkeze alanlar kuzey, güney, doğu ya da batı gibi yönleri ağızlarına doladılar ve esas olarak bu yön tayinini kendi öznel varoluşlarına göre yaptılar. Buradan çıkacak teori ve pratik, varoluşun yönsüz ve içeriksiz olması sebebiyle, akamete uğramaya mecburdu. Esasında olmayan bir yerin ve zaman kesitinin öznesi kendi kuzeyine, güneyine, doğusuna ve batısına bakıyordu. Oysa yersiz-yurtsuz ve tarihdışı bir öznenin gerçeğe müdahale etmesi ve gerçek bir mücadele hattı oluşturması mümkün değildi. Yapılan sadece, iktisadî ve siyasî kutuplaşmalar uyarınca oluşan rant merkezlerine doğru evrilmekti.
Şu tespit edilmeli: kuzey, güney, doğu ve batı gibi yön tayinleri sınıfsız ve devrimsizdir. Bu anlamda kendince bir “sınıf”ı ve “devrim”i olanlar, bu yönlere yüzlerini çevirip avazı çıktığınca bağırmaktadırlar. Akıl hocalığı ya da danışman olamamış, ama belli güçlerin akıl hocalığını ve danışmanlığını yapmaya meraklı insanlar, kitlelerin devrimci-sınıfsal gücüne inanmadıkları için kendi faaliyetlerine çeşitli teorik anlamlar giydirmektedirler. Bu teorik anlamların ise geleceğin devrimci sınıfı ve sınıfın devrimi ile herhangi bir ilişkisi yoktur.
Orta sınıf solculuğu için sınıfın döl yatağı hâlâ İngiltere, devriminki ise Fransa’dır. Bu yönüyle, iktisadî ve siyasî hayatın başlangıç noktaları olarak bu iki ülkeyi belirleyen güneyciler ve doğucular, doğal olarak, içinde yaşanılan gerçeğe âit sınıfa ve devrime ihtiyaç duymamaktadırlar.
Marksizmle ilişkisi -batıcı değilse de- batılı normlar uyarınca biçimlenmiş kişiler doğuya has kimi özelliklerin içinde yoğrulmayı ve orada olmayı iğreti bulurlar. Teorik-pratikleri bundan uzaklaşma amacını güder. Kendi politik ve teorik açmazlarını aşmak için coğrafya belirlemeyi çıkar yol bellemişlerdir. Devrimci mücadeleyle parçalanan ve kendi politik devrimci hattını öne çıkartmış olan belli bir coğrafyanın insanı olarak marksist mücadele yürütmek yerine, özsel dönüşümü biçimsel değişimle gerçekleştirme yanılsamasına düşmektedirler. Buradaki hata, sınıfsal varoluşun, coğrafî oluşun ve bedensel varlığın ilkel hâline atıfta bulunarak kendi varoluşlarını, oluşlarını ve varlıklarını teorik ve politik mücadelenin kanı ve barutundan uzak tutmaya çalışmaktır.
Seksen sonrası bedenine, ülkesine ve sınıfına biat eden orta sınıflar, tâbi oldukları bedeni karşıt varlık alanlarının, ülkeyi karşıt coğrafî konumlanışların ve sınıfı da karşıt ekonomik güçlerin arasına yerleştirmişlerdir. Dolayım unsuru olarak kendisini ve kendi uzantılarını/özdeşliklerini karşıtlıkların/çelişkilerin arasına yerleştiren bu özneler, sözkonusu karşıtlıkların/çelişkilerin fiilî pratiğinden nemalanarak var olmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Bu unsurların somut maddî gerçekliği ancak onların öznelliği sayesinde anlaşılıp çözüme kavuşturulabilir. Bu öznelerin tek stratejisi ne yardan ne serden geçmektir.
Orta sınıflara mensup solcular, ortada olmanın cezasını harekete ve mücadeleye ödetmektedirler. Bedenlerini doğa-toplum; ülkelerini kuzey-güney ya da doğu-batı; sınıfları teorik planda üretici güçler-toplumsal formasyon, politik düzlemde devlet ve demokrasi ilişkilerinin ortasına yerleştirmektedirler. Ortada olan özne, her iki tarafın ayrıştığı ve birleştiği noktanın kendi varlık tasarımları olduklarını düşünmektedir. Meseleleri ayrıştıran da birleştiren de kendisidir. Nesnel planda yaşanan ayrışmaları ve birleşmeleri, yani kavşakları görememekte, olası sonuçların yönlerini belirleyip kendi hareket planını çizemediğinden yenilmektedir.
Her kavşakta yollar hem birleşir, hem de ayrışır. Kavşakta olmak yerine, ara yollarda kaybolanların günahlarını sınıfsal-devrimci hareket ödemektedir.
Orta sınıf solculuğu, orta yollar bularak bu yolları tek yolmuş gibi herkese yutturmaya çalışmaktadır. Türkiye’de, farklı çevrelerde dillendirilen iki slogana da bu açıdan yaklaşılabilir. Her iki sloganın da orta yolcu birer art planı olduğunu görmek gerekir: Bir kesimin dillendirdiği “Tek yol devrim” ve diğer kesimin kullandığı “Yolumuz işçi sınıfının yoludur” sloganları devrimle sınıfı ayrıştırdığı için dipten derinden ciddî bir tehlike barındırmaktadır. Her iki kesim birbirini belli açılardan eleştirmektedir. Oysa bedenini devrimle tanımlayıp onu doğu-batının ya da devlet-demokrasinin arasına koyanla, bedenini işçi sınıfı ile özdeşleştirip onu gene aynı kavram çiftleri arasına yerleştirenler benzer sonuçlar üretmektedirler.
Pratikteki her öznelcilik, dozajına göre, teoride de kendisine âit bir nesnelliğe ihtiyaç duymaktadır. Özneler göreceleşmeye, kısmîleşmeye ve parçalanmaya tahammül edememekte, bu sebeple, politikanın göreceli, kısmî ve parçalı doğasını kabullenememektedirler. Bu durum, öznelerin apolitik ve antipolitik olanla doğal bir ilişki kurmasını ve bu ilişkinin sınırlarına kendisini kapatmasını getirmektedir. (Ana rahmine dönüş!) Sözkonusu işlemde sınıf devrimci değildir; devrim de sınıfsızdır.
Yukarıda bahsi geçen açıyı kendi varlığı ile kapatmak isteyen orta sınıf solcular doğa, toplum, doğu, batı, üretici güçler, toplumsal formasyon, devlet ve demokrasi gibi kavramları (teoride ve pratikte) politikleştikçe politikaya boğmakta, apolitik ve antipolitik olduğu dönemde ise teorisizme mahkûm etmektedirler.
Orta sınıflar teoriyle hasbelkader ilgilendiği, ancak politikleşme gerilimi yaşadığı dönemde bu kavramları üç farklı bilim disiplini ile ilişkilendirmektedirler: Ekonomi, coğrafya ve biyoloji. Marksizmle mesaisi olanlar ekonomide sınıfı, coğrafyada devrimi, biyolojide iktidarı aramaktadırlar. Her şeyi ekonomiye boğduğu, ekonomist olduğu durumda, devrimin ve iktidarın teorik/pratik ağırlıkları yok sayılmaktadır. Farklı kombinasyonlar dâhilinde şu özet yapılabilir: devrimci olduğu noktada sınıf ve iktidar; iktidar fetişisti olduğunda sınıf ve devrim gözardı edilmektedir. Ekonomi, coğrafya ve biyoloji ile ilgili çalışmaların popülarize olmasının gerekçesi, solcuların devrimci kolektif dinamiklerle değil, kendi bedenleri ve bu bedenlerin fiilî uzantıları ile düşünmeleridir. İlkel bedenden sınıfsal oluşa ve oradan da bir uzantı olarak coğrafî yaşam alanına gelinmektedir. Bedeninin mutlak hâkimi olarak gene kendisini gören orta sınıflara mensup solcular ülkenin de kendilerine âit olduğunu, örneğin Türkiye’nin de kimseye boyun eğmeyen, kendinden menkul bir varlık olmasını, sınıfının da ülke tasarımında olduğu gibi kendine yeterli, kendi yağında kavrulan, dışsal unsurlarla arasına set çeken, bulaşıksız, saf ve kendisine hâkim olacak kadar güçlü olmasını arzulamaktadırlar.
Orta sınıf solculuğunun sözkonusu kavram çiftlerinin arasına kendi varlığını koymalarının nedeni, esasında her türlü gerilime, çelişkiye ve çatışmaya karşı olmaları, onları nesnel düzlemde yaşamayı istememeleri; bulutsu, yekpare, homojen ve bütünlüklü bir dünya hayâline tav olmalarıdır. Hiçbir şeyin bu dünyayı parçalamasına izin vermezler. Temelde inceledikleri konular bu hayâlî dünyaları tehdit eden unsurlardır. Teorik-pratik ise bu tip tehlikeli unsurları savuşturmak için bir araçtır.
Örneğin orta sınıf solculuğu, Ekim Devrimi’nin arkasında ciddî bir toplumsal destek görmeyip onu “hükümet darbesi” olarak nitelemektedir. Toplum ile doğa imgesi/bilgisi kendi öznelliğinde örtüşmektedir. Bu örtüşme, ancak araya yerleştirilen kendi varlığı/bedeni ile sağlanabilmektedir. Orta sınıf solcular devrimin toplumsal olmasını, kendi doğal oluşları ile güvence altına alınmasını istemektedirler.
Örneğin Çin Devrimi’ni batı ile tanıştırmak isterler ve onun coğrafî parçalayıcılığını bertaraf etmek için uğraşırlar. Doğu ile batıyı kendi maoizminden kırma teorisiyle ilişkilendirmeye çalışırlar. Ülke kurgusunu dünya hayâline boğarlar. Jean Baudrillard gibi, göçebeleri merkeze alırlar ve ülke tarihini de buna göre yazıp herkesi bu hayâle inanmaya çağırırlar.
Temel mesele, maddeyle maddenin bilgisi arasındaki zamansal açının tanınmamasıdır. Bilgili olanlar maddenin kendisi; maddî güç olanlar somut bilgi olduklarını zannetmektedirler. Bu noktada orta sınıf solcuları, ya çıplak maddenin gücüne ya da maddenin bilgisinin hülyalı dünyasına tapmaktadırlar. Madde ve maddenin bilgisi arasında zamana ve mekâna teşmil edilmiş, nesnel anlamda maddî diyalektik bir ilişki olduğunu kabul etmeyerek, çıplak maddenin ve somut madde bilgisinin önemli dönüşümlerin altına imza atmasına izin vermemektedirler.
Sınıf, devrim ve iktidar üzerinden oluşturulmuş bir bağlam dâhilinde işletilen teorik ve politik mücadelenin ürünü olan Ekim Devrimi’nin doğusu ve genel maddî bir olgu olarak doğuda oluşacak devrimin farklı anlaşılmalara ihtiyacı vardır. Orta sınıf solcularının kendi politik bedenlerine, yaşam alanlarına ve sınıfsal kimliklerine yükledikleri teorik ve politik değer böylesi bir bağlamın oluşmasına izin vermediği gibi, nesnel bir teorik ve politik mücadelenin de imkânlarını sıfırlamaktadır.
Bu kesimler için doğu hem “proleter” hem “devrimci” hem de “ezilen”dir. Yani doğu hem iktisadî bir varlıktır hem coğrafî bir güçtür hem de biyopolitik tepki biçimidir. Burada çapraz ilişkiler de kurulmaktadır: “proleter doğu” salt ezildiği için proleterdir; bu anlamda batının karşısına dikilen yekpare bir bedendir. Coğrafî açıdan da, içinde potansiyel bir biyopolitik iktidar barındırmaktadır. Onlara göre doğu, hem ekonomik, hem coğrafî, hem de biyolojik bir odaktır. Ama buradaki karmaşada, net bir devrimci hat oluşturmak için gerekli olan devrimci kolektif faaliyet eksiktir. Karışan suları ayrıştıran ve ayrışan akımları kaynaştıran nesnel pratik faaliyetten bahis yoktur.
Üç Bilim ve Üç Politika
Ekonomi, coğrafya ve biyoloji, solun yüz elli yıldır düşünsel serüveninin merkezinde olan bilim disiplinleridir. Yönetsel ilişkilerin dönüştürülmesi noktasında politikleşen ekonomi, coğrafya ve biyoloji, bu zamansal dilim boyunca, solun öznesi olduğu teorik faaliyetin çerçevesini belirlemiştir. Bu bilim alanları ve onlarla etkileşim içinde olan diğerleri, tek başına, tüm hayatı ve sorunları kucaklayacağını iddia etmiştir. Dizginleri eline alan üniversiter hayat kendi gerilimlerini herkesin hayatına yaymış, bu amaçla, bilim disiplinlerini, tüm politik alanı hayat ve dünya olarak belirlemek suretiyle, politize etmiştir. Akademik-üniversiter alanda politikleşen ya da politik çevrelerle dirimsel ilişkilere giren insanlar bu bilimlerle farklı biçimlerde ilişkilenmişlerdir. Akıl hocalığı ve danışmanlık yapan bu insanlar politik gerçekliğin dışından içeriye bilgi taşımışlardır. Burada iki taraflı bir ilişki sözkonusudur. Akıl alanlar, aklı kendi küplerinin, ceplerinin ve kafalarının sınırlarına boğmuşlar, akıl verenler kendi akıllarının politika dışı, hattâ politikayı belirleyen bir güç olduğunu iddia etmişlerdir. Bu, soytarının yaptığı gülmecenin kralın en çok güldüğü şey olduğuna inanmasına benzer.
Ekonomi-politika
Ekonomi bilimi ile egemenlere akıl veren ekonomistler, ekonominin politik bir güç olduğunu onlara kabul ettirmek için uğraşmışlar, bütünlüklü bir ekonomi kurgusu ile her şeyin hallolacağına inanarak herkesi bu inanca bağlanmaya çağırmışlardır. Bu yaklaşımın sağındakiler krallara, solundakiler halka akıl vermek için çabalamışlardır.
Karl Marx’ın ekonomiye dönük ilgisi ise politika ile ekonomi arasında bu anlayış üzerinden bağlantı kuranların (kurdukları bağlantılar gibi) belli maddî ilişkilere bağlı olduğunu ispatlamak amacındadır. O, yeni yeni politik bir güç hâline gelen burjuvaziye akıl verenlere karşı, gene aynı şekilde, yeni yeni politik güç hâline gelen proletaryaya ekonomi konusunda akıl vermek için uğraşmaz.
Ekonomi-politik eleştirisi üzerine kapsamlı bir teorik faaliyet yürüten Marx, o günkü ekonomik gücün karşısına politik bir güç ya da başka bir deyişle, ekonominin karşısına politikayı çıkartmaz.[1] Tarih teorisi ile ekonomi anlayışlarının geçiciliğini ve aşılabilirliğini ispatlar. Politik mücadelenin kendisini değil ama varoluş alanını bu geçicilikle ve aşılabilirlikle tanımlar. Ekonomi-politik eleştirisi, ekonomi bilimini kurmak ve geliştirmek için yapılmaz. Marx, politikayı ekonomi bilimine indirgemez. Ekonomi-politikanın karşısına politik ekonomi bilimini çıkarmaz. Ancak gene de süreç dâhilinde düşünüldüğünde, Marx’ın teorik faaliyetinin ürünleri ekonomi bilimine mündemiçtir.
Ekonomi-politiğin temel çerçevesi, ekonomi bilgisinin ve ekonomik unsurların politik özneyle özdeşleştirilmesinden oluşmuştur. Ekonomi politikanın öznesi, politika da ekonominin nesnesidir. Bu anlamda ekonomik faaliyet, politik güç ilişkileri ve onların ürünlerini alt etmek ve parçalamak için kullanılır. “Özne” olarak ekonomi-politik, güç ilişkilerini nesneleştirip onları çözmek amacıyla biçimlendirilir.
Ekonomik güç sahibi olan özneler için ekonominin güç teorisi ile temellendirilmesi ve politikanın nesnel bir hedef hâline getirilmesi egemenlerin işine yarar. Güç ve politika gibi konuların nesnel-bilimsel alandan çıkartılması ve ekonomi biliminin formüle edilmesi kısa vadede apolitik bir uğraştır. Bu anlamda, ekonomi-politiğin eleştirisi, ekonomi biliminin özgün bağımsız oluşumu için yapılmamıştır. Bu, Marx öncesinden sonrasına uzanan bir süreç dâhilinde düşünüldüğü takdirde olasıdır.
Marksistlerin Marx sonrası süreçte işlemi terse çevirmeleri kimi olumlu ürünler vermişse de marksist mücadele üzerinde kalıcı etkiler yaratmamıştır. Mücadeleyi tek boyuta indirgeyen her yaklaşım, kendi içinde ciddî tehlikeler barındırır. Her yarım doğru, yanlışa evrilir.
Ekonomi politikanın öznesi, politika ekonominin nesnesi anlayışına karşı ekonomi politikanın nesnesi, politika ekonominin öznesi anlayışı çıkartılmıştır. İlkinde ekonomi ile politik güç ilişkileri yıkılırken, ikincisinde ekonomik güç ilişkileri politika ile yıkılmaya çalışılır. Lenin’in yirminci yüzyıl başında koptuğu ekonomizm ilk yaklaşımdır. Kapitalist ekonomi-politiğin sol içindeki uzantılarından uzaklaşan Lenin, ikinci yaklaşıma dâir bütünlüklü bir teori ortaya koymaz. “Politika ekonominin yoğunlaşmış hâlidir.” cümlesinde özetlenen farklı bir bakış açısı geliştirir. İkinci yaklaşım daha çok troçkistlerin himayesindedir.
Akademi köşelerinde temellendirilen ekonomi bilimi, ekonomik güç ilişkileri ve politik güç ilişkilerine yüksek bir tepeden bakar, duruma ve döneme göre çapraz ilişkiler kurar ya da kendi bilgi nesnesinin seyri uyarınca her şeyi düzler. Lenin’in ekonomizm eleştirisi ilk yaklaşımı hedef alır. İlk döneminde Kautsky ve Plehanov’un etkisinden henüz kurtulamamış olan Lenin, marksizmin doktrinini üçayak üzerine oturtur: Felsefe (Almanya), Politika (Fransa) ve Bilim (İngiltere). Diyalektik materyalizm, tarihsel materyalizm ve ekonomi-politik üçlüsü üzerine oturtulan üçlü bütünlükte ekonomi-politik yanlış tasavvur edilmiştir.[2] Çünkü Marx’ın ekonomi-politik ile ilgili tüm çalışmaları “ekonomi-politiğin eleştirisi” olarak isimlendirilmiştir. Ekonomi-politiğin Eleştirisine Katkı, Ekonomi-politiğin Eleştirisi için Ön Çalışma (Grundrisse) ve Kapital, bütün olarak politikleşen ekonominin eleştirisi üzerine kuruludur. Oysa Lenin’in ilk kurgusunda ekonomi-politik, bilimle felsefe geriliminde duran ara bir teorik olgu olarak yer almaktadır. Sonradan Lenin, Kautsky ve Plehanov’dan kopuş yaşadığı dönemeçte belirlediği bu ekonomi-politiğe ilişkin tespiti ilerleyen süreçte dönüştürmüştür. Bu gerilimin pratikteki yansıması, Lenin’in, sınıf olgusunu ekonomi biliminin alt bir bileşeni olarak anlayan ve onu ekonomizme indirgeyen yaklaşımlardan kopmasıdır. Lenin sayesinde proletarya fabrika duvarlarının dışına çıkar. Onun felsefe ve bilim arasındaki gerilimli alanda tanımladığı ekonomi-politiğe âit sınıf olgusunu teorik faaliyetlerinde anlamlandırmaya gayret eden Lukacs onu kendi felsefe bilimine, Gramsci ise bilim felsefesine yedirir. Buradaki bilim, idealist anlamda ele alınmış tarihtir.
Jeopolitika
Friedrich Ratzel 1882’de Antrocoğrafya, 1897’de Politik Coğrafya başlıklı çalışmasını kaleme aldığı günden beri var olan bu kavram, çeşitli felsefî ve bilimsel yaklaşımlardan beslenmiştir. Örneğin Prusya-Alman milliyetçiliğinin, Darwin biyolojisinin ve Hegel felsefesinin bir karmasından oluşan Ratzel’in jeopolitiği Alman faşizminin teorik dayanağı olmuştur.
Coğrafya biliminin politik önemini gören Napoleon, Sorbonne Üniversitesi’nde konuyla ilgili kürsü açtıktan sonra jeopolitikaya dönük bir dizi çalışma yapılır. İsveçli siyaset bilimci Johan Rudolf Kjellén (1864-1922 jeopolitika kavramını ilk kullanan kişidir ve Ratzel’in öğrencisidir.
Emperyalist yayılmacılığın ortak ideolojisi olarak biçimlenen jeopolitika, İspanya-ABD Savaşı ve Britanya’nın taraf olduğu Boer Savaşı’nın yaşandığı dönemde formüle edilir. Versailles Anlaşması ve İkinci Dünya Savaşı arasında geçen dönemde bu teorik-politik yaklaşım farklı coğrafyalarda derinleştirilir: Britanya’da Halford Mackinder; Almanya’da Karl Haushofer; ABD’de de Nicholas John Spykman öne çıkan teorisyenlerdir.
Coğrafyacı, ekonomist ve politikacı olan Mackinder’a göre jeopolitik, hedefi Dünya İmparatorluğu olan devlete destek sunar. Bu amaçla, Britanyalı emperyalistlere akıl hocalığı yapar. Temel formülü şudur: “Doğu Avrupa’ya hükmeden Orta Asya’yı; Orta Asya’ya hükmeden Avrasya’yı; Avrasya’ya hükmeden tüm dünyayı yönetir.” Ekim Devrimi sonrası yaşanan iç savaşta karşı-devrim güçlerine yardım eden Mackinder, “Bu dünyada sadece tek bir güçlü devletin var olması için yeterli alan mevcuttur” diyen Ratzel’in jeopolitiğini etkiler. Ratzel Alman emperyalizmine akıl verir. Onun yaşam alanı (Lebensraum[3]) teorisini sonradan genişleten Haushofer, öğrencisi Rudolph Hess’i konuyla ilgili olarak yetiştirir. Hess, Hitler’in akıl hocasıdır ve ikinci savaşın genel çerçevesini çizer. Hess’in hocası, bir yandan da jeopolitiğini üstün ırk teorisi ile ilişkilendirmek için uğraşır ve bu teorik zemin üzerinden Hitler “Almanya büyümezse küçülür” diyerek başka ülkeleri işgal eder.
Mackinder’ın aksine, Avrasya’nın sahil şeridinin kontrol edilmesini öneren Amerikalı Spykman, savaş süresince SSCB ile yapılan görüşmelerde devleti temel konularda uyarmıştır. Bu uyarılardan en önemlisi, Sovyetler’in Avrupa’nın sahil şeridini ele geçirmek gibi bir iddiası varsa onu bu iddiasından vazgeçirmek yönündedir. Yalta ve Tahran konferanslarında Stalin bu iddiadan caydırılmış, iktidara bir karış uzaklıkta olan Fransız, İtalyan ve Grek komünistlerin devrim hedefleri geçersizleştirilmiştir. Avrasya’nın, özelde doğunun jeopolitik önemi üzerinde yürütülen mücadele Soğuk Savaş süresince devam etmiş ve Brzezinski’yi de keserek bugüne dek gelmiştir.
Sol yaklaşımlardaki temel hata, doğu bağlamında, strateji ve jeopolitika konularında “cin olmadan adam çarpmak”tır. Teorik zeminde basit birer figür hâline getirilen emperyalist güçlere karşı benzer bir mantıkla karşı-jeopolitika geliştirilmektedir. Karşı-jeopolitikanın temel dayanak noktası, ülkenin pozisyonunun emperyalistlerce tayin edilmiş değeri ve önemidir. Burada, İşçi Partisi gibi, kendisini orduya eklemleyen yaklaşım en uç örnektir, ama onun dışında kalan sol yapılarda da, bugün olmazsa, gelecekte kurulan ordunun stratejik hesapları şimdiden yapılabilmektedir.
Ekonomi ile politikanın ilişkisinden bir biçimde rahatsız olanlar bu jeopolitika tartışmalarıyla benzer bir ilişki geliştirmişlerdir: Coğrafya politikanın öznesi, politika coğrafyanın nesnesi diyen emperyalizmin ideologlarına karşı, örneğin Fransa’da Y. Lacoste önderliğindeki Herodote Dergisi çevresi, coğrafyayı politikanın nesnesi, politikayı coğrafyanın öznesi olarak formüle etmiştir. Esasında Lacoste, emperyal ilişkilerini yitiren Fransa için düşünmekte, jeopolitikayı bu boşlukta tanımlamaktadır.[4]
Emperyalistlerin niyeti, coğrafî hâkimiyet ile politik ilişkileri ezmek ve kontrol etmek iken, solcu jeopolitik uzmanların ve stratejistlerin, savaşın dışında durup savaşmayı öğrenmeden ortaya koydukları tezler, politik güçle coğrafyanın parçalanması ve ona hükmedilmesi üzerine kurulmaktadır.
Doğuyu batının karşısına çıkartanlar, biri ekonomist diğeri jeopolitik dayanaklar üzerinden hareket etmektedirler. Bunlar “tarihin anayurdu coğrafyadır” der ve ekonomi, coğrafya ve biyoloji arasında sıkışan politikaya geniş bir alan açıp bu alanı kendi yaşam alanı olarak takdim eder.
Önceleri mutlak olduğu kabul edilen, ama bir şekilde sonradan parçalanan atomun çekirdeği gibi kendi teorilerinin merkezine sınıfı koyan ekonomi-politikçilere, milleti çekirdek unsur olarak gören jeopolitikçiler denk düşer. Doğal olarak bu millet, sınıf, bunun sonucunda da, devrimdışıdır. Örneğin Türkiye için yapılan ve esas olarak 1908/1923 etrafında dönen devrim tartışmalarının sebebi budur: “Bu ülkenin devrimi var mı, varsa sınıfsal niteliği ne?” türünden sorular politik bakışı da belirlemektedir. Bu bakış açısı, Osmanlı’dan bugüne uzanan sürece de düz bir hat olarak bakmaktadır. Bakanların devrim’ci, sosyalist ya da komünist olmaları fark etmemektedir. Devrim’ciler “onlar devrimse, biz daha iyisini yapacağız” derler; sosyalistler, Marx’ın Gotha Program Eleştirisi’ndeki tespiti uyarınca, “devletin ayıbını örten incir yaprağı” gibi, kemalist devrimin toplumsal zeminini örmek için uğraşmaktadırlar; ideolojik tavırları “devletlû” olan komünistler ise her şeyden münezzeh bir sınıf olgusu üzerinden düşünerek her türlü toplumsal-tarihsel ilişkiden uzak durmaktadırlar.
Esasında Tanzimat ile başlayan süreçte öne çıkan yönelimlerde kimi padişahların, aydınların ya da İttihatçıların kişisel, özel ve kendinden menkul tercihlerinin belirleyici olduğunu söyleyen tarihyazımları yalan söylemektedir. Osmanlı iktidar erki ve ondan nemalanan kapıkulu aydın ve asker tabakası, devletin dağılmasını koşullayan milliyetçi yönelimlere karşı direnç hattı örer. Osmanlı’da politikleşen İslâm, esasta batıdan esen jeopolitika dâhilinde devrimcileşmiş millet olgusuna karşı, milletötesi ve hattâ karşıtı dinî ümmet anlayışını bir duvar olarak çıkartır. Bu işe yaramadığı noktada, Batılı (hattâ daha özelde Judaik) anlamda icat edilen Türkçülük, ülke içindeki sınıfsal gerilimlerin karşısına dikilir. İlk dönemde Adana’da Ermenilere karşı ayaklanan Türkleri kesen İttihatçılar, sonrasında sınıfsal bir güç olan Ermenileri “Türklük” adına ezer.
Anti-kapitalist olmadan anti-emperyalist mücadele içine giren kitleler için hiçbir sözü olmayan kimi sosyalistlerin genel yaklaşımı öz olarak, tarihin belli bir kesitinde millî ve dinî yönlerinden temizlenen saf bir sınıf algısına dayanır. Bu tip sosyalistler kitlelere tarih üstünde gezen akıllı bir gözün bilgisiyle yaklaşırlar. Kendi bireyselliği ile özdeşleştirdiği sınıfın, bırakalım anti-emperyalist, anti-kapitalist olması bile mümkün değildir. Sınıfı fabrika duvarlarının dışına çıkartan, örgütlenmeyi, ideo-politik hareketi ve partili mücadeleyi başlı başına proleterleştiren Lenin ayracından uzak duran bu kesimler, sınıfın sadece emek-değer teorisi ve sömürü ilişkileri bağlamında geliştirdiği tepki biçimlerine bağlı siyaset algısını tüm doğuya önerirler.
Biopolitika
“Biyoloji ile ekonominin mantıksal bir sentezini oluşturmaya çalışıyoruz. […] Siyaset (kurumu), belki bugün ilk evrelerini yaşayan; biyoloji ile ekonominin birbirlerine bağımlı güçler olduğunu açıkça ortaya seren bu sentezi başarmaya mahkûmdur.”[5]
Bu sözler, Hitler’in tıp politikalarından sorumlu olan doktoru Hans Reiter’e âit. Beden ekonomisi üzerinde duran faşizm işçiler için spor okulları kurmuş, devletin bedeni olan milletin ekonomisi adına hasta, sakat ve alt ırklara mensup insanları tasfiye etmiştir.
Aynı dönemin solcusu olan Alman psikanalizci Wilhelm Reich, “binlerce işçinin neden greve gittiği değil, yüz binlerce işçinin neden greve gitmediği önemlidir.” sözüne binaen, sınıf içindeki bu politik yönelimin sebeplerini araştırmış, bulduğu “cinsel zaaf” olmuştur. İşçiler için yirmilerde “seks evleri” projesi geliştiren Reich, faşist Reich’a karşı, bir beden politikası belirlemeye çalışmıştır.
Biyoloji politikanın öznesi, politika biyolojinin nesnesi diyen Alman Reich’ına karşı Wilhelm Reich, tersten bir yaklaşım sergileyerek, politikanın biyolojinin öznesi, biyolojinin de politikanın nesnesi olduğunu iddia etmiştir. Oysa her iki Reich da, kendi bütünlüğü içinde sağlıklı işçi bedenleri talep etmektedir. Hitler, bunu kendi iktidarı, Wilhelm de içi boşaltılmış bir işçi mitinin iktidarı için yapmıştır.
Millet fertlerinin yaşam alanları olarak coğrafya bedenin doğal uzantısı olarak formüle edilmiş, sol bu iddiaya, tersten, aynı şeyi söyleyerek cevap vermiştir. Ekonomi, coğrafya ve biyolojinin politikayla ilişkisi özne-nesne ikiliği; bu ikilik güç dolayımıyla tanımlanmıştır.
Ekonomideki güç üretim ve para/metadır. Coğrafyada millet ve devlettir. Biyolojide beden ve yaşamdır. Faşizm için devletin bedeni olan milletin yaşamsallığına karşı, gücün bedeni olan bireyin yaşamsallığı çıkartılmıştır. Bu yaklaşım, sonuçta sosyalizmden komünizme geçişte diğer sınıflarla birlikte yok olacak işçi sınıfına ve ona bağlı komünist siyasete hiçbir katkı getirmemiştir.
Stalin’in politikalarına karşı gelerek batıya kaçan kimi unsurlar, Hitler eleştirisini Stalin eleştirisi ile birleştirmiştir. Ancak bu ilişkilendirme komünist siyasetin de çöpe atılmasını getirmiştir. Ellilerle birlikte ekonomi-politika, jeopolitika ve biopolitika teorilerinin merkezinde bu ilişkilendirme vardır. Her iki tarafı eleştirenler, bireyin ve ona âit varlıksal ilişkilerin önemini temel almışlardır.
Auschwitz’den ve pogromlardan korkanlar bedenin iradesini, gücünü ve ilkel dürtülerini merkeze koymuşlardır. Bu tepki, jeopolitikadan biopolitikaya geçişi koşullamıştır. Bu geçiş esnasında geçmişe dönük referanslar yeniden ele alınmıştır. Nietzsche ve Freud bu dönemin iki tepe noktasıdır.
1933’te iktidara geldiğinde “bizim partimiz kanın, terin ve toprağın partisidir.” diyen Hitler’e, genelde jeopolitikaya ve onun milletine karşı bireyin toprağı, kanı ve teri çıkartılmıştır. Toprağı beden, kanı ırk ve teri emek olan birey, kendisine âit yeni coğrafyasını teorik disiplinler arasında farklı bir biçimle bulmuştur. Zamanla bu teorik süreç kadın ve ırk politikalarını marksizmin gündemine taşımıştır. Artık komünist partiler işçilere “işçi sınıfına” ile değil, “kadın ve erkek işçilere” ifadesiyle başlayan bildiriler dağıtmaya başlamıştır.
Sonrasında, W. Reich ve Frankfurt Okulu’nu izleyen, dahası, CIA tarafından finanse edildiği söylenen Herbert Marcuse da “özgür seks” vurgusu ile aynı yolu izler. Lacan’dan psikanaliz öğrenen Althusser de ideoloji analizini bu alanda geliştirir. Onun öğrencisi Michel Foucault, Althusser’in ideoloji teorisini mikro-alanlara doğru genişletir. Somut bedensel varlığı ile bir soyutlama olarak ele alınan işçi bir ânda sınıflar mücadelesinin dışına atılır; sınıfsızlaşıp sınırsızlaşır. Bir dünya nizamı olarak anlaşılan komünizm şimdi, orada olan bireysel bir kurguya/ projeye indirgenir. Siyasete ve iktisada âit gerilimlerin, çelişkilerin ve çatışmaların ana hattı birey üzerinden çekilir. Biopolitika olarak tanımlanan bu teorik yönelim, biyolojiyi politik mücadelenin nesnesi kılar; politikayı biyolojik varlığın öznel oluşu olarak anlar. Buradaki asıl dert, kapitalizmin içindeki özgür adacıklar olan bedenlerin sahip olduğu gizil güçlerin durumsal örgütlenmelerle politik güç odaklarına çevrilmesidir.
Öznenin, işçi olsun olmasın, bedenin bizatihi kendisine indirgenmesi ve bu sayede politikanın ciddî bir serbestiyet imkânı bulmasına dönük niyet komünist teoriyi de vurmuştur. Sınırsız ve sınıfsız bir toplum arzusunu dillendiren komünistler, sınırsızlığı bugünde bir biçimde var olan sınıfın kendisinin engellediğini görünce sınıfsızlığı teorik anlamda şimdide güncellemenin yollarını aramışlardır. Tersten sınıfçılar da sınırları bugünde iğreti bulup özel alanlarda oluşan mücadelenin sınır çizgilerini ve sınırlarda yaşanan dönüşümleri algılamamışlardır. Sınırlar kafada silinince mücadelede haddini belirlemek zorunda olan öznenin içi de boşalmış, pragmatizm ve oportünizm kendini daha hızlı biçimde üretmiştir. Küreselleşme edebiyatı ile birlikte tek merkezî bir köye dönüşen dünyada bugünde sınıfsız ve sınırsız olanlar ortak durumlarda biraraya gelmişler, ama geleceğin sınırsız-sınıfsız dünyası için hiçbir şey yapmamışlar, hattâ bu süreci hızlandıracak olgu ve olaylara mani olmuşlardır.
ABD’nin saldırı planı uyarınca bölgesel anlamını kimilerince yeni kazanan doğu, aynı sınırsız ve sınıfsız bakışa kurban edilmektedir. Ezilen olduğu iddia edilen doğuda sınırsızlık bulanların kavşak noktası olma derdiyle hareket kimi kesimlerde sözkonusu sınırsızlık, çoğu zaman örtük biçimde varlığını sürdüren sınıf’sızlığın kılıfıdır.
Kapitalizm içindeki özgür adacıklar olan işçi bedeni için ya da onun üzerinden düşünenler, esasta doğunun tarihselliğini ve ona âit toplumsal ilişkileri önemsemezler. Doğu’nun devrim yapabileceğine inanmayan, bu anlamda, doğunun gerçek devrimleri olan Çin ve İran devrimlerini çöpe atan bu kesimler, Ekim’i doğululaştırarak, doğunun bundan sonra yapabileceği devrim(ler)e âit imkânlara karşı körleşirler. “Devrimci doğu ifadesini “doğunun devrimi” söyleminin karşısına çıkartarak Çin ve İran devrimlerini boşa düşürürler.
Marksistlerin anarşist-liberter teori ve pratikle hesaplaşmaları zorunludur. Anarşist-nihilist eğilim, ekonomi-politikaya ilişkin olarak “emek-değer teorisini görmezden gelirsek kapitalizm”; “milleti (ya da şimdilerde halkı) görmezden gelirsek emperyalizm”; “bedeni görmezden gelirsek küreselleşme yok olur” der. Aksine marksistler sınıfı, milleti ve bedeni görerek onları tarihsel bağlam içine oturturlar.
Anarşistlerin kabile sistematiğinden beslenen ilkel komünalizmleri onların mutlak çıkış noktasıdır. Muhammedîler’in Asr-ı Saadet’i gibi, oraya geri dönmek isterler. Her gelişmeyi bu statik kavramsallıkla eleştirirler. Ölçüleri dinamik değil, statik bir değerdir. Bilimsel bir kavramdan çok ideal bir değer olarak kafada yer eden komün, Marx ile birlikte bilimselleşmiş olmakla devrimcileşmiştir. Anarşistler ve kimi komünistler, komünü mutlak bir değer olarak ele aldıkları sürece Tanrı Dağı kadar Türk olan Turancılarla ayrı bir yerde durmazlar. Sınıfı ezilme ile tanımlayarak onu Habil-Kabil kavgasına ya da Musa’nın Mısır’dan kovulmasına (Exodus’a) kadar geri çekenler de onların yanı başındadırlar.
Varlık-beden-mekân arasında kurulan süreklilik ilişkisi, insanı nasyonal sosyalizme de enternasyonalist sosyalizme de götürebilir. Ekonomi, coğrafya ve biyoloji bağlamında düşünülen marksizmin bu yönde akıl hocalığı yapması temel devrimci ayraçlardan uzaklaştığı noktada mümkündür. Akıl hocalarının esas niyeti, millî ve dinî eğilimleri tasfiye etmek ve kafalarındaki saf bir çekirdek hâlinde duran “sınıf” olgusuna ulaşmaktır. Bu idealist tutumları uyarınca, çekirdeğin etrafındaki örtünün düşman tarafından tasfiyesine içten içe sevinmektedirler. Örneğin, İsrail Hamas’ı, ABD Ahmedinecad’ı ezdiğinde işçiciler fazlasıyla sevineceklerdir. Ezilencilikleri onları kısmen “politik” tutmakta ama bu, özdeki iktidar çekirdeğinin ehemmiyetini gizleyememektedir.
Mücadelenin Pusulası
Teori içi çalışma yapanlar, teoriyi pratikte dönüştüren insanları parazit olarak görmeye başlarlar. Teorinin mutlak varlığını temel alarak teorinin bu parazitlerden kurtarılması için kapsamlı bir çalışmaya girişirler. Parazitlerin teoride, süreç dâhilinde biriktirdikleri kiri ve pası söküp atmak için uğraşırlar. Kendi varlığı ile tanımladığı Bütünsel Marksizm gibi ideale uygun hareket ederler. En iyi teorinin kendi öznelliğinde bütünleşmiş teori olduğunu haykırırlar. Bu tarz bir teoriye yaslanan pratik, kendinden menkul marksistler ve komünistler türetir.
Teorinin pratikle bu türden hesaplaşması pratikteki kilitlenmelerle alâkalıdır. Kilitlerin anahtarı gene teoride araştırılır. Biraz felsefelerin, biraz da bilimlerin birikiminden istifade edilir. Anahtarcı kendi kilidine uygun bir anahtar yapar, ancak bu anahtarı kimseye vermez, çünkü onun nasıl kullanılacağını da sadece kendisi bilir. Teorik mücadelenin tarihsellikle ilişkide olması onun tarihsel olduğunu göstermez. Ancak mücadelenin sonuçları içinde yaşadıkları zaman kesiti itibarıyla, tarihseldir.
Pratikteki her sıkışma teoriye de yansıtılır. Bu anlamda, bireyin teorik bütünselliği onun kendi öznelliğinde yeniden biraraya getirilmek üzere parçalanır. Duygu ve sezgilerden beslenen sanat; düşünce ile var olan felsefe; bilgi ile ilerleyen bilim ve somut gerçeklik ile tanımlı politikadan oluşan teorik alan sözkonusu bileşenlerine ayrıştırılır. Bu işlemde hareket planını kolaylaştıracak her türlü araç geçmişten devşirilir. Sanattan kurtulmak isteyen felsefeyi öne çıkartır; felsefenin tasallutundan rahatsız olan bilim başköşeye yerleştirilir; politika, bilimin tahakkümünden kurtarılır ve somut gerçeklikle birebir ilişki kurulmak istenir. Bu kısır döngü, işlem sonunda sanata dönülerek, tamamlanır: politika sanatsallaştırılır. Sanatı felsefî anlamda talileştirenler, kaynağa dönerek politikayı dinî pratiğe indirgerler. Sanatçı ya da peygamber olarak arz-ı endam eden politik öznenin serbestiyeti adına, reddin reddi anlamında, tüm bu işlemin temel dayanağı olan geçmiş, gelecek için, çöpe atılır.
Özetle, geçmişi proleter devrimci anlamda parçalayan ve farklı bir bağlamda bütünleyen marksizm, bu işlem üzerinden, geçmiş ile parçalanıp geleceğin soyut kurgusunda kendisini tanımlayan öznenin dünyasına bütünlenir. Bu işlem marksizmi, Marx öncesi sosyalist, komünist ve devrim’ci akımlardan birine ya da bunların özel bir bileşkesine kapatır.
Ne gariptir ki, emperyalistler doğunun dinî niteliğini bölgedeki sol öznelerden daha fazla önemsemektedir. Sol özneler doğuyu sanatsal, felsefî ve bilimsel anlamda kendi bireysel ölçütleri uyarınca parçalamak için birbiriyle yarışırlarken, bu yarışın düşmanın işine yaradığını görememektedirler. Bölgenin sınıfsal ve giderek devrimci bir niteliğe büründüğünü görebilmeleri için geçmişle doğal bir ilişki içinde olmaları gerekirken, onlar, başkalarının yazdığı senaryolara bağlı olarak biçimlenen gelecek tasarımlarına kanmakta ve bu tasarımları politik projeler niyetine pazarlamaktadırlar. Doğunun devrimle, sosyalizmle ve komünizmle ne tür bir ilişki içinde olduğunu görmeyen ve bu ilişkiyi sınıfsal-devrimci anlamda dönüştürme gayreti içinde olmayan sol özneler bölge gerçekliğinden uzaktırlar ve nesnel anlamda batı için ajanlık görevi ifa etmektedirler. Yeni dönemin zorlamasıyla kendi öznelliğini rahatlatmak adına dine ve sanata kapağı atanlar, çizdikleri politik hatla bu bölgenin dinine ve sanatına yabancı olduklarını göstermektedirler. “Kendine müslüman” gibi, kendine sosyalist ya da komünist olan bu özneler, herkesi kolektif irade hâllerinden uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Devrim tarihi; sınıf toplumu parçalar. Her ikisinin de ortak özelliği kolektif oluşlarıdır. Uyguladıkları dinsel veya sanatsal politika, ne geçmişe bakarken devrimin kolektif niteliğini görerek onun tarihi parçaladığını anlar, ne de sınıfın, toplumun içindeki kolektif irade olarak nasıl bir devrimci görev ifa ettiğini ve bu bütünlüğü nasıl parçaladığını kavrar.
Komünistlerin bugün doğu ile ilgili olarak bu olgunun sınıfsallığı ve bu coğrafyadaki sınıflarla sınıf politikaları üzerinde durması gerekmektedir. Sınıfsal politika, tek başına sınıfın demokrasi ve devlet arasında cereyan eden gerilimli bölgede biçimlenen burjuva siyasasına giriş bileti almasına indirgenemez. Komünistler, elbette her türlü kütlesel hareketliliğin politik alana giriş bileti alması noktasında bir yerlerde olmalıdırlar. Ancak kendi politik varoluşunu buna indirgeyemezler. Bu anlamda, antipolitik ve apolitik dinamiklerle ortak bir hattı paylaşırlar. Ancak onlardan kendisini ayrıştıran belli bir ölçüsü ve ölçeği olmalıdır. Bu noktada, sınıfsal politika ile eşgüdümlü kılınması gereken devrimci politika devreye girer.
Ölçek devrimci pratik, ölçü devrimci teorik mücadeleyle belirlenir. Pratik mücadele toplumsal; teorik mücadele tarihsel alanla ilgilidir. Sınıfsal pratik toplumu, devrimci teori tarihi parçalar. Sınıfın toplumu, devrimlerin tarihi parçalayan nitelikleri önemlidir, ama mutlak değildir, çünkü sınıfın toplumu, devrimin tarihi parçalayan niteliğini teorize etmek, sınıfın ve devrimin parçalılığını, kısmîliğini ve geçiciliğini tanımaz. Bu sebeple, kapsamlı bir sınıf ve devrim teorisi geliştirilir ki, bu teori, pratikte sınıfın toplumu ve devrimin tarihi parçalamasına izin vermez. Teori ile pratiğin; toplumla tarihin karşıt unsurlar olduğunu iddia edenler benzer hatalı sonuçlar üretmektedir. Öncelikli hata, kendisini sürekli bugünde kuran öznenin kendi çıkarı adına geçmişle geleceği karşıt kutuplara yerleştirmesidir.
Böylesi hatalı sonuçlara ulaşmak konusunda dikkatli olması gereken komünistlerin pratik mücadelede sosyalistlerle; teorik mücadelede devrim’ci ve komünizan pratiklerle paylaştığı geniş bir birikim vardır. Bu anlamda komünistlerin, marksist devrimci bir özne olarak, sosyalistlere ve devrim’cilere âit tarihsel birikimi kucaklamaları zorunludur. Ancak bu işlem terse çevrilmemeli, tüm tarihin kendisinden başladığı iddia edilmemelidir. Geçmişte olduğu gibi bugün de kimi komünistler, kemalistler gibi, tüm tarihsel süreci kendi öznelliklerinden başlatmakta, farklı öznelliklerin belli tarihsel dönemlerde ya da durumlarda edindikleri politik niteliklere karşı körleşmektedirler.
Bu yönüyle marksist devrimcilerin süreçten döneme ve duruma doğru daralmaları ve tersten durumdan, döneme ve sürece doğru yaşanan genişlemeleri görmeleri gerekir. Oysa kemalistler gibi birçok eski TKP’li de “bizimle başlayan sürece biat edin” lafının ötesinde bir şey söylememektedirler. Çeşitli tarihsel kesitlerde her iki kesimin yan yana gelmesi tesadüfî değildir. (Yurtseverlik, ilerlemecilik, demokrasicilik vb.)
Komünistler için ayrıştırıcı ve birleştirici teorik ve politik olgular önemlidir. Örneğin saf kurgusal ve mutlak düzlemde teori ile pratiği ayrıştıranlar, epistemolojik düzlemde yaptıkları ayrıştırma işleminin büyüsüne kapılıp işlemin verili ışığına takılmaktadırlar. Musa’nın asası ile Kızıl Deniz’i ayıranlar bu mucizenin ekmeğini yemekte, peygamber oluvermekte, insanların ortasından yarılmış bir denize ihtiyaç duyacaklarını düşünerek yollarına devam etmekte ve insanlar için denizin ortak anlamını görmezden gelmektedirler. Teori ile pratiği epistemede ayıranlar ontologiede, kendi varoluşlarında bütünleştirmekte, o varoluşla özdeşleşmeden teori ve pratiğin hep ayrık kalacağını iddia etmektedirler. Sanatı felsefeden, felsefeyi bilimden, bilimi politikadan kurtaran özne, kendi rahatlığı ve serbestiyeti adına yaptığı bu işlemde tarihi kendisinden başlatma hatasına tekrar düşer ve kendisinde billurlaşan sanatın, felsefenin, bilimin ve politikanın harmanından oluşan yeni özneyi tanrısallaştırır. Sonuçta her peygamberin bir tanrıya, her havarinin bir peygambere ihtiyacı vardır.
Teorik mücadelede belli bir ölçüye; politik mücadelede belli bir ölçeğe ihtiyaç duyan marksist devrimciler, bu ölçeği ve ölçüyü, tüm komünistleri, sosyalistleri ve devrim’cileri içeren teorik ve politik gerçekten çıkarmalıdırlar. Bu gerçeği veri olarak kabul edip onu iktidar miti ile düzenleme niyeti olan komünistleri; devletle disipline etmek isteyen sosyalistleri; demokrasi ile makulleştirmeyi hedefleyen devrim’cileri devrimci eleştirinin konusu yapmalıdırlar. Sınıfsal ve devrimci politikaya teoride ve pratikte alan açmaya çalışırken antipolitikaya ve apolitikaya karşı olmak gerekir ama bu karşıtlık, antipolitik ve apolitik niteliğe sahip liberal ve faşist eğilimlerle eşdüzlemde duran komünist, sosyalist ve devrim’ci eğilimleri dışlamayı gerektirmez. Onları antipolitik ve apolitik hattan çıkartıp sınıfsal-devrimci politika hattına çekecek olan gene marksist devrimcilerdir.
Marx öncesi komünizan geleneğe bağlı olan çevreler, politik iktidarın eksenini ya verili millî iktidarlar ya da bireyin bedensel iktidarı üzerinden çekmektedir. Onlara göre doğunun ihtiyacı, ya işçi iktidarlarıdır ya da peçenin, şeriatın ve milliyetçiliğin tasallutundan kurtulması gereken bedenin iktidarıdır. Marx öncesi sosyalizan akımlara bağlı olan çevreler ise doğuyu merkezî bir devlet figürü olarak formüle edip, Büyük İskender ya da Pers Kralı Daryuş gibi, toplumsal alanı disipline etmek niyetindedir. Bu sayede, bölgedeki yeraltı zenginliğinin neden olduğu ekonomik kargaşaya son verilir ve kaynaklar toplum için kullanılmaya başlar. Bu düzenlemeci ve kalkınmacı bakışın öncülüğünü ise Türkiye yapmalıdır. Devrim’ciler ya doğuya önsel bir devrimcilik atfetmekte ya da bölgedeki devlet karşıtı özneleri kesen bir hat çıkartmaktadırlar.
Doğucuların doğusu büyük ölçüde egemenlerin jeopolitik stratejilerinden beslenmektedir. Bunun sonucu bir tür doğu troçkizmidir. Anti-emperyalizmi, kapitalizmi alttan alta gizlemesi sebebiyle eleştiren bu kesimler, sadece Britanya’ya kafa tuttuğu için Afgan Kralı’nı tanıyan Lenin’i görmezden gelir. Kafkaslar’da Bolşeviklere destek veren Nakşibendîleri tanımazlar. Ciddî bir teorik mücadele vermeden işe başlayan doğucular, mücadelenin ölçeği için doğuya işaret etmez ve onun havada asılı, muğlak bir olgu olarak kalmasına izin verirler. Nesnel olarak bakıldığında dinî/millî akımların da devrimci olma “hak”kı vardır
Çeşitli gerekçelerle yüzünü doğuya dönenler Mao ile karşılaştığında korkarlar ve kendi yuvalarına geri kaçarlar. Fabrikaları, üretimi, üretici güçleri ve ilerlemeyi merkeze aldığından sınıfı üretim alanlarına hapsedenler, Mao’nun ideolojik-politik hareketinin, Enver Hoca’nın partisinin ve Castro’nun devriminin proleter niteliğine kör bakarlar. Saf proletarya vurgusu yaparak komünist olunacağını zannedenler, Mao, Enver ve Castro’nun proleter niteliğini çöpe atarlar.[6]
Çin ve İran devrimleri doğunun “Ekim”idir. Ekim’in doğudaki tezahürleri değil, içerik olarak genişleyip derinleşerek yerelleşmesidir. İşçi-köylü ittifakının ve mazlum milletlerin belirleyici olduğu Ekim, doğuda farklı bir içerik ve biçimle yeniden politikleşmiştir. Ancak birinci anlamıyla alarak Ekim’i doğululaştırmak, diğer devrimleri devrimden saymamanın bir sonucudur.
Leninistler Zimmerwald ile batıyı; Bakû ile doğuyu devrimci politik anlamda parçalamak istemişlerdir. Tersten bugün “proletarya” başlığı altında Avrupa’yı bütünlemeye çalışanlar Zimmerwald’ı, “mazlum doğu halkları” başlığı altında doğuyu bütünlemek isteyenler Bakû’yü geçersizleştirmek niyetindedirler.
Bir devrimin proleter niteliğini güvence altına alan, devrimin arkasındaki proletaryanın niceliği değil, niteliğidir. Bu açıdan İran’da Şah sokağa çıkma yasağı ilân edip bu yasağı çiğneyenleri ölümle tehdit ettiğinde, yüz binlerce İranlı’nın üzerlerine kefeni simgeleyen beyaz elbiseler giyip gece kendi mezarlarını kazdıktan sonra sabahın ilk saatlerinde kitlesel bir eylemi başlatan halkın “proleter” niteliği gözardı edilmektedir. Sözkonusu eyleme öncülük eden Humeyni’ciler 1979’daki 1 Mayıs gösterilerine katılarak, o güne dek komünistlerin hâkimiyetinde olan işçi evlerini “Allah işçidir” pankartı altına toplamışlardır. Burjuva siyaset mantığı uyarınca salt politik temsilcilere, onların şahsiyetlerine kilitlenen sol, hareketin proleter niteliğine karşı körleşmektedir. Aynı durum, köylü direncini örgütlemek için uzun bir yürüyüşe çıkan Çinli komünistlerin ve bu eylemin proleter niteliği için de geçerlidir.
Politik anlamda proleteri salt üretim araçları, üretim ilişkileri ve/ya üretici güçler içinde arayanlar, sınıflar mücadelesinin politik önemini de iptal etmektedirler. Belki iki yüz yıl önce rüşeym hâlindeki kapitalizm koşullarında yaşanan sınıflar mücadelesini tek başına işçi sınıfının blok olarak karşılaması mümkündü ama bugün bu mücadele, sadece işçi sınıfını değil, tüm diğer sınıfları kesmiş, onları farklı bir kıvama kavuşturmuştur. Artık sınıflar mücadelesinin bütüncül, granit, homojen iki ayrı olgu olarak burjuvazinin ve işçi sınıfının arasında yaşandığını, bu mücadelenin toplumsal ve tarihsel anlamda salt bu alana sıkışmış olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Bu yönüyle, nesnel anlamda sınıflar mücadelesi, özneleri belli durum ya da dönemlerde teorik ve pratik planda bütüncül, granit ve homojen olmaya zorlayabilir ama bu zorunluluğun öznelerin süreçte karşılayacakları ihtiyaçlarıyla ilişkisi yoktur. Bu nedenle, sözkonusu durumsal/dönemsel zorunluluğun bilim ya da felsefe katında, farklı bağlamlarda, kalıcı, yerleşik, mutlak ve sabit bir değer olarak alınması en ciddî hatadır.
Geçmişte doğuya nüfuz etme imkânı bulamayanlar, bugün (emperyalist batı ile birlikte) batılı anlayışlarıyla doğuya yüzlerini çevirmişlerdir. Ekim’e “doğu devrimi” demenin anlamı budur. “Doğunun devrimi sadece Ekim’dir, bunun yinelenmesi gerekir.” demek doğuyu aşağılamaktır. “Doğu dingin, tembel, sinik ve korkaktır ve o devrim bile yapamaz.” fikri uyarınca doğuya bakanlar hiçbir teorik ve politik açılım getiremezler. Sınıflar mücadelesini yukarıda bahsedilen dar alan içinde işçi cephesinden karşılayamayanlar, yenilgi ve başarısızlık ardından ibresini coğrafî alanlara çevirmişlerdir. İşçinin yerini “doğu”, burjuvazinin yerini “batı” almıştır. Bu hattı seçenler ya bölgesel karşıtlığı sınıflar mücadelesinin kendisi olarak tanımlamışlar ya da onu sınıflardan azade olarak ele almışlardır: doğuda sınıf olmadığına ya da olsa bile, geri planda kaldığına göre, sınıflar mücadelesinden söz edilmemelidir. Yukarıda bahsedilen hatadan ders çıkartamayanlar, farklı zamanda ve zeminde sözkonusu hatayı yinelemektedirler.
Esasında Ekim Devrimi Avrupa’nın periferisinde olmuştur ve bu anlamda Avrupa’nındır. Fransız Devrimi, Paris Komünü ve diğer kalkışmaların tarihi içinde değerlendirilmelidir. Batılı solcular bolşevikleri doğulu despotlar olarak aşağılamak istemişlerdir. Aynı solcular, kan ve barut kokusu dağıldıktan sonra, despotik doğululara kendi devrim algı ve bilgilerini “Ekim” ambalajıyla sunmak istemektedirler. Ekim, Avrupa devrimler tarihinin bir bileşenidir. Aksini iddia etmek onun fiilî gerilim, çatışma ve çelişkilerinden kaçmaktır.
Ekim’in zamansal uzanımı öyküseldir. Mitolojik bir olay olarak görülen Ekim’in bugünün tarihsel-toplumsal gerçekliğini hâlâ etkileyip biçimlendirdiğini ya da daha öznelci bir ifadeyle, etkileyip biçimlendireceğini iddia etmek idealizmdir. Ekim’in doğu’su ile doğunun Ekim’i örtüştürülür ve aradaki ayrımlar silinir. Komintern’in politikasını yineleyenler, Komintern’in ilk kurulduğu aşamadan itibaren Ekim’i “Avrupa devrimi” olarak değerlendirdiğini, devrimci liderlerin Ekim’in Avrupa’daki yeni devrimleri tetikleyeceğini düşündüklerini dikkate almazlar. Ayrıca devrim öncesinde cephedeki askerlere apolet söktürüp çavuşla subayı eşitleyen devrimin kurduğu Komintern’in doğudaki devrimci güçleri “piyade” olarak gördüğü üzerinde durmazlar. Avrupalı komünistleri “general”, doğudakileri en iyi hâliyle “piyade” olarak gören Komintern’in avrupamerkezliliği eleştirilmez, çünkü sürece atfedilen avrupa-merkezlilik avrupamerkezciliğe dönüşür ve Avrupamerkezcilik eleştirisi yapılırken Ekim’in ve Komintern’in avrupamerkezliliği üzerinde durulmaz. Oysa her iki tarihsel olgu için avrupamerkezli oluş doğal ve kaçınılmazdır; üstelik iki tarihsel olgunun fiilîleşmesinin önkoşulu, esas olarak Avrupa’daki tarihsel-toplumsal gelişmelerdir. “Ekim doğu devrimidir” diyenler, özü reddedip biçimi alırlar ve biçimi (şalı) doğunun üzerine sererler.
Anti-kapitalizm ve Marksizm
Kapitalizm batıdan doğmuştur, ama teorik olarak kapitalizm denilen olgunun başlangıç/çıkış noktasını belirlemek, onu bu noktaya indirgemek ciddî bir hatadır. Kapitalizme yönelik teorik ve politik en yetkin bütünlüklü cevap (hâlâ) marksizmdedir ama marksizmi salt bir cevap oluşa indirgemek, onu kapitalizm öncesinden sonrasına uzanan sürece yönelik teorik ve politik müdahaleden/mücadeleden alıkoyar. İşçi sınıfının olmadığı ama köylülüğün feodal baskı altında zulme uğradığı bir yerde marksistlerin elini kolunu bağlayıp oturmamasını sağlayan şey budur. Bu yönüyle sosyalizm hedefini bilimselleştiren marksizm, onu komünizme geçiş aşaması olarak formüle etmekle, onun için verilen mücadelenin tarihsel-toplumsal bağlamını da derinleştirmiştir.
Marksizmi mutlak ve saf anlamda kapitalizm karşıtlığına indirgeyenler, onu bir işçi sınıfı ideolojisi olarak anlamakla avrupamerkezciliği meşrulaştırırlar. Belli bir dönemde Avrupa karşıtlığı fiilîleştiğinde böylesi bir marksizmin eli kolu bağlıdır. Lenin’in üç sacayağı üzerine oturttuğu marksizm, mantıksal tutarlılık gereği, batı ölçeğinde kısılıp kalır. Almanya (Felsefe) Fransa (Politika) İngiltere (Bilim) ile somutlanan doktrin, hem teorik hem de politik düzlemde, marksist mücadeleyi Avrupa’daki sınıf mücadeleleri tarihine hapseder ve mücadelenin kısırlaşmasını getirir. Bu kısırlaşma, Avrupa’nın dünya sistemindeki merkezî rolünü ABD’ye kaptırdığı tarihten itibaren büyük tahribatlara sebep olur. Marksistlerin yeni dönemin karşısında sıkışmalarının nedeni buradadır: ölçek dağılınca ölçü de anlamsızlaşmıştır. Ölçeğin dağılması, yersiz-yurtsuzlaşması, merkezî niteliğini yitirmesi ölçüyü de belirsiz, geçici, kısmî ve parçalı bir düzleme çekmiştir. Zira batılı aydınlar, teorik mücadeleden çok önceleri vazgeçtikleri ya da kampuslarda kurulan istihbarat kuruluşlarına göbekten bağlandıkları için ölçü ya dünyaya ya da mikro-dünyalara kapanmıştır. Ölçüye uygun ölçek, ölçeğe uygun ölçü geliştirilmiştir.
Felsefe, ekonomi ve bilim gibi alanlarda verdiği politik mücadelesinde batının kullandığı ölçek ilk dönemde Londra-Paris-Berlin’dir. Kapitalist ve emperyalist dönüşümlerde kendisine özel ölçüler belirlemiştir. Mal ve para akışı uyarınca biçimlenen ölçü doğuya karşı savaş açmıştır.
Kapitalizmden nemalanan güçler, sınıfsal anlamda kendi ölçü ve ölçeklerini ilk dönemde tarihsel dinamiklerde arar. Kapitalizmin yerleşikleşmesi noktasında sınıfî, dinî ve millî hareketler bu dönemde önemli katkılar sunar. Bu hareketlerin içinde de tarihsel anlamda işleyen sınıflar mücadelesi faaldir ve bu hareketlerin dönemsel işlevlerini belirler. Polonya’nın ya da İrlanda’nın bağımsızlığı hem kapitalizmin hem de sosyalizmin gündemindedir ve her ikisi için de işlevseldir.
Marx’ın söylediği anlamda, kapitalizm tüm sınıflı toplumların özeti gibi hareket etmektedir. Sistem kendi yerleşikliğini, mekânsal yayılımını zamansal gücüyle temin eder. Burada kapitalizmin kütlesel genişlemesi noktasında devreye soktuğu zamansal güçlere karşı mekânsal değerler kendi zamansal güçlerini devreye sokarlar. Sanayi Devrimi’nin koşulladığı teknik-bilimsel ilerleme zamansal hâkimiyetin temel ayaklarıdır.
Kapitalizmin ilk dönemdeki “güç” kullanımı, doğal olarak, kapitalizm karşıtı dinamiklerin de paralel biçimde kendi zamansal direnç noktalarını oluşturmasına neden olur. İlk anti-kapitalist tepkiler çeşitli dinî, millî ve sınıfî mücadeleler içinde biçimlenirler ve bu tepki biçimleri dinin, milletin ve sınıfın tarihselliği ile tanımlanırlar.
Avrupa’nın alt kültürü olarak görülen ABD’nin yeni bir güç odağı olarak sahneye çıkması ile birlikte avrupamerkezliliğin kırılması ve kapitalizmin dünyevîleşmesi, kapitalizmin geçmişten kalan ya da onlardan güç alan direnç noktalarına karşı yürüttüğü mücadelenin niteliğini değiştirir. Bu nitelik, büyük ölçüde SSCB-ABD-Avrupa arasındaki gerilim tarafından belirlenir. ABD ve SSCB iki yönden Avrupa emperyalizminin tüm kalelerini yıkmak için gayret eder. Roosevelt’in “Britanya’nın son kale duvarını yıkana dek mücadele edeceğine” dâir söz vermesi ilk işarettir. (4 Mart 1933/başkanlık konuşması)
Kapitalizm, artık zamansal direnç noktalarına karşı mekânsal hâkimiyet araçlarıyla çıkmaktadır. İçinde yaşadığımız süreçte ise emperyal kapitalist ilişkiler zamansala hâkim olmakla (teknoloji de bu bağlamda dönüşmüştür), ABD’nin para politikasını değiştirdiği yetmişlerle birlikte, hâkimiyet tarzını dönüştürmüştür. SSCB bu dönüşüme karşı hamlesizdir. Kapitalizmin yeni hâkimiyet ilişkilerine karşı direnç noktaları bu sefer mekânsallıkta oluşmuştur. Sınıfın çalışma alanları, ulusal coğrafya ve bir direnç öğesi olarak beden.
Burjuva devrimlerine ortak olan işçi, millet ve din hareketleri, devrimlerin yerleşikleşmesiyle nitelik değiştirir. Demokrasi bu unsurları mas etmek için idealize edilmiştir. Onları esir eden mahkûmiyetten kurtarmak amacıyla demokrasi de devlet kadar devrimciliğin hedefinde olmalıdır. Kendisini burjuva devrimlerin sürekliliği dâhilinde düşünen sol, devrimcileşme noktasında tüm imkânları sıfırlamış, liberal demokratların figüranlığını kabul etmiştir. Demokrasi, devlet karşıtı bir olgu olarak formüle edilmiş, serbest piyasa ile tanımlı kılınmış, milletin gelişimi için hedef hâline getirilmiş ve bireyin bedensel varoluşu için en uygun sığınak olarak kutsanmıştır. “Devlet karşıtı demokrasi” bağlamında işçi, millet ve din, farklı biçim ve içeriklerle, sürece eklemlendirilmeye çalışılmıştır. Lenin’in dediği anlamda, kendisi de devlet biçimi olan demokrasi işçiyi, milleti ve dini emmiştir. Solcu, milliyetçi ve dinci sendikalar arasındaki işbirliği bu anlamda tesadüfî değildir.
Yeni bir forma kavuşan kapitalizm, altmışlardan beri geliştirdiği içerikle, anti-kapitalist tepki biçimlerinin geçmişte zamansallık dâhilinde oluşturduğu tüm kaleleri, mekânsal hâkimiyet adına, yıkmaktadır. Yeni anti-kapitalist tepki biçimleri ise yeni döneme toplumsal/yaşamsal alanlardaki hâkimiyeti ile cevap vermektedir.
Doğucunun enisonu doğu için biçtiği don, demokrasidir. Açık toplum projeleri ile doğuya göz diken Soros gibi, doğu halklarına toplumsal demokrasi önerilmektedir. Doğuyu mekân olarak göklere çıkartan bu kesimler, onun tarihsel direnç noktalarını yıkıp salt toplumsal dayanışmacı ve ortakçı niteliğini öne çıkartmaktadırlar. Bu anlamda, devleti demokrasiyle terbiye etmek isteyen liberallerle ortaklaşmaktadırlar. Merkeze konulan birey ile toplumun, demokrasi bağlamında, farksız olduğunu görememekte, her ikisinin verili durumuna tâbi olmakta, tarihsel akışın “kadir-i mutlak gücü”nü önemsememektedirler. Zaten bu yüzden, burjuva anlamda merkeze bireyi koyanlara karşı toplumu koyarak tarihten münezzeh bir özne oluşunu meşrulaştırabilmektedirler. Devletle demokrasinin mutlak karşıtlık içinde olduğu yanılsamasının yoğun olarak yaşandığı dönemin ürünü olan bu kesimler, bu yanılsamadan kurtulamamakta, orta sınıf solculuğuna has bir tepki biçimiyle, karşıtlığı öznelci bir üslupla anlayıp ondan nemalanmayı öngörmektedirler.
Türkiye: Lenin ve Kürt Ayracı
Seksenlerin sonu, doksanların başından itibaren açığa çıkan doğu merakı, büyük ölçüde, devrimci ve sınıfsal politik mücadeleden kaçan solcu yönelimlerin ihtiyaçlarından kaynaklanıyor, bu, doğunun devrimci-sınıfsal niteliğinin es geçilmesine sebebiyet veriyor. Sözkonusu yönelimin iki ayağı var: Lenin’den ve Kürt hareketinden kaçış. Lenin ve Kürt meselelerindeki devrimci-sınıfsal ayraç olma niteliği, doğucuların esasta kurtulmak istediği temel unsurlar. Doğuya yönelişin esbab-ı mucibesi bu. Ancak bu kaçışın sağlam bir teorik zemini mevcut değil. O nedenle, maoizmden ve troçkizmden kırma bir sol politik eğilim su yüzüne çıkıyor. Seksenlerin sonundan itibaren Latin Amerika ve Avrupa’da dillendirilmeye başlanan “harmanlanma” edebiyatında sovyetik ekiplerden ziyade, maoist ve troçkist ekiplerin yan yanalığı sözkonusu. Lenin ve Kürt millî kurtuluş mücadelesi etrafında dönen tartışmalar Türkiye solunu da harmanlanma edebiyatına kilitliyor. ÖDP ve MLKP, birer birlik gayreti olmakla, sözkonusu harmanlanmayı sahip oldukları verili örgütsel çapa uygun olarak yaşıyor. İki ayraçla doğal, organik ilişkisi zaten olmadığından fiiliyatta zaten kurtulmuş olanlar ÖDP; kurtulmak için kendi özgün pratiğinin sonuçlarını biriktirmek isteyenler de MLKP şahsında birleşiyorlar.
Lenin’de devrimci sınıf partisi, Kürt hareketi nezdinde de devrimci kitle politikası meseleleri tartışılıyor. Her iki ayracın ülke düzleminde netleştirdiği ayrımlar, sosyalizmin seksen sonlarında girdiği tartışma sürecine damgasını vuruyor. Esasta tüm sol ekipler adı konmamış, genel bir tartışma platformunda var olabilmek adına, teoriyle ve pratikle ilişkileniyor. Devrimciliği bir tarafa bırakalım, politik olan herhangi bir ekibe bu dönemde rastlanmıyor.
Kürtler içinde maoizmden beslenenler Lenin’i sınıf gerçeğinden ayırıyorlar. Onun sınıfsal-politik niteliğini yok ediyorlar. Troçkist olanlar, iktidar meselesinde Lenin’i Kemal’le paralel bir konuma koyacak kadar saçmalayabiliyorlar.
Şeklî değerlendirmeler Kürtleri ve Lenin’cileri karşılıklı olarak ayrıştırıyor. Çapraz kesişmeler ekipleri farklı arayışlara itiyor. Bir taraf “ah şu Apo Lenin gibi olsaydı” bir diğer taraf da “bizim halkımız neden Kürtler gibi isyankâr değil” deyip hayıflanıyor. Bu noktada, “bir marksist, bir durumu değerlendirmek için, olabilecek olandan değil, gerçek olandan hareket eder.”[7] diyen Lenin’in uyarısının aksine, bu iki meseleyle ilgilenen marksistler olanla değil, kendisine âit olasılıklarla ilgileniyorlar. Marksizmi ya da leninizmi olması gereken tahayyüllerle, ideallerle ve kurgularla anlıyorlar. Kütlesel bir politik özne olmadan doğucu oluyorlar. Doğuda, bırakalım Türk marksistlerini, Türklerin bile etkisi oldukça zayıfken, cin olmadan adam çarpanlar Doğu’yu Ekim’e çağırıyorlar ya da en fazla, hiç tanışmamış gibi, onu sözkonusu devrimle tanıştırmaya çalışıyorlar.
Lenin particilikle, işçicilikle ve Devrim’cilikle; Kürt Hareketi ise, kitle kuyrukçuluğu, şiddet fetişizmi ve liberalizmle parçalanıyor.
Tartışma platformunda kalmak adına, somut devrimci teorik faaliyetin gereklerinden kaçarak genel soyut ve afakî bir düzleme kaçanlar, bu parçalanmayı hem meşru kabul ediyor hem de parçalar arasında devrimci ayraçlar koymadan tüm unsurları kendinde bütünlemeye çalışıyorlar. Tartışma platformunda sahip oldukları şiddet, hız ve hacme göre çeşitli ekipler sahip oldukları koltuklarından herkese sesleniyorlar ve buna da siyaset süsü veriyorlar. Gerçek gerilimlerden, çelişkilerden ve çatışmalardan kaçış için yeni soyut coğrafî konumlanışlar tespit ediliyor. Bunun teorik zemini de beraberinde kurgulanıyor.
Kaçış yerleri sırasıyla batı, doğu ve tüm dünya oluyor. Batıcılar için batıda, özellikle bir dönem faşizme karşı mücadelenin ateşinde pişmiş partilerin masalsı varlıkları yeterlidir. Doğucular için, sadece doğunun Ekim’le bir süre dinamize olan kütleleri anlamlıdır. Dünyacılar içinse, kan ve barut kokusuna bulanmış ezilen tüm unsurlar dünyasal önemi haizdir.
Uzun bir süreç boyunca marksizm ile sınıfı devrim dolayımıyla ilişkilendiren sol, her dönüşüm ve değişim momentini marksizmin içine kanalize etmiştir, bu anlamda da teoriyi verili durumla uyumlu hâle getirmeyi bilmiştir. Basit bir değişim algısına kurban edilen devrim olgusu sınıfa karşı körleşmiştir. Bu anlamda marksizmin devrimle ilişkisinin sınıf dolayımı ile düşünülmesi gerekmektedir. Burada statik kurgulardan çok, dinamik bir teorik faaliyet elzemdir. Bu yaklaşımla, Kürt Hareketi’ne devrimci olduğu için sınıfsal değer atfetmenin ve sınıfsal olduğu düşünüldüğünden devrimci anlam yüklenen Lenin ve partinin yol açtığı gerilimlerden kurtulmak mümkün olur.
Solun ekonomi, coğrafya ve biyoloji ile ilgili algı ve bilgisi dönüştürülmelidir. Süreçte anlam kazanan bu algı ve bilginin, çeşitli durum ve dönemlerde somutlanan devrimci sınıfın ve sınıfsal devrimciliğin etki, nüfuz ve nüfusuna açık hâle getirilmesi gerekir.
Komünistlerin üzerinde durması gereken hususlar, ekonomi-politika, jeopolitika ve biyopolitika değildir. Komünist politik özne, ekonomi, coğrafya ve biyoloji bilgisini dinamik bir sürecin parçası hâline getirebilmelidir. Buradaki temel ayraçlar sınıf ve devrimdir. Sınıfsal ve devrimci politika, sözkonusu teorik ve pratik birikimi dikine kesen temel eksen olabilmelidir. Aksi takdirde ekonomist olunup sınıfın devrimle ilişkisi kesilir; iyi bir stratejist jeopolitikacı olunup devrimci politika sınıfsal olandan uzaklaştırılır; ya da yaşamsallık vurgusuyla beden mitosuna indirgenen bir biyopolitikacı teorisyen olunup devrimci işçi hareketi iktidar kaçkını yapılır.
Mülkiyetçiliğe Reddiye
Komünistler, her ne kadar mülkiyet ilişkilerini redde tâbi tutsalar da, mülkiyetin iki zemini olan para ve meta akışını birbirinden ayırıp kendilerine âit özel alanlar açmak konusunda mahirdirler. Devrim’ci ve sosyalist kesimlerde de benzer bir hastalık sözkonusudur. Bu çevreler, mülkiyet ilişkilerini eleştirirken, eleştirinin bir ayağını boşta bırakırlar; ya metacı olup parasal ilişkiler ya da paracı olup meta akışı üzerinde dururlar. Bu, sosyalizm anlayışlarına da yansır. Açtıkları boşluğa kendi varlıklarını sığdırırlar. Mülkiyet ilişkilerinde, elinde sadece kendi bedeni kalan orta sınıf solcuları, bu bedeni, ya parasal akışa ya da metaların hâkimiyetine tâbi kılarlar. Bedenini para gibi piyasaya tahvil ederler ya da onu bir mal gibi satmaya çalışırlar.
Her türlü mülkiyet, özellikle kapitalist ilişkilerde, güç ve iktidar dolayımı ile tanımlıdır. Sistemin efendileri herkesi mülkiyet sahipliği ile güç olmanın birbirine koşut olduğuna inandırmışlardır. İnsan Hakları Beyannamesi’nde de somutlandığı gibi, en temel iki yasa, insanın yaşama hakkı ve bunun maddî zemini olarak sunulan özel mülkiyet hakkıdır.
Bu yönüyle bir komünistin “benim” sözcüğü ile konuşmaya başlaması zûldür. “Benim” ile “bizim” arasındaki mesafe sıfıra yakındır. Mülkiyet ilişkilerini ortakçılık/kolektivizm bağlamında düşünmesi gereken komünistler, bu bağlamın politik devrim sonrasında mümkün olacağını bilirler.
Solun sınıf, ülke ve beden konularında tercihleri hep bu özel mülkiyetçilikle malûldür. Yani sol, “sınıf da, ülke de, beden de bizim” demektedir. Farklı yollar bu mülkiyetçi bakışa bağlı olarak çizilmektedir. Sınıfçılar, çevredeki ya da dünyadaki diğer ülkeleri ciddîye almamakta; ülkeciler, yani milliyetçiler ve yurtseverler, farklı milletlerle ve vatanlarla doğrudan ilgilenmemekte; bedenciler ve buna bağlı cinsiyet, ırk ve alt kültür unsurlarını merkeze alanlar ise diğer beden formlarını umursamamaktadırlar.
Kolektif mülkiyet ilişkilerinin devrimden sonra mümkün olacağı önbilgisinden hareketle, komünistlerin kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu dönem boyunca mülkiyet algılarını özel olandan kurtarmaları ve mülkiyet ilişkisinden ziyade aidiyet ilişkisi üzerinde durmaları zorunludur. Yani, komünistler “sınıf bizim” yerine “biz sınıfa âidiz”; “bu memleket bizim” yerine “biz vatan toprağına âidiz”; “beden bizim” yerine “biz bu ortak bedene âidiz” diyebilmelidirler. Bu aidiyet ilişkisi, sınıfta, ülkede ve bedende yaşanan her türlü harekete karşı sorumluluk almayı ve bu sorumluluk dâhilinde eyleme geçmeyi mümkün kılar. Dahası, aidiyet ilişkisi ile birlikte, sınıfta, ülkede ve bedende yaşanan hareketliliğe koşulsuz dâhil olunup, hareketlerin sahip oldukları verili ölçeklerin yaşadığı her değişimden devrimci sonuçlar çıkartılabilir. Tüm bunların en önemli sonucu, mülk sahiplerine karşı mülksüzlerin işçi sınıfı önderliğinde kendi iktidar alanlarını oluşturmasıdır.
Mülkiyetçilik, sol öznelerin tarihi kendilerinden başlatmalarına ve toplumsal ilişkilerini yaşamsal edimlerine göre biçimlendirmelerine sebep olmaktadır. Sınıfla, ülkeyle ve bedenle dolaysız ilişki içinde olması gereken sol, gerilimlerin, çatışmaların ve çelişkilerin doğrudan içinde olmak yerine, kendi güvenliği adına, mülkiyetin zamansallığına ve mekânsallığına âit yuvalara saklanmaktadır. Bu huzurlu yuvalarda kâğıt üzerine yerleştirdiği tarafları kendi öznelliğine göre tasnif ederek gerilim, çatışma ve çelişkilerden azamî düzeyde istifade etmeye çalışmaktadır. Bu sebeple, işçi sınıfı içinde olmak yerine işçici; ülke gerçekliğinde olmak yerine milliyetçi/ yurtsever ve giderek devrim’ci; kolektif bedensel güç odakları ile halvet olmak yerine cinsiyetçi, ırkçı ya da iktidar’cı olmaktadır.
Bugün solun bu mülkiyetçi tarzı, onu sınıf hareketine, politikleşen ülkenin ortak pratiğine ve devrimcileşen bedenin fiilî eylemliliğine yabancılaştırmıştır. Oysa aidiyet ilişkisiyle sol, sınıfın her nefesinde olabilirdi; ülkenin her türlü politik durumunda güç olma imkânı bulabilirdi; sömürü ve zulmün nesnesi olan bedenin her çığlığını örgütleyebilirdi. Ama tüm bunların külfetini ödeyecek bir donanıma sahip olamadığından sol, mülkiyetçi ilişkilerin dar ufkuna kendisini hapsetmiştir.
Sınıf, ülke ve bedenle sahiplik ilişkisi kuran solun aksine, “bu sınıf, bu ülke ve bu beden bizim değil” diye haykırması gerekir. Bunu demediği sürece, sınıfın dönüşüm momentlerinde kendisini tanımlamaksızın, sınıfı olduğu gibi içeren boş sendika odalarına sahip olunur; politikleşen Türkiye’nin somut devrimci etkilerini görmeksizin, onun sahip olduğu verili güç ilişkilerine biat edilir, “aman dokunmayın, ülkeyi ayakta tutan direkleri muhafaza etmeliyiz” diyerek kitleye Sevr sopası sallanır; ya da bedenin kutsallığında, onun cinsî, ırkî ve bireysel varlığı göklere çıkartılır ve yıldız falında olduğu gibi, göksel objenin gerçek hayata etki edip etmediği tartışılır ve siyaset burçlar üzerine kurulur.
Mülkiyetçilerin sınıf ve devrim gibi dertleri yoktur. Tek dertleri, sınıfsal ve devrimci olan unsurların bertaraf edilmesidir.
Kürt hareketinin Türk solu karşıtlığı ile bugünlere gelebildiği gerçeği üzerinde durmak zorunludur. 1980’de halka; 89 sınıfa; 99’da millete ve 2000’lerin ilk yılları itibarıyla coğrafyaya yabancılaşan Türk soluna karşı Kürt hareketi ters yönde hareket etmiştir. Bugünkü gerilimlerinin aslî nedeni, bu süreci toparlayacak teorik ve pratik irade ve eylemden yoksun olmalarıdır.
1950’li yılların ortasından itibaren solun kendince bir güce kavuştuğu düşünülürse, geçen elli yıl boyunca bu ideo-politik akımın dizginlerinin orta sınıflarda olduğu gerçeğine dönük tespit, olası bir devrimi yaşayacak olan önümüzdeki elli yılın niteliği için oldukça önemlidir. Geçen elli yıl süresince öne çıkartılan olguların kendi nesnellikleri, doğallıkları ve somutlukları üzerinden fiilî kazanımlar elde edememesinin nedeni, dizginleri başkalarına bırakmayanların sınıfsal kimlikleridir. Öne çıkartılan öğelere bakıldığında, orta sınıfların, bu öğelerin sınıfsal ve devrimci niteliğini öncü kılmak değil, aksine onları geriye atmak, giderek yok etmek ya da en azından etkisizleştirmek istedikleri görülür.
Halkçılar hiçbir zaman halk olmazlar, halkla nefes almazlar ve halka yabancıdırlar. Politik faaliyetinin esas hedefi, burjuva siyaset arenasına girecek ölçüde minimalize edilmiş birey ölçütü uyarınca halkı parçalamaktır. Halk bireyi değil, birey halkı kendisine benzetir. Aynı durum işçi sınıfı, millet ve mazlumlar için de geçerlidir. Orta sınıf solculuğu, bu olguların gerçekliği ile organik, canlı ve dinamik ilişkiler kurmaktan korkar. Tek ölçütü kendi benliğidir.
Bugüne dek uzanan sakatlığın en önemli nedeni, bir ölçüde, miladı 12 Eylül olarak tespit etmektir. Bu tarihte özneler, kolektif devrimci bir savaşın içinde örgütlenemediği için hesaplarını tamamlayamamışlar, geride kalanlar hesaplarını sonraki kuşaklara ödetmişler/ödetmektedirler. Bugün sol örgütlerin şeflerinin önemli bölümü 12 Eylül öncesinin kadrolarıdır ve bu insanlar ne 12 Eylül’ün ne de onun doğurduğu Özal liberalizminin hesabını verebilmişlerdir. Aynı kadrolar ve kadrosal bilinç aktarımı, doksanların AB’sine ve 2000’lerin ABD’sine karşı da gerekli ve yeterli cevabı verememiştir.
Sol, bu kadrolar ve bilinçsel süreklilik bağlamında, hem teoride, hem de pratikte, 12 Eylülde halka; Özal liberalizmi döneminde sınıfa; doksanların AB kuşatmasında millete; 2000’li yılların başında giderek yoğunlaşan ABD müdahalesiyle içinde yaşadığı Ortadoğu coğrafyasına yabancılaşmıştır. Bu yönüyle, 12 Eylül’de halkın, seksenlerde işçi sınıfının, doksanlarda milletin solun samimiyetine ve içtenliğine inanmamış olması gibi, bugün de Ortadoğu, beş vakit namaz kılıp hacca gitse dahi, sola inanmayacak bir yerde durmaktadır. Tüm bu politik olguları temel sınıfsal-devrimci ayraçlarla kesen bir hat oluşturulmadan ne Ekim doğuya döner yüzünü ne de doğu yeni Ekim’lere...
Eren Balkır
Dipnotlar
[1] Hannah Arendt gibi kimi liberal düşünürler, sonradan, teorideki ekonominin politikaya alan açmadığını düşünerek Marksizmi eleştirmişler, bu amaçla, ilk dönem anarşistler gibi, ekonomiye âit kavramlar olarak gördükleri proletaryanın ve devrimin baskıcı ve despotik unsurlar olduğunu ispatlamaya çalışmışlardır.
[2] “XIX. yüzyılda insanlığın en ileri üç ülkesinde ortaya çıkan belli başlı üç fikir akımını sürdürüp tamamlamıştır Marx: klasik Alman felsefesi, klasik İngiliz ekonomi politiği ve genellikle Fransız devrimci öğretilerine bağlı bulunan Fransız sosyalizmi.” (V. I. Lenin, Karl Marx’ın Doktrini, Bilim ve Sosyalizm Yay., IV. Basım, Çev.: Şiar Yalçın, s. 14.) Rus Marksistlerini Doğulu görerek onları eleştiren Avrupalı Marksistlere karşı Lenin Avrupaîliğini ispatlamak niyetindedir. Bugün Doğulu olduğu düşünülen Ekim’in lideri teorik zeminini Avrupa’da kurmaktadır. Ekonomi politiği Marksizmin temel içeriği olarak gören Lenin için ekonominin sınıf mücadelelerinin genel çerçevesini vermek dışında bir önemi yoktur. O, bilinç olarak ekonomik sürece bütünüyle hükmetmenin devrimciliği güvence altına alacağı yanılsamasından uzak durur.
[3] Sonradan anti-faşist teorisyenlerin bebeğin banyo suyunu dökerken bebeği muhafaza ettikleri görülüyor. Bedenin fiilî iktidarı üzerinden “yaşam alanı” ya da Almancadan tam bir çeviriyle yaşayan mekân bedene işaret ediyor. Solcuların kullandığı bu kavram son günlerde fazlasıyla revaçta.
[4] Coğrafya ile politikanın Marksist devrimci düzlemde ilişkilendirilmesine dönük teori, Lenin’in milletlerin kendi kaderini tayin hakkı ve Doğu meselesi ile ilgili yazılarında örtük olarak mevcuttur. Lenin, bizim Osmanlı artığı kimi Marksistlerimiz gibi, kendi imparatorluğunun boşluğunda düşünmez. Bizimkiler, içten içe Osmanlı’nın şanlı günlerini selâmlayan bir yerde durmaktadırlar.
[5] Aktaran: Giorgio Agamben, Kutsal İnsan, Ayrıntı Yay., Çev.: İsmail Türkmen, s. 189.
[6] Mao ideolojik-politik hareketi; Enver partili mücadeleyi; Castro devrim’ci hattı proleterleştirdikleri için önemlidir. Maoistlerin, Enveristlerin ve Castristlerin kimi teorik ve politik hataları bu proleterleşmeyi perdeleyemez.
[7] V. I. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Sol Yay., Çev.: M. Erdost, V. Baskı, s. 23.
Devamını oku ...