Nato'nun Libya Ajandası


Sirte’nin hemen dışındaki tozlu yollarda savaş alanından kaçan bir konvoy. Bir Nato uçağı araçları vurur. Yaralılar kaçmaya uğraşır. Zırhlı kamyonlar, üzerlerinde silahlı adamlar olduğu halde, olay yerine yetişir. Yaralıları bulurlar; aralarında büyük ödül ayarında biri de vardır: Kanlar içindeki Muammer Kaddafi. Yakalanmış ve savaşçıların içine atılmış. Heyecanlarını tahmin etmek zor değil. Bir cep telefonu bu anı takip eden birkaç dakikayı kaydeder. Yaraları ağır Kaddafi itilip kakılır, bir arabanın arkasına fırlatılır, derken görüntü bulanır. Bir sonraki görüntüler Kaddafi'nin naaşına aittir. Başının bir yanında bir kurşun deliği.
Bu görüntüler anında internete düştü. Televizyonlarda yayınlandı, gazetelere basıldı. İzlememek, görmemek neredeyse imkânsız hale geldi.
Üçüncü Cenevre Sözleşmesi, madde 13: “Savaş tutsakları özellikle şiddet veya aşağılama ve hakaretlere ve kamunun sorgulamasına karşı olmak üzere her zaman korunmalıdır.”
Dördüncü Cenevre Sözleşmesi, madde 27: “Koruma altındaki kişilerin her koşul dahilinde kişiliklerine, onurlarına, ailevi haklarına, dini ritüel ve akidelerine, örf ve adetlerine saygı gösterilmesine hakları vardır. Her zaman insanca muamele görmeli ve özellikle şiddet eylemlerine ve tehditlerine ve bu cümleden olarak hakaretlere ve kamunun sorgulamasına karşı olmak üzere korunmalıdırlar.”
Libya’daki savaşın ilk günlerinin önemli ideolojik unsurlarından biri Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) pek bir şevkli başsavcısı Luis Moreno Ocampo tarafından Kaddafi ve kliğine yönelik tutuklama emrinin dile getiriliş biçimi olmuştu. “Soykırım” söylemini kullanmaları için basının ölçüsüz şiddete dair haberleri Moreno Ocampo ve Ban Ki-Moon’a yetti, kanıtların bağımsız hukuki değerlendirmesine hacet yoktu (Aslına bakılırsa Ocampo’nun suçlamalarını kesin olarak çürüten bağımsız değerlendirmeler kısa zaman sonra Uluslararası Af Örgütü'nden ve İnsan Hakları İzleme Örgütü'nden geldi).
Nato sütten çıkmış ak kaşıklık taslayarak UCM’ye emri uygulama noktasında yardımcı olacağını belirtti (Nato’nun dinamosu ABD’nin UCM’ye üye olmamasına rağmen). Bu demeç Nato’nun Bingazi’deki politik enstrümanı Geçici Ulusal Konsey’ce de tekrarlandı.
İnsanî müdahale Cenevre sözleşmelerinin sözde yahut potansiyel olarak ihlal edilmesi üzerinden haklılaştırıldı. Müdahalenin bizatihi kendisi bu sözleşmelerin ihlali olarak neticelendi oysa.
Kaddafi’yi açık bir mahkemede görmek sakıncalı olurdu elbette. Kaddafi kendi devrimci mirasını (1969-1988) terk edeli çok olmuştu ve ABD’nin yönetiminde yürütülen “Teröre Karşı Savaş”a en azından 2003’ten (aslına bakılırsa 1990’ların sonlarından) beri teslim olmuş haldeydi. Kaddafi’nin zindanları CIA, Avrupa istihbarat servisleri ve Mısır güvenlik güçleri tarafından kullanılan gizli üsler içindeki önemli işkence merkezlerinden biri haline gelmişti. Kaddafi açık bir mahkemede konuşsaydı neler anlatırdı? Saddam Hüseyin eğer açık bir mahkemede konuşmasına izin verilseydi, neler söylerdi? Gerçi, Saddam Hüseyin’in en azından mahkemeye çıkma şansı oldu, hukuki olmaktan ziyade düzmece bir mahkeme olmakla beraber.
Kaddafi’ye bu bile nasip olmadı. Khujeci Tomai’nin söylediği gibi: “Ölülerin anlatacak hikâyeleri yoktur. Yargılanamazlar. İktidarda kalmalarına yardımcı olanların isimlerini veremezler. Bütün sırları onlarla birlikte ölür.”
Kaddafi öldü. Ölümünün doğurduğu çoşku yavaştan yatışırken en azından iki ayrı Kaddafi’den söz edebileceğimizi hatırlamak mühim olabilir. İlki yolsuz bir monarşiyi 1969 yılında devirip Libya’yı dosdoğru bir milli kalkınma yoluna sokan Kaddafi. Kaddafi’nin demokrasinin hiçbir değerli kurum üretmediği türünden nevi şahsına münhasır düşünceleri de vardı. Merkezsizleşme uğrunda iktidarını merkezileştirmeye yönelik eşsiz bir kabiliyeti olduğunu da eklemek gerek. Her şeye rağmen milli kurtuluş sürecinde Kaddafi kesin olarak milli üretimin büyük bir bölümünü Libya halkının durumunu iyileştirmeye vakfetti. İki on yıla yayılmış olan bu politikasının yüzü suyu hürmetine Libya halkı 21. yüzyıla insani gelişmişlik göstergeleri bakımından yüksek değerlerle girdi. Petrolün de yardımı oldu elbette ama dünyada petrole sahip olduğu halde (Nijerya gibi) toplumsal gelişmişlik noktasında sürünen uluslar da mevcut.
1988 itibariyle birinci Kaddafi ikinciye dönüştü ve bu ikincisi anti-emperyalizmini emperyalizmle işbirliğine girerek bir yana koydu. Milli kalkınma yolundan neo-liberal özelleştirme yoluna kaydı. Yeni Kaddafi, toplumu iyileştirme uğraşını bırakarak idaresinin halkının desteğini kazanmış bir yönünü lağvetmiş oldu. 1990’dan başlayarak Kaddafi rejimi kitlelere toplumsal refah ve demokrasiye dair bir illüzyondan başka şey vermedi. Kitlelerse daha fazlasını istediler ve bu durum (Cezayir İç Savaşı ile birlikte) 1990’larda başlayan huzursuzlukların nedenini teşkil etti. 1995-96 yıllarında ve tekraren 2006 yılında toplumsal kaynama zirveye ulaştı. İsyancı unsurların kendilerini bulmaları bir hayli zahmetli bir süreç işi oldu.
Trablus’un yeni liderliği Kaddafi rejiminin içinde rüşeym halinde bulunuyordu. Oğlu Seyfülislam baş neo-liberal reformcuydu. Etrafını Libya’yı daha büyük bir Dubai’ye çevirmek isteyenler kuşatmıştı. Yaklaşık 2006’da bu iş üzerinde çalışmaya başladılar ve gelişme oranından hayal kırıklığına uğradılar, derken (şimdiki Başbakan Mahmut Cibril dâhil olmak üzere) birçoğu sayısız istifa tehdidi savurdu. Bingazi’de isyan ateşi yandığında bu klik derhal isyancılara katıldı ve Mart itibariyle isyanın liderliğini ele geçirdi. Hâlihazırda da durum bu.
Bingazi, Trablus ve diğer şehirlerin sokaklarında kutlanan nedir? Kesinlikle Kaddafi’nin 1988-2011 yılları arası iktidarının düşmesi kutlanıyor. Nato’nun ve Cibril kliğinin çıkarları bu dönemdeki iktidarın ölüm ilanının 1969-88 arası anti-emperyalist milli kurtuluşçu dönemin likidasyonunu da içermesinde. Böylelikle Kaddafi’nin neo-liberal dönemi de unutulsun ve sanki daha önce denenmemiş gibi yaptıkları yeni bir dönem ilan edilsin derdindeler. Tezgâh şu: nüfusun büyük bir bölümü ile (Kaddafi’nin gerçekleştirmeye çalıştığı ancak kimi adamlarının itirazı yüzünden yoluna koymaya vakıf olamadığı) neo-liberal ajandayı sürdürmek isteyen küçük bir grubun arasını bulmak. Yeni Libya bir dönemin kapanışına dair (halk kitleleri ile küçük çıkar gruplarına ait) bu ayrı bakış açıları arasındaki farka doğacak.
Kaddafi’nin ölüm şekli bütün savaşın bir temsili gibi aslında. Nato bombaları konvoyu durdurdu. Onlar olmasaydı Kaddafi muhtemelen bir sonraki mevziye varacaktı. İsyancılar Nato’nun yardımı olmadan da Kaddafi’yi yakalayabilirlerdi belki ama Nato’nun varlığıyla belli politik seçenekler menedilmiş oldu. Nato üyesi devletler artık ödüllerini talep etmek için sıradalar. Ancak “her şeyin bir bedeli var” diye ortaya çıkıp gerçek yüzlerini göstermeyecek kadar da “kibar”lar. Bundan ötürü de “Bu Libya’nın savaşı, yapılması gerekene bizzat Libyalılar karar verecek” gibi laflar ediyorlar. Yeni Libya iktidar yapısında bağımsızlığa hala değer veren unsurlar varsa varlıklarını onaylatacakları zemin de burası. Bu zemin kısa zaman sonra ortadan kalkacak, zira Libya’nın kaynaklarının ve özerkliğinin Nato ülkelerinin ajandalarına bağlanacağı anlaşmalar yolda.
Vijay Prashad
Devamını oku ...

Arap İsyanı Üzerine

Pothik Ghosh: Arap dünyasında yakın zamanda yaşananlar hangi açıdan devrim olarak adlandırılabilir? Son yirmi yıldaki renkli devrimlerden farkları ne?
Vijay Prashad: Tüm devrimler aynı değildir. Doğu Avrupa’daki renkli devrimlerin farklı bir temposu vardı. Aynı zamanda farklı bir sınıfsal karaktere sahiptiler. Ayrıca, insanlar ABD adına değil kendi spesifik sınıf ve ulus çıkarları adına hareket etseler de, ABD emperyalizmi ile uyum içindeydiler. Örneğin Gürcistan’daki Gül Devrimi ve Ukrayna’daki Turuncu Devrim. Diğerleri arasında Ukrayna’daki “Pora” ("Hemen Şimdi!") hareketi, George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü ve ABD hükümetinin Ulusal Demokratik Enstitüsü tarafından desteklendi. Rus parası ise iki tarafa da aktı. Bu Doğu Avrupa devrimleri, esasen dünyanın, devlet sosyalizminden çapulcu kapitalizme travmatik geçiş yüzünden halen karışıklık içinde olan bölgelerindeki siyasal dövüşlerdi.
Şu anda tanık olduğumuz Arap isyanı ise Arap dünyası için bir “1968″e yakındır. Arap nüfusunun yüzde altmışı 30 yaşın altındadır (Mısır’da yüzde 70′i). Sloganları onur ve iş hakkındadır. Bolluk paradoksu/laneti, toplumlarının küçük bir nüfusuna refah getirmiş ancak pek az ekonomik gelişme sağlamıştır. Arap dünyasının bazı kesimlerine toplumsal gelişme ulaşmıştır: Tunus’un okuryazar oranı yüzde 75, Mısır’ınki yüzde 70′in üzerinde, Libya’nınki neredeyse yüzde 90′dır. Eğitimli alt-orta sınıf ve orta sınıf gençlik iş bulamamaktadır. Aşağılamalar silsilesi bu genç insanları ayaklandırmaktadır: iş yok, baskıcı devletin hiçbir saygı gösterdiği yok ve hepsinin de ötesinde, dünya sahnesinde ikinci sınıf bir vatandaş — ABD-İsrail ve diğerlerine göre ikinci — olmanın genel sıkıntısı çok baskındır. Sokaklardaki sloganlar onur, adalet ve işin bu bileşimi hakkındadır.
Yasemin Devrimi, Batı Asya ile Mağrip’te muhalif politikaların baskın politik-ideolojik karakterini — İslamcı kimliksellikten işçi sınıfı politikasının organik bir varyantına — dönüştürebilir mi? Bölge boyunca çalı yangını gibi hızla yayılan bu genel grevler dizisi hangi koşullar altında karşı-iktidar kümelenmesine dönüşebilir? Yoksa size göre bu, bölgenin dışından solcuların başkaları adına arzuları mı?
Korkarım başkaları yerine konuşuyoruz. Gençlik, işçi sınıfı, orta sınıf mücadelenin temposunu başlattılar. Ne yöne evrileceği net değil. Devrimler gördüğümde analojileri bir yana bırakırım, çünkü değişimin olayları büyük ölçüde tesadüfîdir.
Kendiliğindenlik ve yapı, arbede içinde itişirler. Örgütlü işçi sınıfı örgütlü teokratik bloktan daha zayıf, en azından Mısır’da. Arap topraklarına ilerici türde toplumsal değişim büyük ölçüde subaylar üzerinden gelmiştir. İşçilerin mücadeleleri hiçbir ülkede sonuca ulaşmamıştır. 1950′de gelişkin olduğu Irak’taki işçi hareketi, ordu tarafından ele geçirildi ve ardından aralarında sessiz bir anlaşma yaptılar.
Kesin olarak ne olacağı söylenemez. Meksika Devrimi 1911′de başladı, ancak 1917 anayasasının yazımına ve Carranza’nın 1917′de başkanlığa terfi etmesine veya belki de 1934′te Cardenas’a kadar PRI (Partido Revolucionario Institucional – Anayasal Devrim Partisi) rejimine dönüşmedi. Her ikisinde de sol yeterince gelişmemişti. Sağın tehditleri daima gündemdeydi. Porfirio Diaz’ın devleti gibi Firavun devleti de güçten düştükçe, köylüler ve işçi sınıfı kendiliğindenliğin ötesine geçebilir ve bir miktar daha örgütlü şekilde öne çıkabilir. Kendiliğindenlik iyidir ancak iktidar etkili şekilde ele geçirilmezse, karşı devrim etkili ve güvenli şekilde yükselebilir.
Size göre böyle bir dönüşümün yaşanmaması durumunda ortaya çıkabilecek tehlikeler neler? Böylesi bir başarısızlık, kaçınılmaz şekilde Batı Asya’da bir yanda faşist İslamcılık diğer yanda otoriteryenizm olarak zuhur eden küresel neoliberal konjonktürün konsolidasyonuna yol açmaz mı?
Böyle bir dönüşüm gerçekleşmezse ki umarım öyle olmaz, o zaman en azından üç seçenek söz konusu: (1) ordu, Mısır egemen sınıfı ve ABD baskısı altında, denetimi alır. Bu, esasen ikinci seçenek kendini gösterdiği için Tunus’ta şu an için hesapta yok; (2) egemen koalisyonun unsurları bir dizi acil ödünle kitleleri dağıtma yoluna gidebilir, esasen de otokrasinin sembolü olan kişileri iktidardan düşürerek (Bin Ali’nin Suudi Arabistan’a gönderilmesi). Mübarek ayrılır da Mübarek devletinin dizginleri onun Ömer Süleyman gibi eli kanlı suç ortaklarından birine emanet edilirse… Mübarek bunu Ahmet Şefik ile denedi ama Tantavi ile de deneyebilirdi… Tümü Mübarek’e yakın ve egemen blok tarafından güvenli görülen generaller. Bunların tümü arasında kimin Mübarek’le arasına mesafe koymaya başlayacağını ve güvenilirlik için sokaklara çıkmayı deneyeceğini görmek için beklemeliyiz. İran Şah’ı son şans olarak Şapur Bahtiyar’ı Başbakan atamıştı. İşe yaramadı. Ardından isyan daha da hızla yayıldı. Bu işe yaramıyorsa o zaman (3) ABD elçiliği Muhammed El Baradey’e yeşil ışık yakan bir mesaj iletecektir. El Baradey Müslüman Kardeşler tarafından güvenilir bir aday olarak görülmektedir. 30 Ocak’ta kitlelere konuşurken, birkaç gün içinde sorunun çözüleceğini söyledi. Bu, Müslüman Kardeşler’in ve kesinlikle Mübarek kliğinden kimi kesimlerin de desteği ile yeni devlet lideri olacağı anlamına mı geliyor? Bu kitleler için yeterli olacak mı? Bununla yetinmek zorunda kalabilirler. El Baradey, Washington’u İran konusunda UAEA’daki (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) görevinde sinirlendirmiş başına buyruk biri. Kolay lokma olmayacaktır. Öte yandan, büyük ihtimalle Mübarek’in ekonomi politikalarını hayata geçirecektir. Gündemi siyasal reformlardan ibaret. Bu da “iyi yönetişim” ile at başı giden aynı özelleştirme ajandasının, IMF-Dünya Bankası Yapısal Düzenlemesi 2. bölümünün ürünleri arasında. El Baradey Mısır’da iyi yönetişim istedi. Sokaklar daha fazlasını istiyor. Bu, anlık bir ateşkes olacak ya da Chavez’in dediği gibi “por ahora” (şimdilik).
Radikal İslamcılar, bölgedeki muhalif politik-ideolojik alandaki tama yakın hâkimiyetlerine rağmen, olayları etkili bir örgütsel güç olarak karşılamakta başarısız oldular – özellikle de Mısır’da Müslüman Kardeşler. Bunun sebebi nedir sizce?
Müslüman Kardeşler sokaklarda. Kendi ideolojisini sessize aldı o kadar. Bu çok açık. Sözcü Cemal Nasır, protestoların yalnızca küçük bir parçasını oluşturduklarını ve protestoların İslam değil Mısır konusunda olduğunu söyledi. Bu çok akıllıca. Bu tam olarak İran’da 1978-79 protestoları sırasında mollaların söylediği şey. Halk yığınlarının Şah’ı devirmesi için tetikte beklediler ve ardından baskın yaptılar. MK de aynını mı yapacak? Bunun örgütlü bir gücün değil halkın devrimi olduğu söylenirse, bu elbette doğru. Ama eksik. Halk mobilize olabilir, harekete geçebilir; ancak “halk” bir aracı ve yapı olmaksızın iktidar edebilir mi? Bu, örgütlü unsurların oyuna dâhil olduğu yerdir. Oluşan hiçbir alternatif yoksa, Müslüman Kardeşler iktidarı alacaktır. Müslüman Kardeşler’in El Baradey’in arkasında durmak istemesi ABD ile hemen zıt düşmek istemedikleri anlamına gelmektedir. Buna sıra gelecek.
El Baradey gibi karakterlerin ortaya çıkması ne anlama geliyor? Gerçekten de küresel medyanın yansıttığı gibi direnişin “siyasi yüzleri” mi bunlar?
El Baradey’in bir kredibilitesi var. 1960′larda Nasır hükümetinde dış ilişkiler bakanlığında çalıştı. Ardından İsmail Fehmi hükümetinde dışişleri bakanlığında çalıştı. Fehmi’nin ne kadar etkileyici olduğu unutuluyor. Mısır lideri Kudüs’e gittiğinde Sedat kabinesinden istifa etmişti. Fehmi bir Nasırcıydı. Bir yıl boyunca, El Baradey Butros Butros Gali ile dışişleri bakanlığında çalıştı. Bu ilişkilerinin başlangıcı buydu. Her ikisi de BM bürokrasisine kaçtı. Butros Gali Fehmi’den daha esnekti. El Baradey’in daha çok Fehmi’nin çizgisinde olduğunu düşünüyorum. UAEA’da ABD baskısına boyun eğmedi. Mübarek iktidarının en berbat yıllarını Kahire dışında geçirmiş olması ona kredibilite sağlıyor. Onun klasında biri Mübarek yönetimine dâhil edilmiş olurdu. Yalnızca onun gibi dışarıdan gelen biri hem egemen bloktan (sınıfsal konum ve sezgi açısından) hem de egemen devlet aygıtının (örn. Mübarek’in kabine çevresinin) dışından olabilir. Bu büyük bir ayrıcalık.
MK açıktan harekete geçmemeye özen gösterirken ve ‘halk’, liderler belirlemede kolay yollara sahip değilken ve Ayman Nur’un sağlığı pek de iyi değilken, El Baradey’in görevi kabul etmesi muhtemel.
Dünyanın o kısmında birkaç on yıl öncesine dek çok güçlü bir varlığa sahip olan işçi sınıfının ve diğer açık sol-demokrat siyasal örgütlerin gözden kaybolması sadece çeşitli baskıcı rejimler (Irak’ta Saddam Hüseyin, Suriye’de Hafız Esad ve Mısır’da Mübarek) tarafından gaddarca bastırılmalarının ve/veya Müslüman Kardeşler gibi İslamcılar tarafından sistematik fiziksel kıyıma uğramalarının sonucu mu? Yoksa bu grupların doğasında var olan politik-teorik zayıflıkla da mı ilgili? İslami, özelde Arap dünyasında sol/komünist/sosyalist güçlerin ölümcül defosu, “işçi sınıfının kurtuluşu” evrensel sorununu kendi spesifik kültür ve tarihselliklerinin belirleniminde kavramak ve ortaya koymak konusunda kendi isteksizlikleri veya yetersizlikleri değil mi?
Baskıyı hafifsemeyelim. Mısır’da, 2006 bütçesinde iç güvenliğe 1,5 milyar dolar ayrıldı. 1,5 milyon polis var, ordu personelinin dört katı. 37 kişiye 1 polis düştüğünü söylüyorlar. Bunlar aşırı rakamlar. ABD’den gelen 1,3 milyar dolarlık yardım bu garabeti beslemeye yarıyor.
Mısır işçi sınıfı için zirve noktası 1977′de yaşandı. Bu ekmek ayaklanmasıydı. Bastırıldı. Sedat yüzünde bir sırıtmayla IMF’nin karşısına çıktı. Serbest piyasaya yani infitah‘a geçişi başlattı. Hesapları üç yolla denkleştirdi: bazı ihracat odaklı üretim sektörleri için infitah'a (açıklık politikası) izin verdi, dini örtü (el-reis el-mümin) Müslüman Kardeşler’in altını oymasını sağladı ve Suudiler'den fon, ABD’den ise İsrail’le yaptığı anlaşma için ödenek istedi. Bu, güvenlik aparatını geliştirme ve işçi hareketini daha fazla bastırma fırsatı sağladı.
İşçilerin kurtuluşu meselesini yükseltmek için yaratıcı yollar düşünmeye zaman ve yer var mıydı? Bunu yapan entelektüeller var mıydı? Soruların gündemden düşmesinden kaygılanır vaziyette, Ajami’nin Dream Palace of the Arabs’ında (Arapların Rüya Sarayı) mıyız? Mart 1954′te ana Wafd ve Komünist sendikaların Nasırcı rejimle anlaşma yaptığı zamanı hatırlayın; imtiyazlar karşılığında yeni bölüşüm rejimini destekleyeceklerdi. Bu, sendikaların bağımsızlığını yok etti. Sendikaların kendisi, sınıflarının karşısında ulusu desteklediler. Uzun vadede bu ölümcül bir hata oldu. Ancak örgütlü işçi sınıfı küçüktü (Workers on the Nile’ın (Nil’in İşçileri) gösterdiği üzere, birçok işçi “enformel” sektörde çalışıyordu). KP’nin ve Wafd’nin yeni koşullarda yapabildiği en iyi şey, işçi sınıfının ulusal harekette merkezi bir rol oynadığını savunmaktı. Öte yandan Nasır ve Devrimci Komuta Konseyi bunu duydular ancak yutmadılar. Tarihin öznesi olarak orduyu görüyorlardı. Bu onların önyargısıydı.
Fars-Arap dünyasında Gramsci’nin “ulusal-popüler” dediği şeyi kavramsallaştırma çabalarının birçoğunun Marksistler yerine Edward Said gibi radikal sol-milliyetçi aydınlardan gelmesinin nedeni nedir? Said’ci “ulusal-popüler” teorik girişiminin özgünlüğü, Batı Asya’da işçi sınıfı pratiğini nasıl bilgilendirip zenginleştirmeliydi veya zenginleştirebilirdi?
Doğrusunu istersen, Gramsci’nin “ulusal-popüler”i, kırdan kente göçüş patlaması ile kitlelerin kentli kolektif eylem üzerinden ortaya çıkması ve ardından Jakoben (örgütlü bir siyasi güce verdiği ad) özne tarafından kılavuzluk edilmesidir. Kitleler, Jakoben bir gücün kılavuzluğu olmaksızına-politik bir eylem veya eylemsizliğe sürüklenebilirler, demektedir Gramsci. Günümüzde, Jakoben gibi bir şey duyunca “halk yığınları”nın enerjisinin Jakoben tarafından zapt edileceği, özgün sokak siyasetinin örgüt tarafından ele geçirileceği düşüncesiyle korkuyla titreme eğilimi hâkim. Bu tür bir korkunun hâkim olmasında esasen anarşist politikanın yanlış okunması etkili. Anarşizmin saf düzensizlik olduğuna inanmıyorum; buna inananlara Errico Malatesta’nın Anarchism and Organisation kitabını öneririm. Elbette, ayrımın Marksist tarafında olanlar için, Gramsci’nin yorumları bizim ekmek paramız. “Ulusal-popüler”in, kitlesel protestolar ve Jakoben kanallar üzerinden daha açık ortaya konulması gerekli. Siyah ile Kızıl arasında çok derin ayrımlar yok.
Arap dünyasında “ulusal-popüler”le uğraşan sadece Edward Said değil. Lübnan’da örneğin, Hizbullah’ın ortaya çıkışı ile engellenmiş “ulusal-popüler”in dikkat çekici ölçüde bilgilendirici bir anlatımını yazmış olan Marksist tarihçi (ve seçkin bir gazeteci) olan Fawwaz Traboulsi var. Benim için Traboulsi’ninki Lübnan meselesinin en iyi anlatımıdır. Ulusal açmazı ve ulusal-popüler potansiyelleri daha iyi anlamak için geniş şekilde okunmalı. Arap çıkmazına dikkatimi çeken şey, özellikle 1972′de öldürülen yazar ve FHKC lideri Gassan Kanafani gibi bir önceki nesilden insanların çalışmaları oldu. Bu yeni Arap isyanı bağlamında, Kanafani’nin The 1936-37 Revolt in Palestine kitapçığını öneririm, isyanın malzemesi üzerinden ulusal-popülerin nasıl teorize edilebileceğine ilişkin bir modeldir. Bunlar, Arap potansiyeli üzerine ayrıntılı çalışma yapmak isteyenler için rol modelleridir. Kuşkusuz tesadüfî olan önemlidir, ancak ortaya çıkarılması ve geliştirilmesi gereken yaygın yapılar da öyle.
Lübnanlı-Fransız Marksist Gilbert Achcar, “Eleven Theses on the Current Resurgence of Islamic Fundamentalism” makalesinde şöyle yazıyor: “Başka yerde temel bir demokratik görev olan şey – din ve devletin ayrılması – Müslüman ülkelerde, özellikle de Ortadoğu’da o denli radikal bir iştir ki ‘proletarya diktatörlüğü’ bile bu görevi yerine getirmekte zorlanır. Bu, diğer sınıfları aşar.” Yasemin Devrimi bu açıdan daha iyiye bir işaret olabilir mi? Değilse, bölgedeki işçi sınıfı güçleri, yerel kültürden kök alan ve yine de kökten küresel olan bir meseleyi ortaya koyan etkili bir ideolojik dil şekillendirme görevlerinde size göre neler yapmalılar?
Din adamlarının otoritesini abartmaya ya da en azından doğalmış, ebediymiş gibi davranmaya meyilliyiz. Din adamlarının nüfuzu kesinlikle 1970′lerden bu yana ulusal-popülerin hâkimiyetinde üstünlük kurdu. Arap dünyasında, bunun, 1950′lerin seküler rejimlerinin kireçlenmesiyle (Nasırcılığın Mısır’dan Irak’a ihraç edilmesiyle yeni devletler oluştu), Üçüncü Dünya Projesi’nin bozulmasıyla (özellikle 1990 yazında başlayan ve Irak’ın Kuveyt’i işgaline yol açan OPEC’teki bölünmeler) ve Dünya İslam Ligi üzerinden İslamcılığın öncülerinin teşvik edilmesi ve fonlanmasıyla (Suudiler tarafından) çok ilgisi var. Dünya İslam Ligi’nin etkisi Çeçenistan’dan Pakistan’a ve Endonezya’nın kimi bölümlerine kadar görülebilir.
Eğer geri dönüp de Üçüncü Dünya Projesi ve Nasırcılığın hâkim olduğu döneme bakarsak, parti inşasında Bolşevik teknikleri ödünç alarak kendi örgütsel güçlerini toparlarken aynı anda (ana olarak) Marksizm’e karşı ideolojik bir mücadelenin ortasındaki İslamcı aydınları görürüz. Bu konuda New Left Review'de (“Sadrist Stratagems” 2008) yazmış ve Bekir El Sadr’ın, Kapital 1. cildinin eleştirisi olan Iqtisaduna adlı entelektüel çalışmasını ele almıştım. Bekir’in el Dava el İslamiye’si, o zamanlar Bağdat’ın Şii mahallelerinde güçlü olan Irak Komünist Partisi’ni model almaktadır. Bu eğilim açısından daha Doğu’ya gittiğinizde, Endonezyalı bir din adamı olan ve aynı zamanda Kızıl Hacı olarak da bilinen, Endonezya Komünist Partisi’ne kendine özgü İslami Komünizm anlayışı ile dinamik bir muhalefet yürütmüş olan Hacı Misbah’la karşılaşırsınız. Bekir gibi Misbah da kendi toplumunda KP’nin popülaritesinden şaşkına dönmüştür. Sosyalizme maneviyat katmak istemiştir. Bunların tümü, Üçüncü Dünya Projesi’nden ve Marksizm’den etkilenmiş ancak yine ona maneviyat katmak isteyen İranlı bir düşünür olan Ali Şeriati’nin öncülleridir. Bu düşünürlerin tümü için, sorun bugünkünün tam zıddıydı: seküler sosyalizm bilimi ile hareket eden işçiler ağırlıkta görünüyordu. Bu onları, tıpkı bizim son birkaç on yıldır din adamlarının yükselişinden rahatsızlık duymamız gibi, dehşete düşürüyordu.
Dini olanın Arap topraklarından çıkarılmasının daha zor olması veya İslam’ın diğer dinlerden daha inatçı olması da değil sorun. Hindistan’a veya Birleşik Devletler’e bakılırsa, dini nüfuzun etkisizleşmeye çoğu zaman pek isteksiz olduğu görülecektir. Dinin etkisini azaltmak SSCB’de de aynı ölçüde zordu. Bu sadece bir din veya İslam sorunu değildir, genel olarak kültürel değişim sorunudur. Aşağıdan kültürel değişim yavaş yavaş, kanırtarak gerçekleşir. Yukarıdan kültürel değişim ise çok daha hızlıdır, tempoludur. Bunun kültürel kurumları kimin kontrol ettiğiyle alakası var, ancak aynı zamanda kültürel kaynakların derinliğiyle de. Din bu bin yılda hayatın telaşesinden kaçmak için bir sığınak olarak öne çıkmaktadır ve insanların sosyal yaşamına o kadar derin girmektedir ki dokunaçlarını çıkarmak o kadar kolay olamaz. Elbette İslam’dan uzaklaşmak, Brahmanizm ve Katolikliğin tersine eşitlikçilik ile arasında daha ince bir çizgi olduğundan daha zor olabilir. Ortaya çıkmasından sonra elli yıl içinde onu küçük bir Arap dininden Endülüs’e ve Çin’e yayan şey budur.
Bu konuda bir şey daha söyleyeceğim: Sosyalizmin ütopya ufku gözden düştüğüne göre, insanlar neden hayatlarını onun için mücadeleye adasın ki? Sosyalizmin kaçınılmazlığı fikri nesillerin kendilerini Jakoben gücün oluşturulmasına adamalarına ilham verdi. Din, seküler politikadan muzdarip Ütopyanın mahrum olduğu, sarsılmaz bir öte dünya görüşüne sahip. Tevekkeli, seküler politikanın pek ilham verici olmadığı bugünlerde, devrimci olmaktan çok yıkıcı olsa bile, din eyleme geçme hususunda ilhamı veriyor.
2011 Arap İsyanı, Arap halkları için yeni bir ufku haber veriyor. Tunus’tan Ürdün’e kaymasının nedeni bu. Bin Ali’nin ayrılışı yeni ufku belirledi. Gençliğin tutunduğu şey bu. Bin Ali kaçmak zorunda bırakılabiliyorsa, neden Mübarek, 2. Abdullah da öyle olmasın ve Suudi Öncü Güç kalıntıları karmaşanın sorumluluğunu almaktan kaçıp sokaklara çıkıyorsa, (siyasi reformdan anladığı damadını Eğitim Bakanlığı’na getirmek olan!) itici Suudi Abdullah neden yapmasın?
Süregiden Yasemin Devrimi, tam olarak The Darker Nations kitabınızda teorik olarak öngördüğünüz ve ele aldığınız şey olan postkolonyal, antiemperyalist Üçüncü Dünya mitini patlatmadı mı? Öyleyse, antiemperyalist mücadelenin bundan sonraki yeni programatik yönü ne olmalı?
The Darker Nations kitabım, Üçüncü Dünya Projesi’nin çöküşünün tarihini vermektedir. Bu çöküş 1980′lerin başında görünür olmaya başlar. Kökenleri (1973′te BM’de başlayan) Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen (New International Economic Order – NIEO) sürecinin yenilgisindedir, OPEC’teki dayanışmanın kırılmasındadır, ithal ikameci sanayileşme modelinin iflasındadır ve Güney Yarımküre’de siyasal özgürlüklerin daralmasındadır. Projenin “suikastı”, borç krizi (Meksika’da 1982 kapıyı açar) ve SSCB’nin ortadan kalkmasıyla 1980′lerin sonunda uluslararası düzenin yeniden yapılandırılması ve ABD üstünlüğünün dayatılması üzerinden gelir (ilk ateş, ABD Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkarırken ve SSCB’nin Saddam Hüseyin için arabuluculuk girişimini reddetmesi ile 1991′de Irak’ta açılmıştır). 1990′ların başı itibariyle ABD üstünlüğü, Üçüncü Dünya Projesi’nin yarasına tuz basmıştır.
Kitapta yapmaya çalıştığım, Üçüncü Dünya Projesi’nin küllerinden çıkabilecek özgürlük diyalektiğini aramak. İçinde yeniden canlanacak ne kalmış olabilir ve yeni bir devrimci ufuk inşa etme becerisine sahip toplumsal güçler nelerdir? Tarihin diğer tarafı Chavez’in ortaya çıkışının habercisi olan El Caracazo ile, Caracas’ta 1989′daki ayaklanma ile açılır. Bu arada, 2009′daki bir Brookings incelemesi Chavez’in Ortadoğu’daki en popüler dünya lideri olduğunu göstermiştir! Arap Chavez’i nerede, diye sorduk ama emin değildik. 2007′de, “Jottings on the Conjuncture” eserinde Perry Anderson Arap sokağındaki felçten şikâyet ediyordu. Homurdanmalar vardı ve hatta Irak’taki direniş iradenin de olduğunu gösterdi. Batı Sahra’da ve Lübnan’da protestolar yaygın hale gelmişti. Ancak bunlar Tunusluların söylediklerini söylemiyordu. Tunuslular, tıpkı Bolivarcılar gibi, alternatif bir gelecek yolu için riske girmeye hazır olduklarını söylüyorlardı. Caracas’tan Kahire’ye, özgürlük otobanı döşeniyor.
Bolivarcılar çok daha ileri bir aşamadalar. Karşı devrimi bertaraf ettiler ve hala risk altında olsalar da, petrol gelirlerini sosyalizme doğru bazı çok ilgi çekici deneyimlere aktarmayı beceriyorlar. Mısırlı ve Arap dostlarımız için Bin Ali ile Mübarek’in dışındaki yolun Paris’e ve New York’a değil, Caracas ve La Paz’a çıktığını kanıtlamak kaçınılmaz olacak. Sosyalist inşanın programı tereddütlü bir şekilde yazılıyor (elbette birçok hatayla). Bizim o yöne doğru ve eşitlikçiliğin ve sosyalizmin üzerinde bir değer olarak görülen özgürlük fikrinden öteye dürtüklememiz gerekiyor. Havada şu an çok az açıktan antiemperyalist slogan var.
Bu arada, tarihin bu diğer tarafı The Poorer Nations kitabının son bölümü olacak. Kitabı şimdi toparlıyorum ve 2011 yazında tamamlanmış olacak.
“Müslüman Meselesi”, alacalı çeşitliliği içinde Hindistan solunun isabetli bir şekilde önemli meşgalelerinden biri olageldi. Yine de bu meseleyi dönüşüm potansiyeli olan bir mesele olarak çerçevelendirme ve ortaya koyma konusunda sürekli olarak başarısız oluyorlar. “Müslüman Meselesi”ni büyük ölçüde Fars-Arap halklarının İslami anti Amerikancılığıyla dayanışma üzerine oturtan Hindistan solu, bu konudaki başarısızlığını aşmak için şu anki ayaklanmalardan hangi sonucu çıkarmalı?
“Müslüman Meselesi”nin özünü anlamak için, ittifak teorisinin anlaşılması lazım. Günümüz dünyasında, temel çelişki, yani büyük çelişki, emperyalizm ile insanlık arasındadır. Emperyalizmin toplumsal gücü, ekonomik hırsızlık için siyasal kurallar oluşturarak (çokuluslu şirketler için telif haklarının korunması, Kuzey’de sübvansiyonlara izin verilirken Güney’de verilmemesi, Güney için borç anlaşmalarının dayatılması ama uluslararası bankalar için dayatılmaması) ve bu kurallar ihlal edilirse zor gücü ile dünya insanlığına köstek olmaya çalışıyor. Gezegenimizin temel sorunu, insanlığımız için temel sorun emperyalizmdir.
Küçük çelişki ise sol ile reaksiyonerler arasındadır ve reaksiyonerler emperyalizmle aynı şey değildir. Hint Hindutva’sı, Amerikan Evangelizmi ve Siyonizm reaksiyonerdir ancak küçük çelişkinin parçası değildirler. Bu reaksiyonerlik biçimleri büyük çelişkiye dâhildir, çünkü emperyalizmin beslemesidirler. Küçük çelişkiye dâhil reaksiyonerlerden kastım Hizbullah ve Hamas gibi örgütler, Müslüman Kardeşler ve benzerleridir. Müslüman grupları, İslam karşıtı bir bakış açısından değil, demin sözünü ettiğim gibi, diğer birçok reaksiyoner dini oluşum emperyalizmin özünde yer aldığı için (buraya Suudi Arabistan’ın ve Mısır’ın resmi din adamları eliyle bağlanmaktadırlar) belirtiyorum. Bu diğer gruplar emperyalizm ile uzlaşmaz zıtlıklara sahiptir ve bu duruş noktasından antiemperyalist milliyetçiler olan insanların duyarlılığına ve politikasına hitap edebilirler. Onlardan ayrıyız ancak onlara emperyalizme olduğumuz şekilde karşı değiliz. Bu iki çelişkiyi aynılaştırmak liberal eşitleme hatasına düşmektir. Ayrımlarını korumak zorundayız.
Çelişkilerinin ve toplumsal dejenerasyonlarının dürüst ve açık sözlü eleştirisini her zaman sunmamız önemlidir. 2007′de, Hindistan’daki Komünist Partiler Delhi’de bir antiemperyalist toplantı düzenlediler. Bir Hizbullah temsilcisi de katıldı (sanırım Ali Feyyad’dı). Oturumda, Aijaz Ahmad, Feyyad’a Hizbullah’ın kadın hakları konusundaki tutumunu sordu. Yapmamız gereken şey bu. Gerekirse her yoldan taktiksel ittifaklar kurmak ancak toplumsal eşitlik, ekonomi politikaları ve siyasal haklar gibi bizim için önemli olan meseleleri geçiştirmelerine izin vermemek. Küçük çelişkinin bile itilip kakılması gereklidir. Parmakları zehirlidir. Arındırılması gerekir. Clara Zetkin faşizmin yükselişinin kısmen işçilerin ve onların Jakoben öznesinin devrime yeterince etkili yürüyememesinde yattığı uyarısını yapmıştır. Bu etkisizliğin bir parçası da, belirli koşullarda sola karşı dönmeye ve faşizmin piyade eri olmaya istekli olan küçük çelişkiye dâhil olanlarla mücadeledir.
1980′lerde, Lübnan Komünist Partisi’nin çekirdek kadrosu Hizbullah tarafından acımasızca öldürüldü. Son otuz yıldır, ilişkiler yumuşadı ve çok daha zayıf haldeki LKP çeşitli şekillerde Hizbullah ile birlikte çalışıyor. LKP, Hizbullah’ı kendisi gibi “bir direniş partisi” olarak görüyor. Küçük çelişkinin parçası. Kısa vadede tutum bu olmalıdır. LKP, davayı tamamen bırakmamış unsurları, Hizbullah’ın pişmiş İslami militanlarını arıyor. İslamcılıktan çok milliyetçi olan başka bir kesim var. Bunların geliştirilmesi gerek. Hizbullah’ın neoliberalizmle, özelleştirmeyle hiçbir sorunu olmayan bir kesimi de var. Bunlar da büyük çelişkiye dâhiller. Çevik olunmalı, bir adım önde olunmalı, birlik savunulmalı, zayıflıktan çıkmanın yolu bulunmalı ve sol kutup yeniden inşa edilmeli. Ulusal-popüler gücün “İslami” partilerin elinde olduğu zayıf bir sol: bağlam bu.
Devamını oku ...

Batı'nın İkiyüzlülüğü ve Kaddafi

David Cameron’ın Muammer Kaddafi’nin öldürülmesine ilişkin ifadesi İngiliz başbakanının küstahlığını ve ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor. Cameron, Libya’daki ayaklanmada ülkesinin oynadığı rol ile gurur duyduğunu söylüyor.
Ancak o, geçmişte yaşanan olaylar üzerinde kimi etkileri olan Kaddafi rejimi ile el ele verirken oynadığı diğer rollerden hiç mi hiç bahsetmiyor, hatta onları inkâr ediyor: Associated Press’e göre, “Dış İlişkiler Ofisi’nin raporuna bakılacak olursa, 30 Eylül 2010 tarihine dek geçen bir yıl içinde Britanya Libya’ya 55 milyon dolar değerinde askerî ve paramiliter ekipman sattı. Satın alınanlar arasında keskin nişancı tüfekleri, kurşungeçirmez araçlar, kitle kontrol mühimmatı ve göz yaşartıcı gaz gibi unsurlar bulunuyor.”
Hamis’teki ünlü tugay (doğrudan Kaddafi’nin oğlunun emrindeki Libya’nın seçkin birliği) İngiliz General Dynamics’ten 85 milyon sterlinlik komuta ve kontrol sistemi satın alma anlaşması imzaladı. Anlaşma bizzat o dönemin başbakanı Tony Blair eliyle gerçekleşti.
İngilizler Kaddafi rejimini silâhlandırmakla kalmadı ayrıca ona eğitim de verdi. Hamis birlikleri hem SAS tarafından eğitildiler hem de İngiliz şirketlerince silâhlandırıldılar.
Cameron, ayrıca “Albay Kaddafi’nin katlettiği insanların anılması” gerektiğinden de söz etti. Ancak o, Sami Sadi gibi isimlerin İngiliz istihbaratı eliyle kaçırılıp Libya’ya teslim edilmesinden hiç söz etmedi. Sadi, gördüğü işkence yüzünden bugünlerde İngiliz hükümetine dava açmaya hazırlanıyor ve Libya’da açığa çıkan belgelerle bu dava sürecini aktif olarak desteklemeye çalışıyor.
Amerikalılar da Libya rejimi ile içli dışlıydılar. Onlar da hem ticarî hem de güvenlikle ilgili konularda kimi işlerin altına imza attılar.
Elde edilen belgelerin de gösterdiği üzere, CIA, 2004’te bugünkü Trablus askerî konsey başkanı Abdülhekim Belhac’ı ve ailesini kaçırıp Libya’ya teslim etti.
CIA, rejimle ilişkilerini çok önceden kurdu. 2008’de eski başkan George W. Bush üst düzey diplomatı Condoleezza Rice’ı Libya’ya gönderdi, aynı yıl Teksas merkezli Exxon Mobil, Libya Ulusal Petrol Şirketi ile keşif anlaşması imzaladı. Amaç, Libya sahilinde hidrokarbon aramaktı. AP raporuna göre:
“Aynı yıl ABD, Libya’ya askerî malzeme satılması kararını onayladı. Ülkeye özel silâh şirketlerine patlayıcıdan yangın çıkartıcı maddelerden uçak parçalarına kadar bir dizi silâhın satış yetkisini verdi.”
Bush yönetimi, Libya’ya 2006’da 3 milyon, 2007’de de 5.3 milyon dolarlık satış yapılmasını kabul etti. 2008’de ülkeye 46 milyon dolarlık cephane satılmasına izin verildi. Bunlar arasında yaklaşık 400 adet patlayıcı ve yakıcı madde yüklü gemi, 25.000 adet uçak parçası, 56.000 askerî elektronik parça ve yaklaşık 1.000 adet optik hedefleyici ve diğer türde araç-gereç bulunuyordu.”
Obama yönetimi, Kaddafi rejimi ile ilişkisinin ne düzeyde olduğunu gösteren rakamları henüz yayınlamış değil ama onun da eski hükümetlerden pek farklı olduğu söylenemez.
Özetle, Britanya ve Amerika Libya rejimini silâhlandırdı ve muhalif isimlere işkence etme noktasında rejimle fiilî olarak işbirliği içinde oldu. Bunun yanı sıra politik açıdan rejimi destekledi, diplomatik kanallar ve görüşme zeminleri açtı, rejimin batının ticarî çıkarlarına açılmasını sağladı.
Kaddafi rejiminin rehabilitasyonu “teröre karşı savaş” başlığı altında gerçekleştirildi. Diktatör, batının desteklediği kötücül rejimlerden birisi olarak görüldü (bir diğeri de Özbekistan’dı). Bu desteğin sebebi, (dış politikaya karşı olan ya da sadece kendi bakış açısını yansıtan bir hükümet talep eden) batılı yaşam tarzına karşı küresel İslamî isyanın bir parçası olarak El-Kaide denilen o her şeyi kapsayıcı düşmanla mücadelede faydalı olarak görülmesiydi. Terörizm karşıtlığı ülkeyle her türden ticarî temasın kurulmasını, istihbarat desteğini ve soruşturma kapsamında yürütülen işbirliği sürecini bir biçimde koşulladı.
Yukarıda aktarılanları dikkate aldığımızda görülecektir ki Ortadoğulu bir dizi despotun uzun süredir iktidarda kalması büyük ölçüde batılıların desteği ile gerçekleşti. Bu gerçek ise aynı batılı hükümetlerin kendi adlarına yaptıkları askerî müdahalelerle ilgili faziletleri ile övündükleri noktada bahsini ettikleri fedakârlıkları boşa çıkartacak nitelikte. Silâh, eğitim, diplomatik meşruiyet ve destek olmaksızın Libya, Tunus, Suudi Arabistan ve Bahreyn’deki rejimlerin, halk nezdindeki bu yoğun hoşnutsuzluğa rağmen, bugüne dek ayakta kalmaları mümkün değildi.
Meselâ batı, Bahreynli müttefiklerinin kanlı ve şiddete dayalı eylemleri karşısında sessizliğini muhafaza ediyor ve tek bir adım bile atmıyor. Aynı durum, her gün muhaliflerini teröre karşı savaş bahanesi ile katleden Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih için de geçerli. Bu konularda sessiz kalanlar, Libya hususunda yapıp ettiklerini fedakârlık olarak nitelendiriyorlar.
Kibirli ama boş retoriğine karşın batı, tarihsel açıdan kendi safında duran halk ayaklanmalarını destekleme noktasında herhangi bir çıkara sahip değil. Batı, son âna kadar kendi çıkarlarını idame ettirecek her türden sürecin “idare”si için yoğun biçimde çalışan Bin Ali ve Mübarek’e dönük destek aracılığıyla bir mesaj veriyor, bir yandan Arap Yarımadası’ndaki geriye kalan despotları, halife ailesini ve Abdullah Salih’i desteklemeyi sürdürüyor. Batı, kendi “reform” adayı olan Beşar Esad kıyıma başladıktan aylar sonra destekten vazgeçiyor. Esasında bunların Suriye devrimi ile ilgili soğuk yaklaşımlarının nedeni, büyük ölçüde rejimin görece daha bağımsız bir İslamî (“aşırı uç”) seçenek tarafından devrilebileceğine dönük duydukları korku. Bu sebeple dünya esasta önce Beşar’ın mı yoksa muhalefetin mi yorulacağını merak edip duruyor. Biraz daha öteye geçersek, misal Pakistan’da ABD, bugün insansız hava uçakları ile sivilleri katlediyor ve bu katliama Zerdari rejimi destek sunuyor. “Yardımsever” batı bu hususta tek laf etmiyor.
Birçok insan, bölge halkının nefret ettiği bir despotun öldürülmesini kutluyor ama öte yandan Ortadoğu, diktatörleri destekleyenlerin ve desteklemeye devam edenlerin hikâyesini unutacakmış gibi görünüyor. Bölgedeki geri kalan gayrimeşru rejimler için Saddam, Mübarek, Bin Ali ve şimdilerde Kaddafi üzerinden alınan ders efendilerce hızla savuşturuluyor. Tüm sıradan insanların, bu olaylardan batılı siyasetçilere asla güvenilemeyeceğini ve statükonun ancak radikal bir eylemlilikle değiştirilebileceğini öğrenmeleri gerekiyor.
Rıza Pankhurst
Devamını oku ...

Erciş-Haftanin Hattı

Ordu, 17 Ağustos depreminde de çok tartışılmıştı. Askerin ilgi göstermediği, yerinde ve zamanında bir müdahaleyi örgütlemediği sıkça telaffuz edilmişti. Bugün de Erciş depreminde askerin sadece hırsızlığa karşı bekçilik görevi ifa ettiği söyleniyor. Polis ise BDP kaynaklı destekleri engellemekle görevlendirilmiş gibi görünüyor.
Kimi isimler, ordunun “budunsal bir kan örgütlenmesi” olarak özünde sahip olduğu “ilkel sosyalizm”i, kimileri ise kapitalizme ilericilik atfederek, ordudaki “feodal gericiliği” öne çıkartıyorlar.
Ama sanki Altan Tan’ın ifadesi ile Peygamber ile birlikte Emevilere kadar kurulu, resmî bir ordunun bulunmayışı daha anlamlı. Dönemi anlatan kayıtlara göre, herkes savaşçılık faaliyetinin içinde. Kısa süreli eğitim ardından savaş anında örgütlenen bir ordudan söz ediliyor ilgili dönem için. Yani bugünün resmî söylemi aleyhine, tarihte hiçbir zaman bir “peygamber ocağı” olmamış.
Kemalist cenahta dahi ordunun halktan kopukluğunu eleştiren isimlere rastlamak mümkün. 17 Ağustos’ta askerle ilgili eleştiriler de bu türden yargılardan beslendi. Fildişi kulelerinde, halkın dertlerinden bihaber bir kesimin deprem gibi bir olaya tepkisiz kalması gayet doğaldı. Bugün Cumhuriyet mitinglerinde yer alan tabandaki isimler bile ilgili mitinglerin asker eliyle maniple edildiğini ve yanlışa sürüklenip akim kaldığını söylüyorlar.
Paşaların istifasını bugüne dek “irtica”ya karşı tek güvendikleri dağ olarak gördükleri ordunun çözülmesi minvalinde değerlendirip hüsrana uğrayan Aleviler de benzer sözler sarf ediyorlar artık.
İlkel sosyalizm ya da feodalizm değerlendirmeleri, kimi gerçekleri ihtiva etmesine karşın, abartılı ve anakronik.
Ellilerin gerçeğinde kısmen Menderes eliyle fukaralaşan ordunun fukara işçi ve köylünün safına düşüp devrimcileşmesi muhtemeldi ama özellikle 12 Eylül sonrası Amerika ile kurulan ilişkiler sonucu palazlanan iktisadî ve toplumsal bir kurumdan söz ediliyorsa eğer, farklı bir analiz gerekiyor demektir.
Altmışlardaki yan yana düşme, ordu bünyesinde devrimci bir hattın açılmasını koşulladı. Seksen sonrası bu hat tasfiye oldu. Artık kendi evlerinde bile ülke ve dünya meselelerinden bihaber gençler yetiştiren bir ordu var elimizde. Ordu, sermaye için hayli ucuz işgücünün disiplini ve idaresi için aslî bir model olarak iş görüyor.
Tek varoluş zemini, kendisini koşullayan milliyetçi güdülerin kesişimi olarak, Kürt hareketi. Türk ordusu, Kafkaslardaki Ermeni, Balkanlardaki Grek, Bulgar ve Arnavut millî hareketlerine inat, düşman ve hasetle oluşturulmuş bir milliyetçilikle yoğruldu. Kürt hareketine karşı yürütülen kontrgerilla taarruzunda bu iki kanal birleşti: Kürt, hem Ermeni hem de Yunan’dı.
Liberallerin tasfiye olduğunu söyledikleri vesayet bu ordunun vesayeti değil. Politika üzerindeki gölge bir miktar kalktı. Erdoğan paşa üniforması giydi, zulme abdest aldırdı ve mazlumun üzerine yürüdü. Ama aynı milliyetçiliğin koşulladığı egemenlerin zor silâhı, tüm kudretiyle, yerinde. Eskiden bir yerdeydi şimdi her yerde ve herkeste…
Bugün deprem sonrası bu türden gelişmeleri müteakip sunulan dış yardım teklifleri reddedildi. Hem ülkenin dünya aynasındaki “yüce” görüntüsüne halel getirmemek hem de depremin “Wan”da yaşanmış olması karşısında kendi hükmünü yürütmek istediğinden bu teklife red cevabı verildi.
Müge “Zanlı” gibi polislerin avama ilişkin ve avama dair tepkiyi tüm rezilliği ile dillendirebilmesindeki cesaretin kaynağı da buradaydı. O, teklifin reddedilmesi ve BDP’yi bölgede sıkıştırma siyasetinde Ak Parti ve devletin halk nezdinde elini güçlendirmek için sahneye çıkartılıyordu. Devlet ak, parti devletti artık. Soğuk savaşın salvolarından yorulmuş devlet temize çekiliyor, tek parti olarak örgütleniyordu. “İleri demokrasi” buydu.
Bir yanıyla yardım konusunda acz içinde kalan devletin halk aynasındaki itibarının düşmemesi için Kürt kartı masaya sunuluyordu. Deprem bile Kürd ile savaşın bir piyonu olabiliyordu.
Devlet devletti ve ondan insanî tepkiler beklemek yersizdi. Mesele, ordulaşan bir halkın salt ilkel bir “sosyalizm”e ya da liberal bir “feodalizm” eleştirisine maruz bırakılmasıydı.
Erciş depremi ile ilgili haberlere bin tanklık, on bin kişilik sınır ötesi operasyon haberleri eşlik etti. Devlet takdir-i ilahi oldu ve Kürd’ün hayatına kastettiğini deprem metaforuna başvurarak açığa vurdu.
Cenazelerde sallanan al bayrakta kanı olan bir milletin haklarından mahrum bırakılmasına karşın, o millet hain ilân edildi. Hainin ise ekmeğe ve çadıra lâyık olması düşünülemezdi. O ancak bombardıman altında “barınabilir” ve sadece kurşun yiyebilirdi.
Devlet, bugün BDP yardımlarını engelleyerek kendi önceliklerini dayatma imkânı buldu. Çukurca ardından düştüğü çukurdan deprem altında ezilen Kürd’ün cesedine basarak çıkmaya çalıştı.
Devlet, Erciş’teki aczini Kürd düşmanlığı ile örtbas etmek istedi. Bölgedeki BDP örgütlenmesini günah keçisi kılıp aciz kılmak için enkaz altındaki ve dışındaki mazlum halkı görmezden geldi. Kara harekâtındaki “çekince” ile Kürd’e bir kez daha kin kusarak adım atmaya niyetlendi. Çukurca’nın intikamı Erciş ile alındı. Erciş-Haftanin hattında olan fukara halka oldu. Halk, BDP’li bir belediye başkanı seçtikleri için cezalandırıldı. Böylelikle devlet halkla PKK’yi ayrıştırabileceğini düşündü. Jeolojik fay politize edilip PKK ile halk arasına yerleştirilmeye çalışıldı.
(…)
Hava soğuyor… Zemheri bastırıyor. Halk depremin sonuçlarına karşı direniyor.
Ve devrim, deprem gibi, halkın güçlü adımlarıyla vura vura geliyor. Zemheri dağılıyor ve bahar geliyor!
Eren Balkır
Devamını oku ...

Halk Çocuklarının Devrimci Partisi


Bir isyan ve devrim partisi için sözler…
Şimdi ateşin tarağıyla taranan saçların vaktidir. Gülüşünü rüzgâra asanların vaktidir. Kan, dağlı bir anlatımla inerken kentlere, kurşun adresini hep bizden sormayacak!
Oysa nasıl da dağınığız. Yağmur altında ağaç dalları gibi tedirgin… Ufalanmış ekmekler gibi elverişsiz… Evlerimiz basılıyor, kardeşlerimiz zindanlara sürülüyor, sürgünlere düşüyor sabahlarımız, kederle örtülüyoruz geceleri… Kederden söz ediyoruz hiç farkında olmadan.
Hani en lâzım olduğumuz yerde, giremedik şarkıya. Sözümüze en muhtaç iken yoksullar, ezilenler… Bizim sesimiz kırık, aklımız bulanık…
19 Aralık’ta bizimkilere ateş kusarken devlet… Mercan’da can’ımıza okurlarken, cezaevleri önünde annelerin solgun sabahları uğuldarken… Biz tipiye çırılçıplak giriyoruz!
Sokaklarda linç yürüyor üstümüze… Yollar kesilmiş, mahkeme önleri kalabalık, postanelerden kartlar atılıyor kardeşlerimize; “Görülecek”.
Bu nasıl bir yetimliktir… Savaşın çığlığıyla kulaklar yırtılırken, “büyük bir özgürsüzlük” sıkıca yakalamışken gırtlakları, toprak ölülerimizi, yataklar ağrılı etimizi taşıyamazken… Bu nasıl bir örgütsüzlük, bu nasıl bir dağılma!
Devrimcilik, tohumunun düştüğü bir topraktan, koparılamaz. Yırtılamaz bu düşünce, onu dimdik taşıyanlardan… Ama! İddia çalınabilir. Cüret kırılabilir. İrade zaafa uğratılabilir. Bu olabilir. Olur. Yenilmek de elbet bir yazgıdan fazlası bir bilinç biçimidir… Ama bu yenilmekten de kötü… Yenilmekten fazlası bu yaşanan… Bir saçağın altına çekilmiş bir devrimciliği paylaşıyoruz. Savaşı seyrediyoruz sadece… En lâzım geldiğimiz günler de yok’uz bu kanlı macerada. Dövüşene soluk olmak bir yana, sokaktaki kumpası dağıtamıyoruz. Kafası karışan yoksullara teşhir edemiyoruz halka karşı silâhlı mücadele yürüten ceberut tarihi…
Devlet nasıl da kindar… Nasıl da süreklilik arz ediyor zulmün saltanatı!
İşte ahvalimiz budur. Maruzatımız büyüktür: Halk Çocuklarının Devrimci Partisi!
Parti yenilir, Parti yenilmeye yenilmez!
Parti, kazmadığı siperleri güzellemez, kendi siperlerini kazar. Payına yas düşüyorsa çeker, ayaklanma düşüyorsa, doğrulur.
Parti, kendine yol aramaz, o yolu kendisi açar, soluk aldırır, ufku gerer. Kitlelere kendini anlatmaktan öteye geçer, kendi kitlesini yaratır. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendi İNSAN biçimini inşa eder…
Parti, sarihtir. Ezilenlere, yoksullara, özgürlük isteyenlere bir pusula olur. Her sabah hayatı alt üst etmek üzere uyanmak için sözcükler verir dilimize. Ne için dövüşülecek, ne için ölünecek ne için ayakta kalınacak? Parti yanıttır. Yanıtın aracıdır.
Parti, dövüşüyor gibi yapmaz. Dövüşür. Dövüşecek gücü yoksa toparlanır, hazırlığını yapar; dantel örenlerin, harçlıklarını saklayanların, merdiven silenlerin utkusunu ayağa kaldırır. Dövüşüyormuş gibi yapmaz. Gerçeği söyler. Gerçek olur. Gerçeği yaşar.
Parti, emeğini, hünerini, aklını mücadeleye katanların terini ve gülüşünü heba etmez. Özgürleştirir, derinleştirir… Sözü kesilenleri, sesi kesilenleri, eti kesilenleri onarır, iyileştirir. Devrimi ertelemez. Devrimin başladığını müjdeler. Devrimciliği bir yaşama biçimi olarak över, kurar, bir ontoloji olarak yerleştirir kişiliklere…
Parti, şiirini kaybetmez. Bir felsefî hareket olduğunu unutmaz… Sokağın, dağların, şarkıların bıraktığı o bilgeliği taşır. Şiirdir. Sözün ve eylemin birliğidir. Gözyaşının ve sıkılı yumrukların hafızasıdır. Aşkı kireçlenmez. Nehirleri kirlenmez. Kuş yuvalarını ve mezar çiçeklerini korumasını bilir. Bilmek ve olmak hâlidir.
Parti, ölenlerinin öcünü alır. Ölenlerini hemen bu gün omuz başından koparılmış arkadaşları olarak bilir. Çılgına döner. Delirir. İzin vermez bir tırnağın bile kırılmasına ama kırılınca kemik, kan dökülünce kardeşlerimizden, zelzele olur. Zelzele! İkonlaştırmaz ölülerini. Ölülerinin diyetini yaşayanlarına kesmez… Binlerce toprağa düşeni ayırt etmeden kabul eder. Hepsini kardeşi sayar… Ölen, yara alan, uzağa savrulan, incinen, küsen… Her birimizin hakkını verir. Adildir. Adalettir.
Parti, köleliğin zincirlerini kopartır. Ekmeğini, hayallerini, ömürlerini paylaşanların iradesini güzelleştirir. Düşmanına benzemektense kendini imha eder! Özgürlüğün nüvelerini yaşatır iç yaşamında, iktidarlar kuranlara, koltuklara yapışanlara, aracı amaç hâline getirenlere izin vermez. Partinin özü devrimcidir, biçimi de öyle olacaktır…
Halk Çocuklarının Devrimci Partisi… Şimdi geldiğimiz yolun cümle cesaretini, cümle rezaletini üstlenmek vaktidir. Biz büyük bir ağacın dallarıyız. Yapraklarıyız. Rüzgâr altındayız. Gövdeye hastalık düşmüş… Gövde yorulmuş. Gövde manasını bulamıyor. Bir geçmişle yaşıyor bir geleceği çağıramıyor.
İsyan ve devrim… Belki bizi toplayacak, derleyecek, gülümser kılacak olan bir fikrin uçurumlarındayız! Uçurum bilgisi. Yalnızlığımızın bilgisi. Azıcık olduğumuzun bilgisi… Hayata dokunamadığımızın bilgisi… Bildik.
Rüzgârın bizden yana eseceği bir zaman elbette olacak… O zamana kadar beklemek yok. Tipide yürüyeceğiz. Yollar açacağız o vakte kadar. Yaralarımızı, yaralılarımızı saracağız.
Ateşin ve kalbin har’ı… Onunla sınandık! Geçtik! Şimdi cesaretin ve mayanın kadim hatırasıyla yürümek var bize… Bizi biz yapan o büyük tarihe, kişisel tarihimizle katılacağız. Bizi biz yapan hiçbir şeyi unutmadan… Bizi biz yapanı tarih yaparak! Bizim olanı gerçek yaparak. Yürümek. Yürümek!
Yoksa.
“Gazel düştü derelere ay yârim
Kavga bitti.
Silâhını duvara as
Başladı ocağın krallığı.
Ormana git.
Baltanı al köşeden.
Çocuklarımızı öp.” (Gülten Akın)
Devamını oku ...

En İyi Kürd Ölü Kürd!

Türk Solu dergisi, iki gerilla naşını “devletin bölünmez bütünlüğü” önünde teşhir eden fotoğrafı kapağa taşıyor. Bunlar, gerillanın kulaklarını kesip arkadaşlarına övünç madalyası niyetine gönderen Türk faşizminin duygularına oynuyorlar. Doğrudan Hitler-Goebbels dimağından çıkmış fikirler, bir tür iktisadî kavgayı coğrafî ve biyolojik olanla bütünleştiriyor. Burjuvazinin bireyi, kendi mülküne ait bir toprak parçasını ve bedeni kale gibi savunuyor. Türk’ün solu da sağı da bu kalenin muhafızlığını yapıyor.
Bunlar için en iyi Kürd ölü Kürd!
“En iyi olan”, ancak ölümle mümkün. “En iyi”ye ulaşma kavgası, öldürerek olmalı. “En iyi”, başkasının ölümüne muhtaç. En iyi, güzel ve doğru olan, ahlâkın ve hukukun bittiği momenti işaretliyor. Zalimler, tarih boyunca mazlumların kafasını gövdelerinden bu sebeple ayırıyorlar: mücadeleyi gerektiren böylesi bir ahlâkın ve hukukun zeminini, geriye dönüşsüz, ortadan kaldırmak gerekiyor.
Türk Solu dergisi, Aydınlık çizgisinin devletle muhabbetinin bir semeresi. Perinçek bu tayfayı, “MİT ajanı” olduğu gerekçesiyle partisinden attı. Onlar da Perinçek’in söyleyemediklerini söylemek, yapamadıklarını yapmak için Türk faşizminin “öncü” kolu olmaya soyundular. Perinçek içeride, onlar dışarıda tutuluyor.
Nişantaşı-Etiler civarından, özellikle CHP’li zenginlerden, paralar topluyorlar. Gizliden, kimi subaylardan eğitimler alıp üniversitelerde Kürd ve sosyalist öğrencilerin üzerlerine saldırıyorlar. Bugün gene efendilerinden gelecek emirleri bekliyorlar.
İlerlemeciliğin Darvincilikle bağları çokça tartışılıyor. “En iyi Türkiye” için bu tip faşist çetelerin, dünyanın çeşitli noktalarında olduğu gibi, “vurucu güç” olarak beslendiği bilinen bir gerçek. “En iyi” için dökülecek kanla büyümek, onların yegâne siyaseti oluyor.
En iyisi için Kürd’ün öldürülmesi lâzım! Faşistler, toplu kıyımdan, tüm Kürd nüfusunun, meselâ Irak’a, sürülmesinden söz ediyorlar. Çözüm için buldukları yol bu.
Tersten bir kanal da liberalizm cenahında akıyor: liberalizm de “en iyi” için Kürd’ü politik, ideolojik ve teorik düzeylerde katletmek derdinde. Faşist kelle avcılığına, liberal, kafanın içini boşaltmaya soyunuyor. Her ikisi de ortadaki çatışmanın ruh ve beden bütünlüğünün çok boyutlu olarak yaşadığı ıstıraba dair olduğunu görmüyor, görmezden geliyor, herkesin gözüne bu hususta mil çekiyor. Ruhsuz beden, bedensiz ruh, Kürd bu tercihe zorlanıyor.
Mesele bu anlamda, Türk Solu dergisini “Ergenekon iddianamesi”ne sokmak da değil. Ak Parti liberalizminin de bu tip çetelere her zaman ihtiyacı var. Fethullah polisi tek başına kifayet etmez Kürd meselesinde. Kaldı ki Ergenekon yargılamalarını sütten çıkmış ak kaşık olarak görüp ona tarafsızlık isnat etmek de yanlış. Devrimciliğe karşı mücadele edenleri gene devrimcilik yargılar! Yargılamalı!
Nâzım, “en güzel deniz henüz gidilmemiş olandır” diyor, bu ilerlemeciliğin liberalizmle kesiştiği yerleri budamak gerek. Vatan-millet edebiyatı ile buluştuğunda faşizme nasıl da payanda olabildiğini görmek mecburi. “Akdeniz’e uzanan kısrak” sahibine göre kişniyor. Sahibini görmeden atı tımar etmek ve sevmek devrimcilikle örtüşmüyor. Henüz gidilmemiş deniz, varılan denizi boşa düşürüyor. Anlamsızlaştırıyor. “En iyi ve en güzel” için verilen kavga, mevcut olanın ölüsü üzerinde yükselebiliyor. Bu ilerlemecilik, efendilerin zulmüne doğal olarak öykünüyor.
Yani mesele zaten “en güzel çocuk”ta. Bu tamlamada.
En iyi hâl, statiklik, durağanlık ve atalet ise, “en güzel çocuk” bugünde ölü çocuktur. En güzel çocuk, evdeki huzuru bozmamak için anaokuluna, jimnastiğe, gitar kursuna ve baleye mahpus edilmeye rıza gösteren çocuktur. En iyi Kürd de sürekli çocuk derekesinde tutulan, azarlanan, odaya kilitlenen ve geri dönmeye mecbur olduğu evden çıkıp istenilen şeyleri yapan “insancık”.
“En iyi Kürd” arayışı, liberalizmin ve faşizmin duvarlarına çarpa çarpa ilerliyor. Olansa Kürd’e oluyor.
Kürd, vuruşa vuruşa yıkılıp kurulan, kurulup yıkılan bir inşa süreci. Küçük savaşçıların büyük savaş içinde açtığı bir mevzi.
“En iyi Kürd” arayışı, o mevzii düzleyerek ya da birbirleriyle ilişkisiz, havada asılı küçük mekânlara bölerek, ilgili savaşı makul ve zararsız bir mecraya çekme gayretidir. Askerî stratejinin uzanımlarıdır.
Savaş içinde “olmuş” Kürd, her şeyi savaş içre görmek, her olup biteni savaşın taktik ve stratejisi bağlamında analiz etmek zorunda. Savaşta kimse masum değil. “En iyi” salt masumiyete işaret ediyorsa, o masumluğun savaş içinde teslimiyete denk düştüğünü görmek gerek.
“En iyi Kürd”, epistemik olarak, zaten ölüdür. O sırf yaşama derdiyle, Kürd dışı bir Ak Parti’liden, CHP’liden, liberalden ya da milliyetçiden bir şeyler almak isteyecektir. Oysa Kürd, zaten yaşayan bir şeydir. Kürd’ün en iyiye ve en iyinin ölüme meyilli yanına kanmaması gerekir. Kürd, politikanın ve savaşın dar coğrafyasında, gövdesinde ve iktisadında hayatiyetin yegâne adıdır. Onu öldüren, o toprakta, gövdede ve iktisadiyatta tek başına yaşamak isteyendir. Faşizmin de ikrar ettiği üzere, bu hâkimiyetin tek sembolü de ay-yıldızdır. Bu ay ve bu yıldız kandile sığar mı bilinmez!
“Sana söylemek istediğim en güzel söz”… Bu zihniyete göre, zaten “söylemek istemediklerim”dir ya da “dilden çok uzak olanlardır”. En güzel söz için dil asla kıpırdamaz. Onun vücut bulması fiilî olarak hiç istenmediğinden, dil, böylesi bir talep ve niyet karşısında kesiktir. Esasta bu söz, dilin kesik olduğunun ikrarı ve kabulüdür.
Diyelim, bir işyerinde patronun emriyle müdür çalışanlardan “daha çok” çalışmalarını istiyor ve “en iyi” verimi almayı hedefliyorsa, bu, o çalışanların, en azından bir gün öncesindeki mevcut hâlleri itibariyle ölmelerini istediğine delalettir. Bu istek ya da emir, aynı zamanda dışarıdaki işsizler ordusunu sopa niyetine kullanmak ve işçiyi ölesiye çalıştırmak ya da yenisi için onu bizzat öldürüp kapı dışarı atmak demektir.
Dergi kapağına yansıyan, “devletin bölünmez bütünlüğü” önünde lime lime edilmiş bedenler, kolektif bir kavganın çığlığıdır. Devlet, birey’in hâkimiyet silâhıdır. Kürd, bu silâhı kırabildiği ölçüde Kürd’dür. Daha iyi ya da “en iyi” olmasına gerek yoktur. O bilmesi gerekeni bilir, yapması gerekeni yapar. Söz ve eylemin en iyi ve en güzel hâlini bireylikte bulabilenler, sözü ve eylemi öldürmek derdindedirler.
Faşistin salyalı ağzındaki “en iyi Kürd ölü Kürd’dür” lafı, liberalde sırdadır. O bu cümleyi açıktan söylemez. Kürd’ü, bireyin liberal donu olarak, “işçi”nin, “halk”ın ya da “ezilen”in içinde öldürmek niyetindedir o. Faşistin zahirde dile getirdiğini o batında söyler. Liberal, utangaç faşisttir.
Efendilerin derdi, Apo’suz PKK ve PKK’siz Kürd Milleti’dir. Bunlarsız Kürd’ün öleceğini iyi bilirler. Rüzgâr ekenler, gelen fırtınaya da rıza göstermelidirler.
Birileri “sosyalizm” adına ortaya çıkıp, örgütleyemedikleri, ikna edemedikleri batıdaki Kürd nüfusunu kendi lehlerine mobilize etmek için Kürd’ü yoksul, işçi ya da ezilen kategorisine indirger ve onu demokratlık, solculuk gibi boyalarla boyar. Bu hamle, sözkonusu fırtınanın batıdaki etkisini kırmak içindir.
Bu hamleyi yapanlar, “işçi sınıfı ağır bir milliyetçilik mengenesi içinde sıkışmış durumda” derler ve ama devamında da eylem stratejisi olarak nedense Kürd mahallesine gitmek gerektiğini söylerler. Bugün “kongre” için can atanlara sormak gerekir: “sözünü ettiğiniz milliyetçilik, Kürd kurtuluş mücadelesinin ifa ettiği ‘milliyetçilik’ midir?”
Tasavvuf ehline ait bir söz vardır: “mütevazı olacak kadar büyük değilsin!” Tevazu, ancak sivrilen kibrin ve gururun törpülenmesi içindir. Mütevazı olması gereken, o kibre ve gurura sahip olandır. Fukaranın ve mazlumun hamlesini “kibir ve gurur” derekesinde görüp onu ezmeye çalışmak, küçük burjuva iç ajanlarının karşı saldırısıdır. Bunlar, milliyetçilikle ilgili yüce bilgileri ile milliyetçilik-millîlik arasındaki çizgiyi silerler ve millî olanın direnişini ezmek isterler, “burjuva ideolojisi olan milliyetçiliği tarihe gömmek” olarak özetlenen o ilahî mücadeleleri adına. Bunların bir kolu “Taraf” olur ve elde silâh tutan iki tarafı silâh parantezine alıp eşitlemek ister.
Kürd’ün “dışarıdan” gelecek inayete ihtiyacı yoktur. O, açtığı her mevzii kendi ölçü ve ölçeğine göre kolektivize edecek ve bütünleyecek iradeye sahiptir. O, “anadilde eğitim hakkı elde ettiğinizde karnınız mı doyacak” diyen Bahçeli’ye, daha iyi ve en iyi için bir mücadele vermediklerini günbegün haykırmaktadır. O, “daha iyi günler gelir mi” umuduyla değil, kurtuluş derdiyle ayağa kalkmakta ve kendisini tüm sömürülenlerin-mazlumların kolektif mevzisi olarak kurmaktadır.
“En güzel günlerimiz”…
Kavgayla geçen günlerimizdir. Başkası değil!..
Eren Balkır
Devamını oku ...

Demokrasi Oyunu

Arundhati Roy’un tespiti ile, “insan hakları şirketlerin haklarıdır.”
Demokrasi ise şirketlerin ve metaların serbestiyetidir. Yurda giriş saatlerinden ve gece geç saatte büfeden bira alamamaktan şikâyet eden öğrencinin aradığı hürriyet, biranın ve bira tekellerinin hürriyetidir.
Özünü gür ve gürbüz hisseden, “özgürlük” şiarına sarılan birey, satılabilmek arzusundadır. Gür ve gürbüz hissedilen öz, metanın şişkinliğidir. Vehimdir, zandır, yanılsamadır. Söz konusu his ölüme dönük kaygının alametidir.
Demokrasi, devletin mikro, parçalı olarak, ideolojik düzlemde bireylerle bütünleştirilmesidir. Kendinden menkul, kendine kapalı bireyin her tür sorumluluktan kendisini azade kılmasıdır. Demokrasi çığlığı, örtük olarak, tarihin sorumluluğundan kurtulma gayretidir. Toplum nezdinde demokrasi, tarihsel planda mobilize edilmek ve tüm hayatî hücrelere sirayet etmek isteyen devletin hamlesidir.
İşçi ya da ezilen… Fark etmez… Bunları merkeze koymuş bir demokrasi şiarı, bunların tarihsel birikiminden, tortusundan kurtulmak isteyenlerin kaçıp sığındıkları bir sığınaktır. İşçiler ve mazlumlar değildir demokrasi isteyen, onlardan kurtulmak derdinde olanlardır.
İşçi demokrasisi ya da ezilenlerin özgürlüğü aynı kapıya çıkar. Ölçek genişletip işçiyi ezilen kategorisine kapatan için proleter devrimciliğin ve iktidarın esamisi okunmaz olur. Dert de budur zaten.
Mücadeleyi kendi bireysel maceralarına indirgeyenlerin iyi niyetli cehennemî taşları kurtuluşa katkı sunmaz. Onlar kumda oynarlar ve herkesi oyunlarına bir süre ortak etmek isterler. Oyuncakların sahibinin kendileri olduğunu bilip istediği vakit gitme iradesi onlarda oyuna bitimsiz bir nitelik yükler.
Belli bir muhabbeti şahsî olana, şahsî bir kine ve duyguya kapatmak, muhabbetin herkesi bağlayan niteliğinden azade olmak isteyenlerin işidir. Devrimci olan muhabbettir ve devrimcilik sorumluluk işidir.
Demokrasi ve liberalizm atbaşı ilerler ve şahısları aşan yönleri törpüler. Onların görevi budur.
Görev, sömürü ve zulmün ağrı ve acılarını teskin edici araçlar bulmak suretiyle ifa edilir.
“Demokrasi ve liberalizm aydınların afyonudur.”
Tüm eylemliliği kendi bireyliğinin fark edilmesine kilitleyen, her şeyi beyazlaşacak denli renksizleştirmek zorundadır. Buradaki kilit nokta, demokratik hoşgörü, her şeyi ve herkesi eşitlerken, kendi rengini de silikleştirmemektir. Bu iradede ölümün eşitleyiciliğine ait iradenin kefenin renginde somutlanan kavgası yoktur. Eski silâhların zamanla çocukların oyuncağı olması gibi, ölümün rengi beyaz, her toz zerreciğini gösteren bir ana zemine dönüştürülerek istismar edilir. Her şeyi düzleyerek kendi iktidarını perçinleyen diktatöre öykünen liberal, onun silâhlarını kullanarak, gündelik pratikte her şeyi kendi ölçüsünde düzler.
İşçi vurgusunu işçinin, ezilen vurgusunu ezilenin acı çığlığından korkanlar yaparlar.
Bu korku, her şeyi ve herkesi demokraside boğmak zorundadır.
Neredeyse tüm okullarda eğitimini İngilizce olarak yürüten Fethullah okullarının sahiplerinin “Türkçe olimpiyatları” düzenlemesi gibi, ülkedeki etnik kompozisyonu demokrasinin fener alayına figüran kılmak demokratlığın işlediği bir cinayettir.
Birbirine değmeyen, geçmeyen dertler, maddiyatı etkilemeyecek bir hazneye kapatılmaktadır. Efendiler bu icraattan elbette ki memnun olacaktır.
Efendiler demokrasi ile herkese boncuk dağıtırlar, onların kendilerine zarar vereceklerini düşündükleri şeyleri dışarıda tutarak.
Demokrasi, devletin halkta devlet olmaya meyleden yanları masetme teşebbüsüdür.
Bu oyalama gayreti, sınıfın ve sınıfî olanın soyut, kendinden menkul bir “ezilme” edimine kapatılıp devrimci kolektif olanla iktidara yürüyüşünü durdurmak isteyenlerin gayretidir.
An be an, sürekli, karşı taraftan saygı bekleyen kişi, kendisinden başka kimseyi sevmiyordur. Bu, sevilecek bir iş yapmış olmak istemeyenlerin bir savunmacı saldırı gayretidir. Bu tip kişi, her muhabbette kendisini ezen bir şeyler bulmakta zorlanmayacaktır. O sorumluluk ve diz çöktürme ihtimali olan her tür ilişkiyi kesmeye mecburdur.
O aslında saygının korkuyla, korkunun güçle olan rabıtasını biliyordur. Saygı, hiçbir iş görmeyen güce biat çağrısıdır. Bu da kimsenin iş görmemesini talep etmek, sorunsuz, pürüzsüz bir dünya arzulamaktır.
Sömürü ve zulme karşı mücadele etmekle, sömürüsüz ve zulümsüz bir dünya hayal etmek aynı şeyler değildir. İkincisi birincisini sürekli yalanlar.
İkinci hayal, birinci hakikattir.
Hayal orta sınıfların aslî pratiğidir.
Demokrasi çığırtkanlığı, herkesi bu tip hayallere ortak etmek ve sanki hayallerin gerçek olduğunu bir süreliğine kendisine ve başkasına inandırmaktır.
Şatilla kampında doğup büyümüş bir Filistinli kız çocuğu duvara renksiz bir kuş çizer ve öğretmeni kuşun neden renksiz olduğunu sorar. Çocuk, o kuşun Filistin’den geldiğini ve oradan gelen kuşun her gün gördüğü kuşlar gibi olamayacağını söyler.
Bu cennetî tahayyül, demokratların ve orta sınıf solcularının hayallerinden “daha” gerçektir. Hakikat sınır çekmekse, buranın “yalan” gerçekliğinde Filistinli bir kuşun buranın renklerine sahip olmaması gerekir.
Sadece bu had bilme, had bildirebilir. Had bildirmekten imtina edenin had bilmesi mümkün değildir.
Komünizmi bugünün gerçeğinde kurmaya çalışanlara nazaran sömürü ve zulme tırnağı, dişi ile, o hayalden bihaber, karşı koyanın her edimi daha kıymetlidir.
Herkesin söz hakkına sahip olduğu yerde sözün kıymeti yoktur.
Herkesin eyleme hakkına kavuştuğu yerde eylemsizlik hâkimdir.
Türkiye’nin 81 vilayetini kucaklama talebi, içişleri bakanı ya da tapu kadastro müdürü olma istemidir.
81 vilayette hüküm süren zulüm ve sömürüye odaklanmak, bugünkü başat zulüm ve sömürüden gözleri kaçırmak demektir.
Bugün PKK’nin vura vura şekillendirdiği devletle Türkiye solunun dövüşe dövüşe somutladığı devlet ancak liberalizmin kokuşmuş “devlet karşıtlığı” düzleminde yan yana getirilip eşitlenebilir.
“Devrim, o ânki trajikomik başarıları sayesinde değil, aksine güçlü, birleşik bir karşıdevrim, hükümeti devirmeyi amaçlayan partinin gerçek bir devrimci partiye doğru olgunlaştığı bir savaş içinde bir düşman yaratmak suretiyle ilerleme kaydetti ve öne çıktı.” [Karl Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları]
“Bir karşıdevrim ve bir düşman yaratmak” bu liberal tarzın engellemek istediği şeydir. Devlet kendisini demokrasi ile savunur. Bunun için de “içinde olgunlaşma imkânları barındıran savaş”tan herkesi kaçırmak zorundadır.
İşçiyi ve ezileni demokrasinin rahle-i tedrisine tabi tutmak, onun kendi rahlesi önünde diz çökmesini isteyenlerin bir davetidir. Bu davet, esasta “sırdaki devlet”in davetidir.
Sovyetler Birliği’nden sadece demokrasiye dair dersler çıkartabilenlerin bu daveti, işçinin ve mazlumun mücadelesini makul bir seviyeye çekmek istemekle ilgilidir. Çünkü işçi ve mazlum, o daveti yapanın boyunu aşan işler ortaya koymamalı, onun kumdan kalelerini bozmamalıdır.
Sahilde kumdan kaleler inşa etmekse demokratlık, devrim tsunamidir!
Kumdan kale sevenler, herkesi kum tanesi olarak görmek ve öyle kılmak zorundadır.
Birlik, ancak dövüşerek, savaşarak oluşan bir sonuçtur. Hiçbir dövüş ve savaş başlatmaz.
Düşmana karşı oluşan birlikle, birleşerek düşmandan inayet beklemek aynı şey değildir.
Bu gayret, kendi pazar payını artırmak isteyen sol örgütlerin gündelik çıkarlarına hizmet eder. Bunların işçinin ve mazlumun öfkesi ile birleşme derdi yoktur. Bunlar en fazla, yeni birlik’te koltuk kapmak için parti kurarlar. Çünkü birlik, tüzüğünde, parti olduğunu sananlara daha fazla önem atfetmektedir. Başı ise “TC milletvekilleri” çekmektedir. Herkes parlamentaristleşmenin, demokratlaşmanın kaymağını dert edinmiş durumdadır.
Çok sayıda kabileden oluşan Afrika ülkelerinde görülen bir pratiğin sola takdim edilmesi, ancak Afrika kabilelerini belgesellerden izleyip içleri gıdıklanan orta sınıfları rahatlatır.
Düzen, kapitalizm öncesi, diyelim, feodalite ve hatta kölecilik dönemi insanındaki serbestiyeti özgürlük diye pazarlarken, solun bu serbestiyetin teorik, ideolojik ve politik düzeylerde alıcısı olan kesimi kabilevî birliktelikten memnun olmaktadır.
Kapitalizmin insanına göre bir köle ya da serf daha serbesttir.
Afrika modeli bir kabile meclisine dönük talep, devletin birleşik, bütünlüklü bir güç olma isteminin bir parçasıdır.
Doğayla, toplumla ve tarihle kurulan ilişkilerin kesilmesi suretiyle bireyliğini sonsuz özgürlüğe kavuşturacağını düşünenler, Afrika kabileleri ile ilgili belgeselleri ağzı açık izlemektedirler. Onların çileleri bile heyecan verici ve güzeldir.
Doğduğunu unutmak isteyenlerle öleceğini unutmak isteyenler, liberalizmin kucağında bu tür hayallerle emzirilmektedirler.
Liberal, ağzını her açtığında, “insanların akılla müdrik olmadıkları, doğuştan gelen özellikleri”nden ve bu özelliklerin temizlenmesinden dem vururlar. Ömür dâhilinde hükmedici güç olarak işleyen akıl, doğumu ve ölümü aşan pratikten azade kılındıkça kısırlaşır. Salt hayatta kalmaya kilitlenmiş akıl nörolojik olarak insanî edimi öldürür.
Doğumu ve ölümü ömür lehine silmek isteyenler, ezeli ve ebedi olma “niyet”indeki meta ve paranın istemini somutluyorlardır. Kendine “yatırım” yapıp kitap okuyan, film seyreden ve müzik dinleyen kişi kendisini piyasaya hazırlıyordur. O kitabın, filmin ve şarkının hayata değen her yeri budanmak zorundadır.
Kendi ömürlerini politik bir ölçü olarak alan solcuların egemenlerden gördüğü zulme kızmalarının nedeni buradadır. Öfke, adam yurduna sokulmamakla ilgilidir. Esasta “beka ve süreklilikse derdiniz, bize niye vuruyorsunuz!” denilmektedir.
Demokrasi, futbol topuna sahip olan çocuğun mahalledeki tüm çocukları kendisine mecbur bırakmasıdır. Meclis futbol sahası, seçim bir parmak bal niyetine halkın ağzına çalınan, Allah’ın olan toprağa kısa süreliğine giriş iznidir.
Eren Balkır
Devamını oku ...