Tarafeyn

Yayın hayatına Pamukoğlu röportajıyla başlayan Taraf gazetesi, yaşadığımız dönemin simgelerinden biri olarak tarihe geçecek. Bunun nedeni, kendinden önceki her şeyi tarihselleştirme yoluyla tarihsizleştirmesidir. Bu yöntem, kabaca, geçmişi bugün içinden okumaya dayanır.
Oysa her dönemin kendine ait, tekrarlanamaz bir ruhu vardır. Toplumları yeniden dizayn eden dönem ruhu, geçmişi bir anlamda orada bırakır. Sözgelimi Sabahattin Ali’nin “Benim Meskenim Dağlardır” şiiri de dâhil olmak üzere bütün şiirleri, ırkçı döneminin ürünüdür. Büyük Doğu dergisinin ilk sayılarında Sait Faik’i de görürüz, Oktay Akbal’ı da. Faik Bucak, Nihal Atsız’la birlikte 1950’lerin sonunda, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ndedir. Peyami Safa, Resimli Ay’da Nâzım Hikmet kadar radikaldir. Abdülmelik Fırat, Seyid Rıza’nın idam heyetindeki Celal Bayar’la Yassıada’da yargılanır. Ahmet Altan bile kısa dönem solculuk yapmış ve “İran halılarının üstünde karıncanın adım sesleri duyuluyordu” diye başlayan muhteşem bir roman neşretmiştir.
Musa Anter, Kemal Badıllı, Faik Bucak, Sait Elçi, Yaşar Kaya ve Medet Serhat gibi isimlerin çıkardığı Deng dergisinin 15 Nisan 1963 tarihli birinci sayısındaki “Çıkarken” yazısı, bugünkü Aydınlık’ın bünyesine ağır gelebilecek vurgular taşır: “Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk ‘Türkiye Devleti bir bütündür, parçalanamaz’ vecizesi ile bütünlüğümüze göz diken dış tesirlere set çekmiştir. Bu görüşün kuvveti Kurtuluş Savaşı’nı yaratmıştır.” Dördü katledilen bu isimler ulusalcı mıdır?
Hiç kimse toplumsal dinamiklerin birtakım olguları ortaya çıkaran ya da anlamından uğratan dönüşümünden azade değildir. Dolayısıyla solun tarihinde bugün her sosyaliste tuhaf gelen “ordu, zinde kuvvet, 555 K, ulus” vurgularının kendi günü içinde değerlendirilmesi gerekir. Bu onu ait olduğu gün için de haklı yapmaz, ama bugünkü yorumun anakronizmasından kurtarır. Solun bir bölümü için geçerli olan orduyla ittifak düşüncesi bütün solcuları darbeci yapıyorsa, orduya darbe yaptıran faşistler, orduya sızmaya çalışan dinciler ne oluyor? Ordunun bünyesinden attığı kişiler oraya kadayıf ustası olarak mı girmiştir? Kenan Evren’le ortak iş pişirenler demokrasi mücadelesi mi vermiştir?
Elbette burada Taraf hempasının çelişkilerini gösterme derdinde değilim. Birkaç soru daha soracağım ama: Hiçbir silâhlı eylemi bulunmayan, birkaç gencin kendi aralarında “parti”, “hareket” gibi sözcükler kullanması dışında “delil”i olmayan, internet sitelerinden copy-paste’lerle derlenmiş, sayısız dizgi ve ifade yanlışlarıyla dolu, 7600 sayfalık KCK İddianamesi nedir? 1600 siyasetçiyi Türk faşizminin en özgün simgesi şeklinde art arda kelepçeleyerek dizen emniyet, ordudan farklı mıdır? Nejdet Atalay’ı iki yavrusunun dört kolundan sökerek içeri atan bir düzen ayakta iken, baygınlık verici bir devrik cümle yığınıyla hümanist olduğunu ileri sürmek entelektüel iffetsizlikten başka hangi anlama gelebilir?
Mardin’de bulunduğum iki yıl boyunca dizi turistlerinden daha fazla karşılaştığım bu nüfus, özellikle Kürt illerinde müthiş bir ilgi gördü. Bize uzaktan selâm vermeyen belediye siyaseti, bunları başköşelerde ağırladı. Büyük medyada derdini anlatamayan biz kemiksiz Kürt aydınları da hemen yazılar döşendik. Bütün Kürtlerin ortak zaafı olan empati aşkıyla yazılmış bu yazıları forum sayfalarında görünce, bir dost daha bulduğumuza inandık. Ancak haber ve yorumlardaki laubali dil, giderek azgın bir efendi diline dönüştü. Sağır edici bir şamata yayan bu bando, Hürriyet’in tarzına paramiliter bir odağa dönüşerek intisap etti.
Hiçbir toplumda iktidar mercii demokratikleşme talebini içermez, onun temsilcisi değildir. İktidar ve onun perspektifi adına konuşmak kimseyi demokrat ve muhalif yapmaz. Bu tavır ve psikoloji, Ergenekon medyasındaki lümpen aydınlarınkiyle tastamam aynıdır. Akgün, Altındal, Cevizoğlu, Genç, Küçük, Özkan gibi isimlerin boşalttığı canlı yayın koltuklarına kurulan yeni tetikçiler, her dakika saydırıyorlar. AKP’nin herkesi CHP’leştirme tarzını kullanıyorlar. Hareme girmiş liman yosmaları gibi görgüsüzler, bu yüzden faşizan özelliğinden bir şey kaybetmeyen devlet karşısında yarattığımız değerlerimize köşelerinden sosyal medyaya kadar sunturlu küfürler savuracak derecede alçalabiliyorlar. Bitmek bilmez bir mesai aşkıyla Kürt siyasetine karşı “avcı birlik” vazifesi görüyorlar.
Ergenekon aydınları gibi, “bağ teorisi”yle herkesi kirin içine çekebiliyorlar. “Haklı cehalet”lerinden en ufak bir şüpheleri olmuyor. Sözgelimi Hür, bir yazısında Şerefname’nin yazarı Şerefxan’a “Kürt düşmanı” derken, Baydemir’in Gercüş’teki bir konuşmasında “diken” anlamında kullandığı “drî” sözcüğünü Uslu-Aytaç ekürisi “.ıçmak” şeklinde tercüme etti. Etiğin kıyısından geçmeyen bir söylemle her dakika nasihatte bulunuyorlar ama. İçeriye gönderdikleri faşist generallerin koltuklarına kuruldular. Bu yüzden sürekli biçimde karşı siperleri gösteriyorlar. Kürt partilerini kapatan mahkemelerden, Kürtleri vuran “yasal mermi”lerden, Kürt siyasetine höyküren muktedirlerden bir farkları olmadığını referandumdan önce “BDP haberlerine yer vermeyeceğiz” diyerek gösterdiler.
Bu yapışkan zihniyeti izana çağırmanın bir anlamı yok. Bu lümpen takım, statükoya karşı savaşmış her kesimin mirasına konmaya çalışırken, bedel ödemişleri sofrada görmek istemiyor. Hadi bunu sofra adabına yoralım. Ancak bu tutumun orta ölçekli bir devlet olmaya çalışan Cumhuriyet’in emperyal hevesleri dairesinde devindiği açıktır. “Biz biraz emperyalist olup gelicez, siz de şununla yetinin” diyorlar. Bir gün masaya oturacak Kürtleri o güne kadar ellerinden geldiğince zayıflatmak istiyorlar. Ama Beyrut’un metruk evlerinden çıkıp, Ortadoğu cehenneminde bütün ülkeler faşizan karakışlarını yaşarken, Kürtleri bir güç hâline getiren iradeye kimse tekrar hademelik yaptıramaz. O günler ait olduğu dönemde kaldı.
Devamını oku ...

Kürtlere “İnanmayı Çok Görenler”e Kısa Cevap

Haksözhaber sitesinde 19 Eylül 2011 tarihinde Serdar Bülent Yılmaz’ın “Kürt sorunu” ile ilgili bir yazısı yayınlanmış. Yılmaz yazısının başlığını “Kirli Savaş ve Kesin İnançlılar” koymuş.
Yazan biliyor, bilen biliyor, bilmeyen de seziyordur ya, yine de bu "kesin inançlılar" sözünün nasıl bir liberalizm amentüsü olduğu meselesini deşmekte fayda var.
“Kesin inançlılar” deyimini popülarize eden kişi Eric Hoffer diye Reagan'dan özgürlük madalyası almış bir Amerikan Yahudisi. Sözkonusu deyim de onun Soğuk Savaş’a entelektüel bir katkı mahiyetinde kaleme aldığı kitabının adı. Kendi inancının mutlaklığına kani olanları kastediyor. Müslümanlar gibi mesela. Ve biz bugün bunu bir Müslüman’ın ağzından Kürt'e yönelik bir eleştiri olarak okuyoruz. "Tarihin ironisi" mi diyelim? Maalesef bunu söylemek yeterli değil. Bu tavır acı bir gülümsemeyle geçiştirilemeyecek kadar vahim.
Yazının sonunda Yılmaz, kurnazlık ederek Kürtlerden (Kürt’le devlet bir mi?) ve Kürt’ün adını bile ağzına almaktan hazzetmeyen her türlü zevattan (Siz Kürtçüsünüz!) gelmesi muhtemel eleştirileri sıralamış; ancak böyle yapmakla o eleştiriler bertaraf edilmiş olmuyor. Kürtlerin “devlet ve PKK aynı kefeye konamaz” yollu haklı belirlemesi yerli yerinde duruyor; hakikate karşılık "Hadi oradan kesin inançlılar!" demekle hakikat değerinden yitirmiyor.
Mağduriyeti "Türkler de mağdur oldu" diyerek göreceleştirmek adaletten dem vuran bir Müslüman’a yakışmıyor. Müslüman “hakikatle gerçek arasındaki farkı bilen kişi” demek oluyor. Bu savaşta “Türk'ün mağduriyeti” ancak o, haklı olarak alay edilen nicelikperestlerin (Yılmaz savaşta ölen “sivil”lerin çetelesini tutanları böyle adlandırıyor) hesaplamalarıyla bir bileşen niteliği alabiliyor. Onlar da bu işlemi Kürtleri ve Türkleri sayısal birer veri olarak ele almakla yapıyorlar. Yani iki toplumu bireylere bölüp, bu bireyler üzerinden bir matematik kuruyorlar. Son tahlilde bu, meselenin "Türkler de mağdur oldu" diye “adli vakalar” düzeyinde ele alınmasını getiriyor.
Bu tutum, işi güya “saltık gerçeği” ortaya sermek olan gazeteci kafasını yansıtıyor. Gazeteci, Gazze'ye bakıp Filistinlinin mağdur olduğunu, Batı Kudüs'te patlayan otobüse bakıp İsraillinin mağdur olduğunu görüyor ve bu "nesnel" gerçeği yayıyor. Böylece “hakikat” berhava olup, arada kaynayıp gidiyor.
Hakikat, Allah'ın hukukunun tecelli edip etmediği meselesidir. Meseleye bu zaviyeden bakan, "Türklerin" değil "Türklüğün" mağdur olup olmadığını kendine sorar. Hakikat, Filistinlinin neredeyse bir asırdır döktüğü kandır. Ama gazeteci kafası Filistinlileri “geri kalmış kesin inançlılar” diye yaftalar ve Mahmut Abbas'ın kuyruğuna takmaya ahdeder. Hakikat, Kürt'ün neredeyse bir asırdır gördüğü zulümdür. Ama gazeteci kafası, bu zulmü pervasız ve tuzu kuru liberalliğiyle göreceleştirir, Kürt'ü "kesin inançlı olmayan" bir AKP'li olmaya davet eder. (Yılmaz’ın AKP'li olup olmaması bu noktada önemli değil. Yazının mahiyetince Kürt'e önerilen nesnel politik pozisyon, içinde bulunduğumuz durum dâhilinde, budur.)
Hoffer kesin inançlılardan bahsederken Siyonistleri de listeye dâhil ediyordu. Buna aldanmamak gerek. Zira Hoffer gibilerinin düşünce pratikleri bütün İsrail muhiplerinin fikrî hammaddesidir. Yahudi ve liberal birbirine benzer. İkisi de elle tutulur olmaya karşı alerjiktir. Bu alerji, İsrail örneğinde, İsrail'in bir haritasının, kesin sınırlarının olmayışında jeo-politik anlamda vücut bulur, liberalde ise hiçbir "kesin inanca" kendini bağlamayarak kaçak güreşmek anlamında. Bir liberal için aslolan, (İsrail için aslolanın İsrail'in bekası olması gibi) kendi varlığının mutlaklığıdır. Bu yüzden herhangi bir mutlak inanç deklarasyonu, liberalin kendi mutlaklığına şirk koşması anlamında, büyük günahtır. Bu şirk Filistinlinin elindeki bomba da olabilir, Kürt'ün elindeki silah da, Müslüman’ın elindeki Kur’an da. Zira bunların her biri liberalin kutsal bireyliğini tehdit eder niteliktedir. İşte Hoffer, önce Amerikan halkına sonra dünya halklarına bunu öğütlüyordu: "Kitleler bireyliği öldürür. Uzak durun!"
Şimdi de bir Müslüman, "barış namına" diyerek, Kürt'e Kürtlüğünün cisimleşmiş hali olan mücadelesinden uzak durmayı öğütlüyor. Bunun Kürt'ü devletin önüne yem diye atmak olduğunu ya görmüyor ya da belki de daha kötüsü, gördüğü halde “kanun namına” böyle konuşuyor.
Yılmaz, Kemal Burkay’ın yaptığını yapıyor. Kemal Burkay, Türkiye’ye geldiğinden beri her yerde seksen öncesi yapıp ettiklerini -bir de ilâç namına, aradaki ‘93 protokolünü- anlatıp duruyor. O, otuz yıldır ortada yokken dünya durdu sanıyor. Otuz yıllık savaşı “kir”le ve savaşın taraflarını da bu “kir”de eşitleyip dökülen kanın politik tahvillerine çöreklenme hesapları yapıyor.
Liberal, kitleler kararlarını yazı-tura atarak verir sanıyor. Onların kitlesel aklını hor görüyor. Bu aklın oluştuğu yer olan savaş meydanını sırf kendi aklına karşıt bularak beğenmiyor. Yoksa savaşla bir derdi olduğundan değil.
Müslümanlar, Filistin'de ve Türkiye'de “birey değil Müslüman” olmakta ısrar için, orada Gazzelinin, burada Kürt'ün yanında saf tutmalılar. İstanbullunun, Ramallahlının yanında değil.
M. Ocakçı
Devamını oku ...

Selçuklular, Gazali ve İslam

“Selçuklular devri”, İslam tarihindeki bazı dönüm noktaları bakımından semboliktir, özellikle merkezî İslam toprakları olarak adlandırılan İran ve Irak için. Selçuklu tarihi üzerine yapılmış dönemin sosyal, siyasal, dinî ve fikrî boyutlarına değinen çok sayıda çalışma vardır ki bu çalışmalar Ortaçağ tarihinin başka benzer bölge ve dönemlerini inceleyenleri ile karşılaştırıldığında dikkate değer bir derinlik ve teferruatla bezenmişlerdir. Konu üzerine en önemli araştırmalar, çeşitli monograf ve sayısız makalesiyle Selçuklular üzerine takip eden literatürün[1] tesisini hazırlayan Claude Cahen’in, ve ek olarak da Ann K. S. Lambton ve George Makdisi’nin, çalışmaları arasında bulunabilir.
Selçuklu tarihi yorumları üç konu etrafında şekillenir: (i) Türk göçlerinin doğası ve buna eşlik eden iktidarın konsolidasyonu konusu; (ii) Giderek genişleyen Selçuklu İmparatorluğu’nda belirleyici siyasî ve iktisadî ayrıntılar; ve (iii) Sünni İslam’ın ideolojik ve fikrî canlanması. Lambton’un çalışmaları ki Cahen’inkiler üzerine bina edilmiştir, ikinci maddeye odaklanırken; Makdisi’nin birçok bakımdan çığır açan çalışmaları üçüncü madde içine alınabilir.[2]
Gazali konusuna gelmeden, bu konulardaki bazı önkabul ve sonuçları kısaca gözden geçirelim. Selçukluların Türk kökeni söz konusu olduğunda, konuya 334/945’te Bağdat’ın Büveyhî kontrolüne geçmesiyle başlamak en iyi yoldur. Deylemli asker ailelerinden olan Büveyhîlerin yükselişi, ilk izleri dokuzuncu/onuncu yüzyılda görülen merkezî İslam topraklarında Arap olmayan kabilelerin nüfuz kazanmasının en kati ve iyi örgütlenmiş örneğidir. Büveyhîlerin coğrafî kökeni, Gurhan-Dihistan bölgesinden Hazar Denizi’nin güneydoğusuna, Harezm, Maveraünnehir ve belki de Afganistan’ın doğusunu da içine dâhil edebileceğimiz, İslam dünyasının kuzeydoğu sınırlarındaki dağınık kabile topluluklarına kadar izlenebilir.[3] Gücünü giderek kaybeden Halifelik ordusunda Türk kölelerin kullanılmaya başlanması ve bunu takiben Halife Mu’tasım[4] (232-247/847-861) zamanında Türklerin paralı asker alınmaları, Türk kabilelerinin etkisini önemli ölçüde arttırır. Dördüncü/onuncu yüzyıl ortalarına gelindiğinde, Türk unsurlar Abbasi halifesinin otoritesini doğrudan tehdit eden başlıca erk gruplarından olmuşlardır.[5]
Bu tehdit, Halife Mütevekkil’in 248/862’de öldürülmesini müteakiben Abbasi Devleti’nin tedricî olarak parçalanması ve halifenin iktidarının giderek zayıflayıp öneminin azalmasıyla, belirgin olarak ortaya çıkmaya başlar. Bu şartlarda, Bağdat’ta bulunan Büveyhîler, ailenin diğer kollarıyla, Irak ve İran’ın batısını kapsayan bir alanda konfederasyonlarını tesis ederler. Bir Büveyhî reisi olan Muizzüddevle (ö. 356/967) kendisini emirü’l-umera ilân eder ve böylece sembolik de olsa, halifelik otoritesini ustaca devam ettirerek, kendisini başkomutan, yani yetkiyi de facto elinde bulunduran kişi, olarak meşrulaştırır. Bir yüzyılı aşkın süren Büveyhî iktidarının idame ettirilebilmesi sadece kaba kuvvet rejimine değil, aynı zamanda kralların göçebe askerlerin şefi olmanın ötesinde bir nitelik arzettikleri İslam öncesi Sasani Krallığı’nın anısının yeniden canlanmasına bağlıdır[6] Güç ve yetke arasındaki bu tarihsel ayrışma, böylece bundan sonraki tüm Müslüman toplumların yönetiminin soyut (fikrî) ve somut (cismî) hâllerinde süregelen gerilimi başlatmıştır. Büveyhîlerin kendilerini İmamî (Oniki İmamcı) Şia olarak tanımlamaları ama bu arada da Sünni halifenin hamisi olarak göstermeleri, bu gerilimi daha da arttırmıştır. Esasında onların Şiîlikle olan bu duygudaşlığı hiç de göstermelik değildir. On ikinci imamın 329/941’de gaybet-i kübra’ya[7] ilerlemesinden hemen sonra Büveyhîlerin de gelişiyle, Bağdat İmamî Şiî eğitim ve çalışmaların önde gelen bir merkezi hâline gelir.
Büveyhî dönemi bazı kapsamlı dönüşümleri harekete geçirir. Evvela, siyasal otoritenin tanımları, ilk temsilcilerinden birinin Mâverdî’nin olduğu (ö. 450/1058) ayrı bir hukukî-siyasî (siyaset-i şer’iyye) yazım geleneğinin başlamasıyla yeniden formüle edilir. İkinci olarak merkezî İslam topraklarında bölgesel idare ve toprak kullanımı ikta (toprağın gelir kaynağı olarak tahsis veya hibe edilmesi) uygulaması aracılığıyla değiştirilir. Üçüncü olarak, bu bölgenin etnik yapısı çeşitlenir ve Türk unsurlar başat roller üstlenmeye başlarlar. Son olarak, Şiîlik ve Sünnilik arasında belirginleşen sınır ve ayrımlar daha yoğun bir biçimde tartışılır. Selçukluların gelmesiyle bütün bu gelişmeler yeni bir soluk kazanır ve daha da hızlanır.
Selçukluların kökenleri, Aral Gölü’nün doğusunda bulunan Oğuz kabilelerine kadar gider. İslam tarihi vakayinamelerine haşmetli girişleri, 447/1055’te Bağdat’a girip, kaynaklara göre Halife’yi Şiî Büveyhîlerin tahakkümünden kurtaran, Selçuklu reislerinden Tuğrul Bey’le (ö. 455/1063) başlar. Bu tarihten sonra Büveyhî emirinin yerine kendisini sultan ilân eder.[8] Tuğrul Bey’in saltanatında o zamana kadar Büveyhî yönetimindeki bütün topraklar ve hatta Suriye, Selçukluların eline geçer. Her ne kadar Büveyhîler tarafından tesis edilen iktidarın devamlılığını temsil etseler de, radikal değişimlerin de babası olurlar. Bu değişimlerin en önemlilerinden biri Büveyhîlerden önce altın çağını yaşayan Abbasi sarayından alınan ve en üst noktasında vezaret makamının bulunduğu devlet bürokrasisindeki tazelenmedir. Bu bağlamda, Selçuklu iktidarının yükselişi, devleti Tuğrul Bey’in halefleri Alp Arslan (455 – 465/1063 – 1073) ve Melikşah (465 – 485/1073 -1092) dönemlerinde yönetmiş en nüfuzlu Selçuklu veziri Nizâmülmülk (ö. 485/1092) ismine değinilmeden anlamlı bir değerlendirmeye tabi tutulamaz.
Ann K. S. Lambton tarafından yapılmış muhtelif çalışmalarda Nizamülmülk yönetimindeki Selçuklu Devleti’nin ekonomik ve politik içyapısı kapsamlı şekilde tasvir edilmiştir.[9] Ortaya konan belli başlı özellikleri arasında ikisi dikkat çekicidir: Umera (emirler) ve ulemâ (âlimler) sınıflarının tesisi ve konsolidasyonu. Kendi bilincine ulaşmış emirler sınıfının oluşumu Nizamülmülk’ün değişik ikta temliklerini yönetirken kullandığı incelikli politikalarıyla yakından ilişkilidir. Genellikle askerî zümreden olan mukâtaa sahipleri, bazen bütün bir eyaleti kapsayan ikta topraklarını idare eder ve karşılığında da Nizamülmülk tarafından kontrol edilen devlet maliyesine karşı sorumlu tutulurlar. Bu politikalar, bir çeşit istikrar sağlamanın yanı sıra, önceki yüzyılda Abbasi Halifeleri tarafından bir benzeri sağlanan Müslüman birliği ve bölgesel entegrasyon ülküsünü harekete geçirmektedirler. Bu ülkü, eksiksiz ifadesini Sultan Melikşah’ın saltanatı sırasında bulur ve Bağdat’taki Nizamülmülk ile imparatorluğun dağılmış bölgeleri arasında kısmen merkeziyetçi kısmen adem-i merkeziyetçi bağlantı çerçeveleri arasında hassas bir denge üzerinde geliştirilmiştir. Dahası, bu ülkü, altında Selçuklu sultanlarının kendilerini Sünni İslam’ın liderleri gibi sundukları ideolojik bir bayrak olur ki George Makdisi bunu “Sünni Canlanışı” olarak adlandırılmaktadır.[10]
Diğer etkenlerle beraber bu canlanış, Selçukluların iktidarı Şiî Büveyhîlerden alması ile anlam kazanır. Çünkü Büveyhîler, Mısır ve Kuzey Afrika’daki Şiî İsmailî Fatimîlerin düşmanı ve rakibi olsa da, Fatimîlerle birlikte İslam dünyası içinde Şiî hegemonyasını kurmaya çalışan gaspçı bir güç olarak görülmektedirler. Dolayısıyla Selçuklular artan Şiîzm cereyanına karşı Sünnî İslam’ın ideallerini tekrar ileri sürmek zorunda kalmışlardır. Çeşitli şekillerde ifadesini bulan bu durumun en dikkati çeken dışavurumu, Sünni ulemâ sınıfının geliştirilmesidir.
459/1067 yılında Nizamülmülk, Bağdat’ta Nizamiye diye bilinen ve sonrasında Nizamiye’ler ağı şeklinde bütün imparatorluğa yayılan büyük bir medrese inşa eder. Nizamiye ağı ile ilgili bizim bugünkü anlayışımız büyük ölçüde, neredeyse bütün akademik hayatını bu medreselerin tarihî rolü ve entelektüel önemini incelemeye ayırmış olan George Makdisi’nin çalışmaları tarafından şekillendirilmiştir.[11] Makdisi’nin araştırmasındaki çeşitliliğin ve derinliğin kapsamı, İslamî düşünce tarihinde bazı belli başlı dönüm noktalarını ayrıntılı bir şekilde işlediği ve en az o kadar ilham verici özgün yorumu için de çarpıcıdır. Makdisi’ye göre, Nizamiye’nin fikrî kökeni, Halife Me’mun (ö. 218/833) zamanında başlatılan sorgulamalar dönemine (218-233/833–847) kadar gitmektedir. Mihne olarak da adlandırılan bu soruşturmaların amacı, Kur’an’ın Allah tarafından yaratıldığını varsayan Mu’tezile öğretisini resmî görüş olarak dayatmak ve Kur’an’ın Allah’ın yaratılmamış ezelî ve ebedî sözü olduğuna ilişkin karşıt görüşü bastırmaktır. Makdisi’ye göre, mihnenin başarısızlığından sonra iki farklı düşünce cereyanı ortaya çıkmıştır: fıkhî gelenekçilik (fıkıh) ve ilahiyatçı akılcılık (kelâm).[12] Gelenekçilik, burada belirtildiği gibi, kimliğini Şâfiî’nin (ö. 204/855) yazılarından ve Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) misallerinden alırken, akılcılık ise Eş’ari (ö. 325/937) tarafından konsolide edilmiş ve canlı tutulmuştur. Makdisi, bu iki akım arasındaki tarihî etkileşimi yeniden kurmak için çabalarken, İslam düşüncesinde ortodoksi anlayışının değişimine ilişkin değerli görüşler ileri sürmüştür. Onun çözümlemeleri, önde gelen fâkihlerin öğretileri etrafında kurulmuş hukuk okullarının (mezahib, mezhebler) oluşum sürecine (Malikî, Hanefî, Şafiî ve Hanbelî); ve yeni yeni zuhur eden hukuk (fıkıh) ve ilahiyat (kelam) disiplinleri arasındaki çok çeşitli ve karmaşık ilişkilere ışık tutmuştur. Bütün bu çalışmaların sonucunda Makdisi’nin en özgün akademik katkısı, bir tarafta Hanbelîlerdeki aşırı gelenekçi ve dolayısıyla ilahiyat karşıtı tutumu, diğer tarafta da Şafiîlerle Eş’arîler arasında zor da olsa gelişen ittifakı anlayabilmemiz için açıklayıcı çerçeveyi geliştirebilmesidir.
Makdisi’ye göre, Nizamiye bütün bu bahsi geçen gelişmelerin sembolüdür. O Nizamiye’yi Şafiî mezhebini öğretecek ve Nizamülmülk’ün dinî siyasetinin avukatlığını yapacak, görevinin bilincinde olan ve gerekli yetkilerle donatılmış bir hukuk okulu olarak tarif eder. Biz bu politikalara Nizamiye’nin dayandığı ve hâlâ varlığını sürdüren vakıf kurumu üzerinden göz atacağız. Vakıf hayırseverlik kurumu olup, mevcudiyeti vakıf mallarının kullanım ve idaresini kayıt ve şarta bağlayan bir vakîfin (vakfın kurucusunun) varlığına bağlıdır. Nizamiye medreseleri bağlamında Nizamülmülk vakîf, Nizamiye ise vakıftır. Makdisi’nin Nizamiye üzerine yaptığı çalışmaların merkezinde Nizamiye’nin vakıf olarak tesis edilmesinin getirdiği tarihî ve entelektüel çıkarımların titiz yorumları yer alır.
İslam ve Hristiyan Batı arasındaki düşünsel etkileşim ve ödünç almaların çizgisini takip etmeyi amaç edinen bu yorumların ayrıntılı bir aktarımı bu çalışmanın amaçları dışındadır.[13] Yine de Makdisi’nin yorumlarındaki iki önemli nokta, Gazali’nin yaşadığı ve Müstazhirî’yi yazdığı çağın fikrî ve siyasî akımlarını yeniden inşa edebilme amacımızla örtüşür: Bunlardan birisi iktanın karşıtı olarak vakfın, hukukî ve kurumsal olarak incelenmesiyle; diğeri ise Nizamiye’de Şafiî fıkıhının ve usûli’l-fıkh’ının öğretilmesini şart koşan vakıf senedinin koşullarının tahliliyle ilgilidir.
Birinin hayırseverlik kurumu diğerinin ise toprağın gelir sağlayıcı şekilde tahsis edilme biçimi olmasının yanında, vakıf ile ikta arasındaki fark, temel başka bir ayrıma daha dayanır: Vakif vakıfın sadece idare koşullarını belirlemekle kalmaz, onun veraset ve devamlılık şartlarını da belirler. İktayı yöneten emir’in ise böylesi hakları yoktur: Her bir ikta, kaynağını Kur’an’dan alan miras yasalarına tabidir ve hukuki statüsü fukahanın (fakihler) cari fikirleriyle belirlenir.
Bu nedenle, her bir vakife sultan ve halifeden bağımsız olarak, kapsamlı özel sahiplik (patronaj) hakları bahşeden ayrı bir vakıf hukukundan bahsedilebilir. Nizamülmülk, Nizamiye ağının tesisi sırasında bu hakların sağladığı bütün imkânları kullanmış görünmektedir. Nizamiye’lerden en üst derecede fayda sağlayanlar ulemâdır (âlimlerdir). Makdisi’ye göre, vakıf, hukuk okullarının (mezahib) meslekî loncalar gibi örgütlenebilmesini sağlamış ve dolayısıyla, ulemâya İslam toplumu içinde ayrı bir tüzel kişilik statüsü kazandırmıştır.[14]
Bu gelişim süreci, bir tarafta gelenekçiliğin diğer tarafta akılcılığın arasında süregelen çekişmeyle de ilgili görünür. Bu çekişmenin izleri, Makdisi’ye göre, günümüze sadece bir parçası kalan “Nizamiye Bağdat Vakıf Senedi”nden çıkarsanabilir. Nizamülmük bu senetle, Nizamiye’nin, Şafiî fıkıh ve usûli’l-fıkhına bağlı olan Şafiî mezhebi mensuplarının yararına gelir temin edecek şekilde kurulmasını şarta bağlamıştır.[15] Görünüşte bu şart totolojik gibi gelebilir: Nihayetinde Şafiî’den beri, usûli’l-fıkh fıkhın türetildiği temel kaynak ve kökleri işaret etmekte, dolayısıyla Şafiî tarafından terimin bu şekilde kullanımı, vakıf senedindeki kullanımının aksine, fıkıhtan (pozitif hukuk) ayrı bir müktesebat akla getirmemektedir. Bu Makdisi’nin aklına şu soruyu getirir: O zaman terimin (usûli’l-fıkh) özel olarak kullanılmasıyla ne kastedilmiştir? Yazarın ikna edici argümanı şu şekildedir: Şafiî’den iki yüzyıl kadar sonra, beşinci/on birinci yüzyılda, usûli’l-fıkh betimleyici bir terim olmanın ötesine geçmiş, hukuk teorisi ya da metodolojisi halini almıştır: Şafiî’nin er-Risâle’sinde nüve hâlinde bulunan fakat zamanla Allah’ın yasalarının, yani emir ve yasaklarının, doğasını araştıran bir içtihat sistemine doğru gelişen bir teori. Bu Allah’ın kendisinin doğası hakkında sorular soran kelâmdan (teoloji, ilahiyat) farklıdır. Aslında usûli’l-fıkh, akılcı bir taban üzerinde gelişmiştir ve kendisini kelâmın akılcılığından ayırt etme kastına rağmen, karşıtının akılcı tabiatı içine sızmıştır. Bu nedenle Makdisi, usûli’l-fıkh’ı “hukukî ilahiyat” (juridical theology) diye tanımlamıştır.[16]
Burada tasvir edilen düşünsel ve siyasî ortamın dolambaçlı karakteri, Gazali’nin yakında giriş yapacağı sahneyi oluşturur. Onun hayatının erken dönemlerine ilişkin çok bilgimiz olmasa da, Tus’ta (ve zaman zaman Gürgan’ı ziyaret ederek) standart ama kapsamlı bir eğitim aldıktan sonra 470/1077’de 19 yaşında Nişabur’daki Nizamiye’ye kaydolduğunu biliyoruz.[17] Orada zamanın en büyük âlimi ve Eş’ari ilahiyatçısı olarak kabul edilen Cüveynî (ö. 478/1085) ile tanışır. Başta fıkıh olmak üzere her türlü “İslamî ilmi” (Kur’an, hadis ve bu ikisinin hakkında açıklamalar) çalışmasının yanında Eş’arî kelâmına da öğrenir. Cüveynî’nin 478/1085’te ölümüne kadar Nişabur’da kalır. Daha sonra Nizamülmülk’ün karargâhında (mu’asker) yer alır ve Nizamülmülk’ün gözünde ayrı bir şöhret kazanır.[18] 484/1091’e gelindiğinde Bağdat’taki Nizamiye’de Şafiî hukuku öğretmek için atanır ve bugün şimdi bildiğimiz kadarıyla burada 488/1095’e kadar sadece dört yıl kalır.
Bağdat’taki bu dört yıl, araştırdığımız dramın -eğer öyle denebilirse- merkezinde durmaktadır. Müstazhirî neredeyse bu dönemin sonunda yazılır ama kitabı, hepsi de çözümlememizle alakalı, kayda değer bir faaliyet izler. Önemli bir husus şudur ki Gazali’nin Bağdat’taki Nizamiye’ye atanması işlemi, Nizamülmülk’ün iktidarının doruğunda -bu yüzden de Melikşah altında Selçuklu birliğinin en üst noktasında- gerçekleşir. Oysa ki Gazali’nin Bağdat’a gelişi bir yılını doldurmadan hem Nizamülmülk hem de Melikşah ölmüştür. Vakıf senedinin şartlarından dolayı Gazali’nin himayesi sürer ama Nizamülmülk’ün kişisel etkisi –artık ortadan kalkmıştır. Üstelik Melikşah’ın ölümü Selçuklu Devleti’ni iç savaşa sürükler. Tahta talip olanlar arasında süregiden mücadelede nihayetinde, Melikşah’ın oğlu Berkyaruk (487 – 498/1094 – 1105) ve Melikşah’ın kardeşi Tutuş (ö. 488/1095) kalır.[19] Üç yıl süren savaşı Berkyaruk kazanır ve Safer 488/Şubat 1095’te Selçuklu sultanı olarak tahta çıkar. Gazali’nin dokuz ay sonra aynı yıl içinde Nizamiye’deki görevinden ayrıldığı unutulmamalıdır. Bu iç savaş, Selçuklu Devleti tarihinde bir dönüm noktasıdır ve tedricî bir çözülme sürecinin başlangıç işareti olarak, kendinden önceki Nizamülmülk ve Melikşah dönemini ihtişamlı Selçuklu imgesiyle bütünleştirmiştir.
Gazali’nin iç savaştaki resmî konumu da önemli bir diğer husustur. Bu konum, çeşitli imgeler etrafında tartışılabilir. İlk olarak, genel anlamda ulemâya atfedilen bütün anlamlarla birlikte, âlim olarak Gazali imgesi vardır. Nizamiye’deki görevi bir yana bırakılsa bile, filozoflara karşı olan kitaplarında -bilhassa Tehâfütü’l-Felâsife- kendisini savunucusundan ziyade bir sözcüsü olarak gördüğü belli olan ulemâ sınıfının otorite yüklü tavrını taşır. Oysaki bu dönemde ulemânın bilinen bir üyesi olmak başlı başına çeşitli zorluklar barındırır: Ulemânın rolünün verili olmamasına indirgenebilecek ve statülerini, meşrulaştırmak bir yana, tanımlamak sürecinde bile kendi içinde keşmekeş içine girmek gibi zorluklar. Bu kendini tanımlama süreci, tabii ki, pürüzlerini de beraberinde getirmektedir. Bizi doğrudan ulemânın siyasî görüntüsüne getiren budur ki bu görüntüler olmadan Müstazhirî lâyıkıyla anlaşılamaz. Bu açıdan bakıldığında Gazali, onunla aynı türden sayılabilecek selefleri Mâverdi ve Cüveynî gibi, Selçuklu sultanının gücü ile Abbasi halifesinin otoritesi arasında bir aracı gibi görünebilir. Bir taraftan Selçuklu eğitiminden faydalandığının fazlaca bilincindedir ama öte taraftan da bütün meşruiyetini halifenin şeriat üzerindeki sembolik koruculuğundan devşirir.[20]
Faruk Mitha
Dipnotlar
[1] Claude Cahen’in Selçuklular üzerine hazırladığı önemli monograf ve makalelerin sathi bir listesi bile 20’nin üzerinde çalışma barındırır. Çalışmalarını temsilen makalelerinin bazıları Les Peuples musulmans dans l’histoire médiévale (Damascus, 1977) adlı kitapta derlenmiştir. Derleme dâhilinde bu çalışmada faydalanılan makaleleri için bkz.: “The Historiography of the Seljukid Period”, s. 36–64; “L’Histoire économique et sociale de l’Orient musulman médiévale”, s. 209–30; “Nomades et Sidentaires dans le monde musulman du milieu du moyen age”, s. 423–37; ve “L’évolution de l’iqta du IXe au XIIe siècle: contribution à une histoire comparée des sociétés médiévales”, s. 231–70. Cahen’in diğer çalışmaları için bkz.: “Mouvements populaires et autonomisme urban dans l’Asie musulman du moyen âge”, Arabica, 5 (1958), s. 225–50; “The Turkish Invasion: The Selchukids", K.M. Setton, ed., A History of the Crusades içinde (rev. ed. Madison, Wisconsin, 1964), cilt. 1. s. 135–76; “Tribes, Cities, and Social Organization”, The Cambridge History of Iran: Volume 4, The Period from the Arab Invasion to the Saljuqs içinde, ed. R.N. Frye (Cambridge, 1975), s. 308–28. Görüşlerinin kolay bulunur genel bir özeti için kendisinin Pre-Ottoman Turkey, tr. J. Jones-Williams (Londra, 1968) çalışmasına bakınız.
[2] Lambton ve Makdisi'nin bu konudaki katkıları burada sıralanamayacak kadar sayısızdır. Lambton'un başlıca çalışmaları için bkz.: Landlord and Peasant in Persia: A Study of Land Tenure and Land Revenue Administration (2. ed., Londra, 1969); Continuity and Change in Medieval Persia: Aspects of Administrative, Economic, and Social History, 11th-14th Century (Albany, ny, 1988). Ayrıca şu makaleleri: “The Internal Structure of the Saljuq Empire’, The Cambridge History of Iran: Volume 5, The Saljuq and Mongol Periods içinde, ed. J.A. Boyle (Cambridge, 1968), s. 203–82; “Reflections on the Iqta, G. Makdisi, ed., Arabic and Islamic Studies in Honor of Hamilton A.R. Gibb içinde (Cambridge, ma, 1965), s. 358–76.
[3] Makdisi'ye gelince, onun çalışmaları iddialı (ve deyim yerindeyse tahsisçi) bir tetkike tanıklık eder. Başlangıç için bkz.: “Muslim Institutions of Learning in Eleventh Century Baghdad”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, 24 (1961), s. 1–56. Bu çalışmayı bütünleyen bir makale için bkz.: “Ashari and the Asharites in Islamic Religious History”, Studia Islamica, 17 (1962), s. 37–80, 18 (1963), s. 19–40; “The Sunni Revival”, D.S. Richards, ed., Islamic Civilisation, 950–1150 içinde (Oxford, 1973), s. 155–68; İbret verici çalışmalarının doruk noktası olarak bkz.: The Rise of Colleges: Institutions of Learning in Islam and the West (Edinburgh, 1981). Bu son çalışmanın sonuçlarının derinleştirildiği bir çalışma için bkz.: “The Juridical Theology of Shafii: Origins and Significance of Usul al-fiqh”, Studia Islamica, 59 (1984), s. 5–48. Akademik çalışmalarının muhtemelen en büyük meyvesi için, bkz.: The Rise of Humanism in Classical Islam and the Christian West: With Special Reference to Scholasticism (Edinburgh, 1990), s. 2–43.
[4] C.E. Bosworth, “Barbarian Invasions: The Coming of the Turks into the Islamic World”, Richards, ed., Islamic Civilisation içinde, s. 1.
[5] Yazar yanlış isim veriyor. Türkler Mu’tasım zamanında Abbasi ordusuna köle olarak alınmaya başlıyorlar. 232-247/847-861 yılları arasında halifelik yaptığı dönemde Türkleri yoğun şekilde paralı asker olarak kullanan ise Mütevekkil. (ç.n.)
[6] Roy P. Mottahedeh, “The Abbasid Caliphate in Iran”, The Cambridge History of Iran: Volume 4, s. 60–75.
[7] H. Busse, “The Revival of Persian Kingship under the Buyids”, Richards, ed., Islamic Civilisation içinde, s. 47–69.
[8] “Kaybolma, gizlenme” anlamına gelen gaybet kelimesi, İmâmiyye’ye göre on ikinci imâmın ölmeden insanlar arasından ayrılıp gizlenmesi anlamında kullanılan bir terimdir. Bu anlayışa göre, Muhammed b. Hasan, babasının vefatı üzerine (260/874) evlerindeki mahzene girerek gözden kaybolmuş, yani gaybete girmiştir. Hicrî 260’dan 329 yılına kadar olan döneme gaybet-i suğra (küçük gizlilik), 329’dan günümüze kadar devam eden döneme de gaybet-i kübra (büyük gizlilik) denilmiştir. Küçük gaybet döneminde on ikinci imâmla Şiî toplumu arasındaki irtibatı sefir denilen dört kişi sağlamıştır. Bunlar imâmdan yazılı emir veya tavsiyeler (tevkîler) alarak kendi cemaatleri arasında ortaya çıkan meseleleri halletmeye çalışmışlardır. Dördüncü sefir Ali b. Muhammed es-Semerrî’nin kendisinden sonra bir halef tayin etmeyerek 329/941 yılında vefat etmesiyle küçük gaybet dönemi sona ermiş ve imâmla Şiî toplumu arasındaki münasebeti yürüten vekillerin bulunmadığı ve hâlâ devam etmekte olan büyük gaybet dönemi başlamıştır. On ikinci imâmın gizlenmesinden itibaren, yaklaşık bir asır içinde, İmâmiyye fırkasının temel inançları şekillenmiştir. Bu dönemde imâmların sayısının on iki olduğu, on ikinci imâmın önce küçük gaybete, ardından kendisiyle irtibat kurulamayan büyük gaybete girdiği düşüncesi kabul edilmiştir. Günümüz İmâmiyye mensupları, on ikinci imâmın halen sağ olduğuna ve kıyametten önce “el-Kâim el-Mehdî” sıfatıyla zuhur ederek zulümle dolmuş olan bu dünyada adâletle hükmedeceğine inanmaktadırlar. Bu anlayış, İmâmiyye fırkasının temel inanç esaslarından birini teşkil etmektedir. (ç.n.)
[9] Bkz.: C. Cahen, “Historiography of the Seljuqid Period”, s. 39–43, ve C.E. Bosworth, “The Political and Dynastic History of the Iranian World (ad 1000–1217)”, The Cambridge History of Iran: Volume 5 içinde, s. 44–9.
[10] Özellikle Lambton, “The Internal Structure of the Saljuq Empire”, s. 203–25.
[11] Makdisi, “The Sunni Revival”, s. 168.
[12] Makdisi’nin daha önce de belirtilen The Rise of Colleges çalışmasında bu konu ayrıntılı bir şekilde özetlenmiştir.
[13] Makdisi’nin şu çalışmasında kısa ve öz olarak özetlenmiştir: The Rise of Humanism, s. 2–15.
[14] Makdisi, The Rise of Colleges, s. 281–91.
[15] Makdisi, The Rise of Humanism, s. 24–9.
[16] A.g.e., s. 40–1.
[17] Makdisi, “The Juridical Theology of Shafii”, Studia Islamica, 59 (1984), s. 43–4.
[18] Watt, A Muslim Intellectual, s. 20–3.
[19] A.g.e., s. 23.
[20] Bosworth, “Political and Dynastic History”, s. 102–9.
Devamını oku ...

Arap Hazanı

Ortadoğu’da hazan mevsiminin siz batılılardakine benzer çağrışımları yoktur. Sizin için bu mevsim ölümü çağrıştırır; yapraklar renk değiştirir, dökülür ve kuşlar güneye uçarlar. Bizim içinse Yaz’ın bunaltıcı sıcağının ardından uyandığımız keyifli bir mevsimdir. Otlar kırmızı, kahverengi tonlardaki çayırlarda yeniden boy verir ve ağaç dalları olgunlaşmış incirler ve narların ağırlığı ile yere değerler.
O muhteşem Şubat ayaklanmaları dalgasına verilen isim olarak Arap Baharı yerini Arap Yazı’na, insanı acımasızca yakan güneşin altında boş yere gölgelik bir yer ya da serin bir çukurun aranıp durulduğu o sıcak ve anlamsız mevsime bıraktı. Mısır’da askerî cunta Mübarek’in politikalarını devam ettirdi; Libya’da silâhlı çeteler NATO Hava Gücü’nün pahalı şemsiyesi altında çölü arşınladı; Suriye’de Şamlı lezbiyen blogcunun efsanevi maceraları İskoçya’da emekliliğini yaşayan ortaçağa ait Amerikalı eski bir istihbarat ajanı eliyle ortaya çıkartıldı, kaleme alındı ve tasarlandı. Filistin ise kolayca unutuldu ve bir yeni muhafazakâr gözlemci mutlu bir ifadeyle, alelacele, “Arap Baharı’nın Filistin meselesini gündemden çıkarttığını” duyurdu.
Hazan geldi ve Yaz’ın sisi, dumanı dağılıp gitti. Bahar’da ekilen tohumların ilk meyveleri alınmaya başlandı: Nil üzerindeki bir kalede bulunan İsrail Büyükelçiliği’ne zorla girildi, Türkiye geçen yılki onur kırıcı eylemi hatırlattı ve Suudiler hayatlarında ilk kez ABD’yi tehdit ettiler. Filistin yeniden merkeze oturdu ve BM’ye yapılan başvuru yeni mozaiğin parçası hâline geldi. Artık Ortadoğu’da bugün yaşananları anlamaya ve ortadaki delilleri yeniden değerlendirmeye geçebiliriz: tüm bu yaşananlar, liberalleşme ve demokrasiye dönük otantik bir gayretin ifadesi mi, yoksa bir kredi kartı devrimi mi ya da dikkatle planlanmış bir komplo mu? Ve tüm bu olup bitenler bizi nereye götürüyor? Görünüşe göre bölgemiz tam da bilgisayardaki sabit disk gibi yeniden formatlanıyor. Bu kısa sürecin sonunda, ileride izah edeceğimiz üzere, uzun süredir unutulmuş olan halife yeniden sahneye çıkacak.
Filistinliler Neden BM’ye Başvurdular?
Filistinliler o hiç bitmeyen müzakerelerden bıktılar. Onlara hep o 1993’ten, Mandela Nobel Barış Ödülü’nü aldığı, Jurassic Park’ın izlenme rekorları kırdığı seneden beri, ellerinden alınan bağımsızlığın geri verileceği vaat ediliyor. Yaser Arafat ile İtzak Rabin arasında imzalanan Oslo Anlaşması’nın kısa süreli bir otonomi faslından sonra tüm sorunları çözeceği umut edildi. Ama işe yaramadı: Arafat zehirlendi, Rabin vuruldu, sonuçta Yahudi hükümetleri süreç içinde tahammülü kalmayan Filistinlileri kesintili olarak kıyıma tabi tuttu. Müzakereler gene de devam edip durdu…
Filistinliler, uzun süre önce bu müzakerelerden bıktılar ve inançlarını yitirdiler: 2006’daki ilk serbest demokratik seçimlerde müzakereleri yürüten Fetih’e destek vermediler. Şimdi, beş yıl sonra, Mahmut Abbas ve Fetih de zaman kaybından bıktılar ve sonuçta her şeyi kaybedeceklerinden korkmaya başladılar. Abbas yüzünün önemli bir kısmını yitirdi. Hasımları onun İsrail süngüsü üzerinde oturan bir çorap kukla olduğunu düşünüyorlar. Onlara göre Abbas’ın artık yönetme yetkisi yok. O bir sonraki intifada dalgasının Mübarek gibi kendisini silip atacağından ve İsraillilerin de kendisini kurtar(a)mayacağından korkuyor. Abbas’ın tek seçeneği, yeniden formatlanan bölgeyle ilişkisini kesmek. Hamas ile barışmasının ve BM’ye kabul için başvurmasının ama bir yandan da her ihtimale karşı ayaklanma karşıtı ekipman ısmarlamasının nedeni bu.
Abbas ve Fetih, her ne kadar emekliliklerinde bağ bahçe işleriyle uğraşıp zeytinyağı satmayı planlasa da kimi sonuçlara ulaşmaları zaruri görünüyor. Ama zaman ve içinde olduğumuz yeniden formatlanma süreci, Abbas’ın konumunu giderek daha fazla şüpheli kılıyor. Fetih’in de az çok ait olduğu Baas ve Nasır’ın sosyalist milliyetçi Arap hareketi artık ölüyor. Irak’ta bu hareket ABD işgali eliyle imha edildi; Mısır’da Mübarek politikaları tarafından tüketildi; Libya’da bombalar altında eziliyor, Suriye’de ise şiddetli biçimde çöküyor. Bu Arap sosyalistleri neoliberallere çok fazla taviz verdiler, yeni süper zengin milyarderlerini yüreklendirdiler, fazla rüşvet aldılar ve belli ölçüde de halk desteğini kaybettiler. Kokusunu yitiren tuz misali, anlamlarından mahrum kaldılar. Bu yönetimler, ABD sendikalarının, Meksika Anayasal Devrimci Parti’nin ve Avrupa sosyal demokratlarının kaderini yaşıyorlar. Ayrıca devrim sonrası miras aldıkları katılık, onların değişmesine imkân vermiyor.
Herkes gibi Mahmut Abbas da BM kararının makul bir statü kazandırmayacağını anlamış durumda. Ancak o İsrailliler eliyle başına açılacak belânın kendisine değer kazandıracağını düşünüyor. Abbas hayli Amerikan yanlısı bir tutum içinde. Güvenlik güçleri eğitimlerini Amerika’dan aldı. Teklifinin kabul edileceğini umut ediyor. Bu, Obama’nın Kahire konuşması ışığında makul bir umuttu ve esasında Obama da bu oyuna girerdi. Ancak ABD’li Yahudiler o denli güçlü ve milliyetçiler ki ona hiç fırsat vermezler. ABD’li Yahudiler aptal bir inatçılığa sahip Netanyahu’yu seçtiler. ABD’de siyasete hükmeden sınıf, Yoldaş Stalin’in ya da Albay Kaddafi’nin bile gururlanacağı bir tezahüratla kucakladılar Netanyahu’yu. Weiner’in Kongre’deki koltuğunu beklenmedik bir biçimde kaybetmesi ve Obama’nın yeniden başkan seçilmesi sürecini raydan çıkartan Yahudi korkuları, Obama yönetimini BM Güvenlik Konseyi’nde veto kararı verme vaadinde bulunmaya itti.
Bu zoraki alınmışsa da akıllıca bir karar. Barış için birlik süreci ABD vetosunu bastırıyor ve görünüşe göre uluslararası siyasetin bu kıyamet günü silâhı, 1950’deki Kore Savaşı’ndan beri ilk kez yürürlüğe sokulacak ama bu sefer ABD aleyhine. Teslimiyetçi yanını göstermesi sebebiyle, ABD, Ortadoğu’daki yönetsel konumunu terk etmek durumunda kaldı.
Ortadoğu’yu Kim Yönetecek?
Arap milliyetçiliği halk desteğinin tadını çıkarttığı sürece, kimse (yeniden formatlanan) bölgeyi söz konusu milliyetçilik yenilmeden yönetemez. İnsanlar, kendi politik yönelimlerinden hoşnut olmak zorundadırlar. Atina’dan Kahire’ye, herkesi işgalci Yahudi’ye karşı mücadeleye çekecek daha iyi bir unsura da rastlanmıyor. Bu tespitin sebebi, bir tür önyargı ya da mitik bir antisemitizm değil, aksine Kutsal Topraklar’a dönük her yana yayılan aşk; bu toprakların sakinleri Siyonistler eliyle berbat bir biçimde hırpalanıyorlar. Eski Ahit – Atasözler’de (30:22) söylendiği üzere: “Altında yeryüzü titrer ve bir hizmetçi kral olur.” Bir İsrailli yazar da ülkesindeki Yahudilere uyarlar bu sözü. Kendi yöneticilerine hizmet etmeye alışkın olan Yahudiler yeterli düzeyde yardımsever değildir, tutkudan ve insaftan mahrumdur, yereldeki insanlara caniyane ve adaletsizce davranır, sonuçta da kendi teşebbüslerine dönük itiraz noktasında, tüm Ortadoğu’yu birleştirmeyi başarırlar.
Ortadoğu’daki yöneticilere ilişkin nihaî karar, bu yöneticilerin Kutsal Topraklar’a yönelik yaklaşımı üzerinden tayin edilecek. İnsanlarımız o güvenilmez demokrasi ve liberalizmden ziyade ve Facebook’la Twitter’dan daha fazla, kendi kaderleriyle ilgililer. Şubat’ta da yazdığım üzere, “Bu, Camp David Anlaşması ile tesis edilmiş olan İsrail-Amerikan düzeninin sonudur. Bugün itibariyle yeni bir düzenin gelişine tanıklık ediyoruz.”
Kim bölgeyi yönetmeyi arzuluyorsa Filistin’i düşünmek zorunda. Dahası bu düşüncesini liderlik yönünde ortaya koyduğu teklifin bir önkoşulu olarak sunmak durumunda. Bunu Türkiye yaptı: uzun bir beklemenin ardından Erdoğan hükümeti birkaç çarpıcı hamlede bulundu: İsrail büyükelçisini paketleyip geri gönderdi. İsrail’le mevcut askerî işbirliğini ve askerî alımları durdurdu. Erdoğan donanmasının koruması eşliğinde Gazze’yi ziyaret etmeyi vaat etti. Sonuçlar gayet çarpıcı: Kahire ziyareti üzerine Sultan’ın varisi olduğu iddia edilen bu kişiye “yeni Selahaddin” denildi. Selahaddin, Haçlıları 1187’de Galile Denizi’nin üst kısmında, Kurun el-Hattin savaş meydanında mağlup etmişti. Erdoğan da, ona atıfla, bir kurtarıcı olarak selâmlandı. Eğer sözlerinin ödülü bu ise eylemlerinin ödülü ne olacak?
Mısır yeni bir devrimin arifesinde: Mısırlılar, İsrail büyükelçiliğini kuşatan duvarı yıktılar ve binaya girdiler. Kitle, Mübarek sonrasında onun politikalarını devam ettirdiği ve gerekli adımları atmadığı için askerî cuntaya dönük tatminsizliklerini ifade etti. Şubat ayaklanması ve o binlerce şehidiyle Mısırlılar henüz güçlerinin çok azını gösterdiler aslında. General Tantavi yıllar önce Mübarek tarafından halefi olarak seçilmiş bir isimdi zaten. Politik rejim hiç değişmedi, seçimler ertelendi, Gazze ablukası devam ediyor, hatta Mısırlı askerlerin İsraillilerce öldürülmesi bile olağan hâli hiç mi hiç bozmuyor.
Türkiye yeni düzeni kurma meşruiyetine sahip. O, AB ya da NAFTA gibi oluşumların bir muadili olarak bugün Osmanlı İmparatorluğu’na işaret eden hilafeti ilân edebilir. İstanbul, I. Dünya Savaşı’na dek halifenin son ikametgâhı ve Ortadoğu’nun dördüncü yüzyıldan beri doğal başkenti. Kemalizmin o şiddete dayalı laisizminin sona ermesi ve İslamî AKP’nin yükselişi Türkiye’nin hilafeti yeniden diriltme teklifi için kapıları açıyor. Doğal bir lider olarak Türkiye, Suriye dışarıda tutulacak olursa, ileride tüm bölgeyi hilafet bayrağı altında bütünleştirebilir.
İkinci Güç
Tek talip Türkler değil elbette. Ortadoğu’da yeni bir güç daha doğuyor. Bu gücün liderliği, Katar gibi sıkı müttefiklere sahip olan Suudi Arabistan’ın elinde. Bunlarda tonla para ve El Cezire gibi hayli güçlü medya araçları var. Ateşli bir Müslüman ve katı anti-sosyalist olan bu kesim, bölgeyi kendi ağız tadına uygun olarak yeniden formatlamak niyetinde. Libya’ya dönük NATO saldırısından esas kazancı bunlar elde etti. İstikrarsızlaştırılan Suriye’deki kaynakların önemli bir bölümü de bunların kontrolünde. Şimdiye dek pek sahneye çıkmıyorlar ve ellerini göstermiyorlar. Filistin meselesi bunları ortaya çıkmaya zorlayacak temel konu.
Prens Turki Faysal’ın NY Times’da yazdığına göre: “ABD Filistin’in teklifini veto ettiği takdirde Suudi Arabistan onun yanında yer alacak.” Bu sadece Filistin halkına dönük sempatiden ötürü yapılmayacak ayrıca bölgesel hâkimiyete dönük açık bir teklif olarak gerçekleştirilecek. Suudiler, hilafet tacının kimde olacağı hususunda yarış içinde. Onu artık istiyorlar. Bu sonuca ulaşmak için uzun süredir tonla para harcadılar; Kaddafi’yi yok ettiler ve Esad’ın iktidarını sarstılar. Türk AKP’si ile iyi giden ilişkileri var. Erdoğan ve Gül Suudileri yakından tanıyor, ara sıra bu ülkede vakit geçiren bu ikili, Suudilerin desteğinden epey yarar gördüler. Eğer Suudiler patron olmak istiyorlarsa, Filistin için daha fazla gayret göstermek zorundalar.
Muhtemelen Türkiye görece daha gerçekçi bir talip: Türkiye büyük, müreffeh ve modern bir ülke; buradaki ortodoks İslam’ın Sufizmle güçlü bir teması mevcut (Türklerin çok sevdiği bir şair ve veli olarak Rumi’yi hatırda tutmak gerek.). Suudilerde İslam’ın Protestan-Püriten kolu hüküm sürüyor (Selefilik ya da Vahabilik). Bu akımın pek başarı şansı yok. Tarihsel açıdan Mekke ve Medine’nin kutsal şehirler olarak Halife’nin ikametgâhı olma ihtimali bulunmuyor. Muhtemelen bu iki şehir hedeflerini aşağıya çekmeyip Türkiye’ye nispetle ikinci plana düştüklerini kabul etmedikleri sürece, başarısız olacak.
BM Teklifi
ABD bir dizi zor tercihle karşı karşıya. Filistin teklifini veto etmek boş bir hareket, ancak tarafgirliliğinin de açık bir delili olacak. Avrupalılar ona yardım etmeyecek: Siyonistlerin kazanç hanesine yazılmasın diye Libya’yı artık bombalamayacak. ABD yönetimi Yahudileri kucaklamaktan da vazgeçmeyecek.
Belki de İsrail aklını başına alacak ve Kadima lideri Tsipi Livni’nin de önerdiği biçimiyle, BM oylamasını daha fazla germeyecek. Filistin’le ilgili karar geçse bile İsrail bölgedeki en güçlü ordunun sahibi olmayı ve ABD’den aldığı koşulsuz desteğin keyfini çıkartmayı sürdürecek. İsrailliler, yüzlerce Genel Kurul kararında olduğu gibi bu kararı da görmezden gelip Ben Gurion’un düsturunu tekrarlayabilirler: “Gayrıyahudilerin ne dediğinin kim umurunda? Önemli olan, Yahudilerin ne yaptığı.” Amerikalı-Arap felsefeci Joseph Massad, İsrail’in her halükarda kazanacağını söylüyor: eğer Filistinlilerin teklifi kabul edilirse, ellerine sadece küçük bir yurtluk geçmiş olacak, kabul edilmezse hareket güçlerini yitirecekler.
Ali Abunima teklife muhalif bir dizi sebep sıralıyor. Esasında ideal olan, Filistin Ulusal Otoritesi’nin bağımsızlığı değil. Bu bağımsızlık göçmenlerin sorunlarını çözmeyecek, Batı Şeria ile Gazze arasındaki kırılmayı gidermeyecek ve İsrail’deki ayrımcılığı halletmeyecek. Ama gene de endişeye mahal yok: Mahmut Abbas’ın teklifi bağımsız bir Filistin doğurmayacak. Filistin trenini çıkmaz sokaktan kurtaracak, Netanyahu ve Lieberman’ın yüzlerindeki o sahte gülüşü silip atacak sadece. Bölgedeki ABD etkisini kıracak. Daha da önemlisi bu bardağı taşıran son damla olmasa bile, İsrail için hayli olumsuz olan yeni bir dinamiğin oluşmasına katkı sunacak. Filistinliler de bu sorunu kendi başlarına çözemezler zaten: İsrail/Filistin’deki ırk ayrımcısı rejimin tasfiyesi, meşruiyetini ve popülaritesini güvenle artıran geleceğin halifesi eliyle gerçekleşecek.
İsrail Şamir
Devamını oku ...

Türkiye-Suriye İlişkileri

Dışarıdan Dost Tutanın Mahallede Sözü Geçmez
–Bir Suriye Yazısı
Türkiye-Suriye arasındaki ilişkiler Hatay meselesinin Türkiye lehine sonuçlanmasıyla ve sonrasında Hafız Esed dönemi boyunca da “soğuk savaş” koşullarında devam etmişti.
Ancak 90’ların sonu ile beraber baba Esed de kendince bölgenin yeni dengelerini değerlendirmeye çalışmış, bu çerçevede Abdullah Öcalan’ı sınırdışı etmiş ve ABD tarafından yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesi sürecini başlatmıştı.
Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanlığı sürecinde başlayan Türkiye-Suriye devletleri arasındaki yeni ilişkiler, AKP iktidarı sonrasında kamuoyuna, A. Davudoğlu ile başlayan yeni bir süreç olarak pazarlandı.
Bu çerçevede İslamî camiadan birçok aydın(!) bu devlet politikasının kamuoyu çalışmasını yürüttüler.
Türkiye Suriye halklarının kardeşliğinden, sınırların kaldırılmasından, ümmet coğrafyasından v.s. bahsettiler, kitaplar yazdılar kapı kapı dolaştılar.
O zamanlar bizim bu yaklaşıma, “kurulan ilişkiler içinde halkın gerçek-sivil örgütlenmelerinin olmadığı, Kemalist Türkiye ile Baasçı Suriye arasında, salt devletler üzerinden kurulmuş makyevelist çıkar ilişkisinden ibaret olduğu ve özünde bölgedeki ‘direniş hattı’nın zayıf halkası olan Suriye’yi Türkiye üzerinden etkisizleştirme hedefine matuf olduğu”na ilişkin eleştirilerimiz de reel politikayı anlayamamak gibi gerekçelerle mahkûm ediliyordu genelde.
Ancak mesele çok karışık değildi esasen, taşların yerinden oynadığı yeni Ortadoğu düzeninde, Türkiye bir “koçbaşı” olarak, bölgede İran’ın etkisini kırmak ve geleneksel Arap siyasetinin yanı sıra, AB sürecinin parçası olan yeni bir seçenek olarak ikame edilmeye çalışıldı ve Türkiye’de açıkçası kendisi açısından yeni imkânlar getireceğini düşünmüş olmalı ki bu yeni süreci İsmail Cem’in dışişleri bakanlığından itibaren yukarıdaki çerçevede yürütmeye çalıştı.
Ancak “Kürt meselesi”ne ilişkin hassasiyetlerini pazarlık terazisinin dara kısmına koymayı da ihmal etmedi hiçbir zaman…
AKP iktidara geldiğinde bu yeni stratejiyi değiştirmeksizin, ancak “diplomasi” dozunu arttırarak devam ettirdi.
Fazladan, elinin altındaki “İslamî kamuoyu”nu da devletin dış politikası güzergâhında tepe tepe kullandı.
Bağımsız bir entelektüel geleneği ve siyasal örgütlenmesi olmayan dindar camia, durumu kabaca; içerideki Ergenekon’a karşı “bizim çocuklar”ı desteklemek gibi bir düz mantık üzerinden algılayabildiği için, beslendiği “Osmanlı İslam’ı”nın temsilcisi olarak da tasdiklediği AKP’nin kuyruğunda, aslında “Devlet”e eklemlendiğinin ayırdına varamadı.
Dahası AKP hükümeti ile birlikte bizzat devletin kendisinin sahiplenildiği ve her türlü siyasetine lojistik destek verildiği, İslamî kamuoyu tarafından fark edilmedi.
Bu süreç öylesine vahim bir noktaya geldi ki, seçim öncesi “van münüt” ile cuşu hüruşa gelmiş kitle “Mavi Marmara” üzerinden de kolayca maniple edildi, hamasî nutuklar kampanyalar v.s. teşvik edildi, seçim propagandalarının malzemesi olarak kullanıldı.
Ve seçimin hemen sonrasında “Mavi Marmara”nın kâğıtları yetişmediği için(!) Gazze’ye gidemeyeceği açıklandığında, AKP karşısında boynunun kıldan ince olduğunu fark eden camiamız dut yemiş bülbüle dönerken, entelejansiyamız ise bu ani manevraya ayak uyduralım derken bel fıtığı olacaktı neredeyse.
Suriye’deki gelişmelerle ilgili de maalesef aynı manipülasyonlar hem de en kaba biçimiyle kullanılıyor.
Birkaç sene önce Suriye rejimi ile “aile dostu” olan başbakan şimdi televizyon ekranlarından Esed rejiminin katliamlarından bahsediyor.
Oysa bundan önce sorulması gereken bazı sorular var.
Şimdi televizyon ekranlarından fırçaladığınız bu “zalim” rejim ile vizeleri kaldırmadan önce neden anti-demokratik gördüğünüz uygulamalara ilişkin gerçekçi yaptırımı olan taleplerde bulunmadınız?
Ülkede resmî bir kimliğe sahip olmayan Kürt nüfusa ilişkin, resmî olarak örgütlenmeleri yasak olan Başta “İhvan” olmak üzere İslamî yapılara ilişkin, halkın tepesine çöreklenmiş “Muhaberat”a ilişkin hiçbir iyileşmeyi dayatmaksızın, ilişkilerin gelişmesini somut iyileştirmelere bağlamaksızın, büyük bir telaşla, iç kamuoyunuza yönelik, içi boş “kardeşlik” nutukları atmanızın o zaman için başka gerekçeleri mi vardı yoksa?
Yoksa böyle bir demokratikleşme ile komşunun Kürtleri şımarırsa kendi Kürtlerinizin de azacağından mı korktunuz?
Ya da artacağını umduğunuz ticaretin cazibesi burnunuza gelen pis kokuları katlanılabilir mi kılıyordu?
Peki, “sıra Suriye’ye mi geldi?” komutunu alır almaz, daha olayların nereye varacağı belli değilken, sınıra “mülteci kampları” kurarak, ABD ve Suudi’lerle, Suriye konusunda aynı düşündüğünüzü defalarca dünya kamuoyuna deklare ederek, bu eski dostunuz olan rejimi kendi halkına karşı kışkırtmaktan başka nasıl bir sonuç bekliyordunuz?
Hadi hükümet/devlet böyle düşünüyordu da “Suriye-Türkiye halklarının kardeşliği”nden bahseden mütehassis “ev aydınları”mız, defalarca Baasçı Suriye devleti tarafından ağırlanırken, sizin niye gıkınız çıkmıyordu?
Neden şimdi Nasrallah’a verdiğiniz bilgece nasihatleri(!) o zaman Tayyib Erdoğan’a ya da Beşir Esed’e vermek gelmedi aklınıza?
Ve hâlihazırda; Hükümetin ABD-Suudi ağzıyla konuşması sizi hiç mi işkillendirmiyor?
Daha önce Irak’ta yapıldığı gibi şimdi de Suriye’yi işgale hazır hâle getirmeye dönük çabaları kavramak bu kadar güç mü?
Başta İran olmak üzere Irak ve Lübnan’ı da rahatsız eden ve sonuçları Filistin’ e kadar uzanacak olan bu oyun karşısında, Türkiye’nin yer aldığı ittifak, insan haklarına bu kadar hassas kardeşlerimizi hiç mi rahatsız etmiyor?
NATO’nun Müslüman bölge halklarına karşı kurguladığı “füze kalkanı” projesi Türkiye’nin topraklarına yerleştirilirken bunun sonuçları üzerine durup da iki dakika düşünme zahmetine katlandınız mı acaba?
Evet, Suriye’de dökülen kan bizim insanımızın kanıdır ancak bu, rejimin tasfiyesi için dışarıdan “kiralık katil” tutulmasını kabul edeceğiz, anlamına gelmez.
İtirazımız bunadır.
Zira “Dışarıdan dost tutanın mahallede sözü geçmez.”
Kendi topraklarındaki Kürt meselesinin “bastırılarak” çözülmesini merkeze alan devlet aklı, komşularındaki sorunlara ilişkin hiçbir ilkesel inisiyatif geliştiremez.
Ve maalesef bu açmazı yaşayan Türkiye şu anda NATO konseptine ve bölgedeki ABD-Suud çizgisine o kadar angaje olmuştur ki, bölgedeki yeni işgallerin suç ortağı olmak üzeredir.
Ancak daha vahimi AKP’nin haşmetinden(!) efsunlanmış “İslamî camia”nın ana gövdesinin, TV ekranlarından kendilerine aktarılanların dışında bir gerçekliği algılayamaz duruma gelmiş olmasıdır.
Devamını oku ...

Para Çağı


"Bu kesinlikle yeni bir durum ve gayet devrimci, demek ki bundan cehennemden korkar gibi korkmamız gerek." (Bankacı, Sholom Rosen)
Paranın tarihi, bakır, gümüş, deniz kabukları ve altın gibi basit metalarla birlikte başlar ancak bugün bu tarihe demir paralar, banknotlar, çekler ve banka hesapları, defter-i kebirdeki sayılar, banka kartları üzerindeki mühürler, bilgisayar ekranlarındaki elektronik sinyaller, silikon çiplere kayıtlı rakamlar dâhil olmuştur. Finans gazeteleri, para arzına dair bilgiler verirler ve bu noktada paranın ne olabilirliğine ya da bonolar, banka hesapları ve diğer finansal olgular türünden unsurları ne vakit ihtiva etmesi gerektiğine ilişkin farklı bir dizi izahata başvururlar. Modern paranın nasıl ölçüleceği ve tarif edileceği noktasında para uzmanlarının kafaları hayli karışıktır.
Paranın yaklaşık üç bin yıl önce icat edilmesinden beri insanlar onun üzerinden fırtınalar kopartmışlar ve her ne şekilde olursa olsun onu elde edebilmek için bir yığın mücadele içine girmişlerdir. Külçe altın, gümüş parçalar, bakır paralar, kâğıt banknotlar ya da deniz kabukları, hangi türden olursa olsun para, her daim temini noktasında ciddi kavgalara yol açmıştır. Para, hiçbir zaman sakin ve pasif bir araç olmamış, aynı ellerde ya da aynı yerde hiçbir zaman uzun süre kalmamıştır. Yüzyıllar boyunca batı mitolojisi ve edebiyatı büyük miktarlarda para kazanan ya da kaybeden insanların keyiflerini ya da hüsranlarını yazmıştır. Ancak bu hikâyeler esasta, büyük milletlerin, kurumların ve güçlü şahsiyetlerin paranın üretimi ve dağıtımı noktasında verdikleri ebedî mücadeleleri anlatmaktadır. Bu mücadelelerde bir yandan da paranın neyden meydana geldiği bile tayin edilmeye çalışılmıştır.
Tarihsel süreç boyunca paranın üretimi ve düzenlemesi işlemi, birbirinden farklı kesimler ve kurumlar eliyle gerçekleşmiştir. Devlet, farklı alt birimler, kilise ya da kimi özgül dinî tarikatlar, tüccar birlikleri, esnaf loncaları, bankacı aileler ve özel sanayiciler, millî bankalar ve döviz tüccarları, belirli tarihsel momentlerde özel kimi roller oynamışlardır. Para, sadece zenginlik ve lüks kaynağı olduğu için değil, ayrıca efendilere güç bahşettiği için de kavgaların sebebi olmuştur. Para, ordular inşa etmenin ve dağları yerinden oynatmanın büyülü anahtarıdır. Saraylar ve şehirler inşa etmek, toprağı, suyu ve havayı kontrol altında tutmak, kanallar açmak, donanmalar kurmak için para gereklidir. İktidarı elde etmek ve başkalarının kaybetmesini sağlamak için de para zaruridir.
Modern dünya ticaret sistemi Kolomb’un Yeni Dünya’ya ve Vasco da Gama’nın da Hindistan’a yaptıkları sehayatlerle başlar. Tarihte ilk kez gemiler büyük denizleri aşıp her kıtada ticaretin küresel şebekesine ait yeni bir liman inşa ederler. Kolomb ve Vasco da Gama’nın seyahatleri beynelmilel ticaretin çağını başlatır. İktidara ve zenginliğe uzanan yol, gemicilikten ve ticaretten geçmektedir.
Küresel ticaretin iki yüzyıllık macerası ardından ana güzergâhlar netleşir ve birçok rakip unsur, baharatları ve ipekleri Asya’dan Avrupa’ya taşımak, Afrika’dan Amerika’ya köle götürmek ve gümüşle şekeri Amerika’dan Avrupa’ya getirmek için kavgaya tutuşur. Ticaretin kontrolü Portekiz ve İspanya’dan İngiltere, Hollanda ve diğer Avrupa ülkelerinin eline geçer. Zamanla, on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında, sanayi üretiminin gelişimi ile birlikte, İngiltere yeni bir güzergâha sahip olur. Faaliyet merkezleri ve kâr kaynakları ticaretten üretime doğru kayar. Bu süreç yirminci yüzyılın sonlarına dek devam eder.
Zenginlik, tüccarların elinden, tekstille başlayıp, ilerleyen süreçte çeliğe ve diğer metallere doğru kayan bir üretime odaklanmış sanayicilerin eline geçer. Sanayi kapitalizminin büyük eleştirmeninin, Karl Marx’ın ifadesiyle, iktidar ve zenginlik, “üretim araçları”nı, fabrikaları ellerinde bulunduranlarındır artık. Yirminci yüzyıl başlarında araba gibi kimi tüketim mallarına odaklanmış olan üretimin odak noktası, yüzyıl sonunda, bilgisayar benzeri ürünlerin ve yüzyılı hükmü altına alan bir dizi savaşı besleyen silâhların üretimine kaymıştır.
Kolomb ve Vasco da Gama’dan sonra küresel ticaret üzerindeki tekellerini bir biçimde muhafaza edemeyen Portekiz ve İspanya gibi sanayileşmiş ülkeler de üretim üzerindeki tekel oluşlarını süreklileştirememişlerdir. Bu süre zarfında Kuzey Amerika, Japonya ve dünyanın geri kalan kısmı üretimin tekelini ellerine geçirmiştir. Üretim, iktisadî bir asalet olmaktan çıkıp verili bir nitelik arz etmeye başlamıştır. Bir süre sonra Brezilya ve Hindistan, eski sömürgeci efendilerinden daha fazla üretir konuma gelmiştir. Bilgisayar ve tekstil ürünleri, Almanya ya da ABD yerine, Malezya ve Meksika gibi ülkelerde daha ucuza üretilmeye başlanmıştır.
1990’larla birlikte üretimin eskiye nazaran ekonomiyi artık kontrol edemediği ortaya çıkmıştır. Üretim araçlarının sahipleri artık birkaç tekil şahıs ya da ailenin elindedir ve özgül bir sınıfı teşkil etmekten uzaktır. Şirketler, sınırlı ve sabit gelirli emeklilerden yüzlerce firmanın hisse senedini elinde bulunduran milyarderlere kadar, milyonlarca hissedara aittir.
Yeni zuhur eden bu sistemde iktidar, büyük miktarlarda paraya sahip olan, kimi zaman da bu parayı aracı kurumlar, bankalar, emeklilik planları, sigorta acenteleri ya da yatırım fonu yönetimi aracılığıyla kontrol eden yeni bir finansçı sınıfının eline geçmektedir. Bu sınıf baharat, ipek ya da köle ticareti ile uğraşmaz ama füzeden videoya ya da kahve makinesine dek tüm ürünlerin üretimini kontrol eder. Aynı sınıf, para akışını, daha doğru bir ifade ile paranın formunu kontrol altında tutar. Paranın metal ve kâğıt formundan, plastik ve bilgisayar çipleri formuna geçişinde, bu finansçılar, paranın bir para biriminden diğerine, hisse senedinden belediye tahviline, mevduat tahvilinden satın alma opsiyonlarına, ipotekten yatırım fonlarına ya da vadeli hesaptan çürük tahvile doğru her türden hareketini kontrol ederler.
Yeni yüzyıl, önemi giderek daha fazla artan paranın koşulladığı yeni mücadelelere tanık olacaktır. Bizler uzun bir rekabet dönemi süresince birden ortaya çıkan, hızla çoğalan ve aniden çarpışan dalgalar içinde kaybolan çok sayıda para türünü göreceğiz. Yeni paranın kontrolüne ilişkin yolların arandığı bu süre zarfında birçok rakip unsur yeniçağın temel para kurumu olmak için mücadele edecektir.
Tarihin de tekrar tekrar gösterdiği üzere, ne hükümet ne de piyasa paranın düzenlenmesi noktasında kâfidir. Neron’dan Nixon’a dek hükümet görevlileri ve finansçılar kısa erimli çıkarları için parayı kontrol etme kudretlerini her daim istismar etmişlerdir. Roma imparatorları, ordunun ve bürokrasinin giderek artan masraflarını karşılamak adına demir para içindeki gümüş miktarını azaltmışlardır. Fransız bankacılar ve finansçılar saf halka değersiz kâğıt para ve hisse senedi basmışlardır. Neron döneminde tedavülde olan Roma dinarından Arkansas Dükü dönemindeki Fransız assignat’ya kadar politikacılar ve finansçılar yeni para sistemleri kurmuşlar, bu sistemler başlarda ekonomik durumu iyileştirmiş ama nihayetinde sarhoşluk hâli geçip alacakların vadesi dolunca değeri düşürülmüş paraya dayalı sistem çökmüştür.
Takvim ve ölçüm sistemi gibi para da keyfi yönleri olabilen bir kültürel yapıdır. Paranın makul düzeyde işlerlik kazanabilmesi için istikrara ve tahmin edilebilirliğe ihtiyacı vardır. Bir toplum takvimini güneşe, aya ya da her ikisine birden dayandırabilir ancak takvim gerçek dünyanın bir yerinde bağlayıcı bir çapayı gerektirir. Buradaki mühim mesele, takvimin istikrarlı bir sistemin parçası olarak işlemesi ve tüm insanlarca anlaşılmasıdır. Aynı şekilde para da deniz kabuğu, boncuk, altın, gümüş, plastik ya da elektrona dayanıyor da olsa pratik ve tahmin edilebilir olmak zorundadır.
Son birkaç yüzyıldır hükümetler söz konusu istikrarı para birimlerini düzenlemek ya da parayı düzenleyen bankaları kontrol etmek suretiyle sağlamaya çalışmışlardır. Millî para birimleri bugün önemini yitirmekte ve tüm dünya yeni bir sistemle karşı karşıya kalmaktadır. Bizler bugün değer bakımından tek başına hiçbirisinin belirleyici olmadığı, birbirine rakip bir dizi para sisteminin işlediği bir geçiş aşamasına giriyoruz.
Kimi yönlerden bu yeni sistem farklı para türlerinin ve değerli malların bir arada işlediği ilkel sistemlere benzemektedir. Bu, üst üste binen, paralel para sistemlerine işaret etmektedir.
Her ne kadar dolar ya da yen gibi millî para birimleri varlıklarını muhafaza etmeyi sürdürecek olsalar da, elektronik teknoloji, en azından bir süre, birbirinden farklı para biçimleri üretecek ve bu üretim devletin kontrolüne asla giremeyecektir. Devlet kontrolünden azade olmakla para hayatımızda geçmişte olduğundan daha fazla önemli olacaktır.
Dünya tarihinde ilk ortaya çıktığından bu yana para yeni kurumlar ve yeni hayat tarzlarını koşullamış ama aynı zamanda yeni sistemleri aşındırıp yerlerine başkalarının gelmesine neden olmuştur. Para biçiminde meydana gelen teknolojik ve sosyal her türden değişim paranın hayatlarımızdaki rolünü artırmıştır. Yüzyıllar boyunca para sadece ticarî ilişkilerde değil, ayrıca giderek daha fazla, dinsellikle, cinsellikle ve aileyle ilgili tüm ilişki biçimlerine ait tanımlayıcı bir değişken olarak rol oynamıştır.
Henüz ortaya çıkmakta olan küresel ekonomide paranın ve onun üzerine kurulu olan kurumların iktidarı, tüm milletlerin, milletlerarası birliğin ve beynelmilel örgütlenmelerin gücünü aşacak niteliktedir. Elektronik teknolojinin kudreti tarafından ileri sürülüp muhafaza edilen ve hiçbir ülkeye sadık olmayan yeni bir küresel seçkin gurubu ortaya çıkmaktadır. Ancak tarihin de gösterdiği üzere, parasal devrimler yapan insanlar sonuçta her daim bu devrimlerden fayda görenler olmazlar. Parada yapılmış mevcut elektronik devrim, paranın kamusal ve özel hayattaki önemini artırmayı, toplumsal hayatın tanımlayıcı unsurları olarak akrabalık ilişkilerinin, dinin, mesleğin ve yurttaşlığın etkisini kırmayı vaat etmektedir. Özetle hep birlikte bir Para Çağı’nın şafağında olduğumuzu görmemiz gerekmektedir.
Homo oeconomicus artık bizim arkamızda değil, önümüzdedir.” (Marcel Mavss)
Jack Weatherford
Devamını oku ...

Kur’an’sız Muhammed, Muhammed’siz Kur’an

Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın.
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin.
Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın.
Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Bizi, bir avuç insanın arasında dolaşıp devletleşen malın (bkz.: Haşr-7) muhafazası için terse çevrilmiş bir yola, bir ideolojiye ve bir hukuka köle etmek istiyorlar. O yol, o ideoloji ve o hukuk ise O’nsuz…
O’nsuz olan yol, ideoloji ve hukuk, birileri tarafından “emaneten” teslim edilmiş mülkün zırhı olarak, hayata ipotek koyuyor. O birileri adına. Gerçek devlet, bir avuç insanın arasında dolaşan malın bekçisi oluyor. Müslümanların emeksiz, tersiz, kavgasız kazanan kısmı, başka Müslümanların emeği, teri ve kavgası üzerinden, eldeki mülklerini devlet olarak görme vehmine kapılıyorlar. Devlet böylece yerleşiyor zihinlere. Ve devlet O’nun yerini alıyor zamanla. Devlete itaat Allah’a imanı siliyor ruy-i zeminden.
Egemenlik, hükümranlık, sultanlık olarak “mülk” ile mal sahipliği anlamında “mülk” iç içe geçiyor. Bahçe sahipleri ile iktidar sahipleri mezcoluyor, saraylar kuruluyor eski bahçelere. O bahçelerin çitlerini Mekke’ye girişte yıkan Muhammed’in iradesi “beşerî” diye kenara itiliyor ve başlıyor batıdan kutsalmetinci yazılar Arabî kavramlarla din pazarında satılmaya.
“Adalet mülkün temeli”ndeki mülk idareye, doğası gereği zalim, bencil ve kurnaz olduğu iddia edilen insanları disipline eden bir yöneticiye işaret ediyor. Zalimlik, bencillik ve kurnazlık devletin uhdesine giriyor. Kimse kimseyi öldürmesin diye, öldürme hakkını eline alan bir güç olarak devlet, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi oluveriyor ve kendisini rahatsız eden herkesi öldürüyor. Devlet erkini elinde bulunduranlar, kendi bekaları için halk içinde bağlar teşkil ediyorlar. Güce kul olanlar, ibadetlerini bu kulluğun sürekliliği için ifa ediyorlar. Zulüm, bencillik ve kurnazlık avama sirayet ediyor. Avam, her zamanki gibi, din adına, iman yolunda, devleti muhafazayı hidayet rehberine tabi olmak zannediyor.
İslam içi ayrışmaların temelinde kabilevî ve millî dirençler yatıyor. İktisadiyatı ve siyaseti elinde bulunduran Araplara karşı Acemlerin, İran platosundaki iktidara karşı Türkî ve Kürdî kavimlerin itirazı farklı okumaları koşulladığı görülüyor. Acem ya da Türk, yeni muktedir, kendisini Arabî İslam’a referansla ayakta tutuyor. Her türlü kabilevî ve kavmî üstünlüğü takvada eriten Kur’an, yeniden temrene geçiriliyor ve düşman kavimlerin üzerine çevriliyor. Kur’an sayfalarını temrene geçirenler, Allah ile gene güç dolayımı ile bağ kuruyorlar ve gene Arabî ilk örnekten edindiği feyzle, kendi kavmini buradan tesis ediyor. “Benim ümmetimin fitnesi de dünya malı olacaktır” buyuran Peygamber’i haksız çıkarmayan ümmet, kavmî müdahalelerin güç ile ilişkileri bağlamında, bölünüyor. Takva basit bir korkuya, korku mülk kaybına, mülk, iktidara bağlanıyor.
Müşriklere, putperestlere dönük ilk eleştiri, onların da inandıkları Allah ile kendileri arasına kimi şekillerin, sembollerin girmelerine izin veriyor olmaları. Zamanla o putlar yerini İslamî putlara bırakıyor. Her kavim kendi geleneğine ait bir değeri put olarak yüceltiyor. Burada bir halkın muktedire dönük direncini bulup o direnci övmek de o halkın muktedir olmayı gene mevcut iktidardan öğrendiğini görüp onu eleştirmek de mümkün.
Ya da müşriklere, “o putlar sizi Allah’a yaklaştırmaz” deyip, onları İslam’a ısındırma gayretinin esasında Allah’a yakınlaşma düsturunun nafileliğini ihtiva ettiğini söylemek de mümkün. Nafile değilse, verili dinî kurumsallığa Muhammed’in neden itiraz ettiği sorusu cevapsız kalacaktır. “Allah’a yakınlaşma konusunda tuhaf bir rekabet var ve İslam bu yarıştan galibiyetle çıkmıştır” iddiası, İslam’ı görecileştirecek ve müminleri dinin muhafazası için bu yarışta ayakta kalmaya mecbur kılacaktır. Mesele esasen yakınlaşma iddiasının iptalidir. Eğer Kur’an son kitap, Muhammed son peygamber ise yakınlaşma meselesi sonuca bağlanmış demektir.
Vahiy inzal edilirken hiçbir bozulmaya uğramasın diye kalbe takdim ediliyor. Ama o kalb bir akılla kuşanıyor ve İslam vücud buluyor. Aksi yönde bir iddia, Muhammed’i ve tüm nübüvveti geçersiz kılıyor. O vahyi Muhammed’in kalbinde öldürmek Kur’an’ı Muhammed’sizleştiriyor; Muhammed’in aklını vahiyde dondurmak Muhammed’i (ve Hadis’i) Kur’an’sızlaştırıyor.
Muhammed’in peygamberliğini ilân ettiği dönemde çok sayıda tektanrıcı, hanif ve birkaç da sözde peygamber var. O’nu “meczupluk”tan ve Yahudilerin iddiasına göre, “sara hastası” olmaktan çıkartan, çıplak devrimci eylemi. Kur’an metninde de izlenmesi muhtemel olan bu eylemi kısmen Hicaz’a, kısmen putperest karşıtlığına, kısmen de bir nevi ahlâk ve hukuk anlayışına indirgemek, o eylemden esasen hazzetmeyen ve onun süreklileşmesinden korkanların işi.
Bir sapakta, ahlâkî ya da hukukî manada Allah’a yakınlaşma eylemine indirgenen bu kıyam, eylemden soyutlanmış, dondurulup kavanoza ya da kitaplara hapsedilmiş bir ideolojiyi koşulluyor. İyi ve âdil oluşu fıtrî bir mahiyete büründüremeyenler, bu ahlâkın veya hukukun mallarını kendi pazarlarında satıp duruyorlar.
Allah’a yakın olma gayretini mutlak güçle ilişkilenmek olarak anlamak, diyelim, 12 Eylül darbesinde bir komutana yakın durarak huzura çıkma gayretine benziyor. Örnek üzerinden gidersek, o günlerde darbecilerin tayin ettiği yöneticiler arasında bulunan, eski ülkücü Mehmet Pamak, bugün her şeyden yalıtık, saf, öz, kendine kapalı bir İslam ideolojisi öğretiyor derslerinde. Temelde “şiddet” karşıtı olan bu ideoloji, 12 Eylül İslam’ının bir ürünü olsa gerek. Zira 12 Eylül zindanları zorla öğretiyor, şiddetsizliği. Eylemin, kıyamın şiddeti öz olarak atılıyor, avama kabuk yediriliyor.
Misal, aynı dönemin mahsulü Hayrettin Karaman, bir mülâkatında, Evren’in kendisine Diyanet İşleri Başkanlığını önerdiğini söylüyor. Bunu neden kendisine önerdiğini hiç düşünmeden, bugün faize cevaz veren fetvalar kaleme alıyor. İktisadiyat ve siyaset efendilerin ihtiyaçlarını dillendiriyor.
Bir 15. yüzyıl Türkçe Kur’an mealinde dahi Bakara-219, “Artuğunu, ayalin ihtiyacından fazlasını” ifadesi ile tercüme edilirken, Karaman gibiler, “sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. ‘Affetmek olduğunu söyle.” şeklinde yapılan mealin altına imza atıyorlar. “Ayal”, eşi ifade ediyor, burada, ailenin ihtiyacından fazlasının infak edilmesinden bahsediliyor. Amaç, malların belli ellerde toplaşıp başkalarını ezmesine, onlara zulmetmesine mani olmak.
Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’su da bundan fazlasını söylemiyor:
“Komünizm, kimseyi toplumun ürünlerini mülk edinme gücünden mahrum bırakmaz; yaptığı tek şey, onu, böyle bir mülk edinme aracılığıyla, başkalarının emeğini boyunduruk altına alma gücünden yoksun bırakmaktır.” [Komünist Manifesto]
Karaman ve Pamak gibiler, Müslümanlar bu cümleyi Kur’anî manada okuyup idrak etmesinler diye görevlendiriliyorlar. Allah’ın Levh-i Mahfuz’u Kur’an’a, Kur’an Muhammed’in diline, Muhammed’in eylemi iktidarın eyleyişine kapatılıyor. Ama hakikat her zaman sızacak bir yer buluyor. Allah’a (iman), Kur’an’a (Hablullah) ve Muhammed’e (Sünnet) bağlılık her türden beşerî müdahaleye karşı şerbetleniyor. Bu şerbetin biraz liberalizm biraz da muhafazakârlığın suyuyla hazırlandığı herkesten gizleniyor. İnsan’ın (liberalizm) ve toplum’un (muhafazakârlık) “değişmez” doğasına dönük atıflar şerbetin rengini, kokusunu belirliyor. Değişmez olana vurgu yapanın da, değişmediği iddia edilen insanın efendilerin kurgusu olan “insan” olduğu da görülmüyor. Özünde mülk, servet ve iktidar yüzünden azmış olduğu söylenip had bildirilen İnsan, temelsiz Muhammed vurgusu ile Allah’ın kelâmından, mülkiyetçi bir Mushaf vurgusuyla, had bildirme eyleminin öznesi Muhammed’den, liberalizm veya muhafazakârlık adına, “kurtarılıp” bu ideolojik yönelimlerin “kapatma”sı oluyor.
Söz konusu yola, ideolojiye ve hukuka doğru kapatılan İslam, verili çerçevelenmiş hâliyle, birçok başka şeyi dışarıda bırakıyor. Yolun, ideolojinin ve hukukun bekası, yaşamsallığı İslamî pratiğin yerini alıyor. İbadetler bunun bir göstergesi oluyor.
Uzun otobüs yolculuklarında şoför arkasında oturup, kaza ve ölüm korkusuyla, yolculuk boyunca yola kilitlenen, hatta bu saçma edimi örtbas etmek için yol çizgilerini sayan insanlara dönüşüyor Müslümanlar. Oruç tutulacak gün, kılınacak rekât, hac için gerekli parayı saymak İslam’ın yerini alıyor. “Bir durma biçimi” olarak yol, birlikte yürümenin üzerine çıkıyor.
Karşılıklı, çıkar ilişkisine dayalı bir zemin kurgulanıyor. Müslüman’la imam, önder, şeyh, âlim vs. arasındaki bu zeminde birinci ikinciyi göğe, ikinciler birinciyi yere yerleştiriyorlar. Müslüman şeyhi kadar Müslüman olmayı kabul ediyor. Şeyh de onu ne kadar dipte tutarsa o denli göğe yükseliyor. Şeyh devletten aldığı paranın birazını müridlerine dağıtıp onları ekmeğe, esasen kendisine bağlıyor. Mürid de eksik Müslümanlığını kendince kabul edilebilir bir düzeyde tutma imkânı buluyor.
Şu tarz hikâyeler anlatılıyor tekkelerde:
Şeyhle müridi uzun bir yola çıkarlar. Bir nehrin kenarına gelirler. Şeyh müridine, “sen benim adımı zikredeceksin ben de Allah’ın, böylelikle suyun üzerinden yürüyerek geçeceğiz. Amma sen olur da kibirlenirsen ve benim adımı zikretmekten vazgeçersen suyun dibini boylarsın.” Suyun yüzünde yürümeye başladıktan sonra mürid ikaza rağmen doğrudan Allah’ın adını zikretmeye başladığı anda nehrin dibini boyluyor.
Şeyh, müridini Müslümanlık ve Allah’a yakınlık konusunda sürekli belli bir seviyede tutmak zorunda. Onun kendisini daima eksikli ve zaaflı hissetmesini sağlaması gerekiyor. Karşılıklı ilişki ve ihtiyacın sürekliliği bunu gerektiriyor. Fertle Allah arasındaki münasebeti gündelik bilince ait iyilik ve adalet fikri üzerinden tanzim eden şeyh, ferdi aşan mevzuları kendi uhdesine alıyor ve buradan pazarın sahibi Yahudi ve Hıristiyan’la ya da doğrudan devletle müzakere yapma fırsatı buluyor.
Başka bir hikâye…
Müridleri şeyhten bahçeden topladıkları yığınla elmayı kendilerine bölüştürmesini isterler. Şeyh de “kendi adaletimi mi uygulayım Allah’ın adaletini mi?” diye sorar. Müridleri de “Allah’ın adaletini” diye cevaplarlar. Bu cevap üzerine şeyh bir müridine iki, diğerine beş, bir başkasına yirmi tane vererek dağıtır elmaları ve “işte Allah’ın adaleti bu” der.
Aslında kendi adaleti de budur. Burada mevcut verili durumun Allah katına çıkartılacak denli yüceltilmesi vardır. Adaletsizlik ilahi ve doğaldır. Mevcut verili durumu, içinde yaşanılan hayatı yücelten bu ideoloji geçmişten geleceğe uzanan bir yola tabidir ve bu yol kendi işaretlerini, hukukunu teşkil eder. Kullukta eşiti olduğu Peygamber’ine Allah’ın itirazı emrettiği uğrakta oluşan dini benimseyen Müslüman’ın, diyelim bugün itiraz etmesi gereken bir duruma sabır ve tevekkülle yaklaşmayı İslamî görmesinin sebebi burada: elmaları toplayan kendisi ama elmaları mülk edinen başkası. O başkasının verdiği pay da elma yeme ihtiyacına bağlı olarak kutsal, çünkü bu ihtiyaç fıtrî, bedenî ve tabiî.
Bu zihniyet “İslam’da adalet var, eşitlik yok.” tespitinde takılı kalıyor. Ol sebep aynı zihniyet, devrimci işaretler yerleştirip başka bir yol çizen ve “İnsanoğulları arasında mutlak eşitlik ve vicdan hürriyetini sağlamak ve bu eşitliği zedeleyecek kuvvetlere karşı durmak İslam’ın vazifeleridir.” [Kutub, İslam'da Sosyal Adalet, s. 214] diyen Seyyid Kutub’un işaret ettiği yere bakmıyor, onun işaret parmağındaki yüzüğün ne kadar mukaddes ve kıymetli olduğuna dair nağmeler düzüyor.
Bugünlerde çeşitli tarikatları, mezhepleri dikine kesecek biçimde, ciddi bir popülarite kazanan Cübbeli’nin de gücü buradan geliyor. O, cahil kıldıkları halkı kendi “kitap yüklü eşek”liğinin peşinde yürütmeyi iyi biliyor. Cübbeli, fakirliğin kader olduğu düşüncesiyle, “emri bil maruf, nehyi anil münker”in verili durumu dokunulmaz kılan tefsirine tabi olan yolun takipçisi. Kur’anî olan bu söylem, fetih sonrası oradaki verili nizamı muhafaza etmek için kullanılan bir şiara dönüşüyor. Cübbeli’ye de İslam’ın hizmetkârı olduklarını iddia eden fatihlerin borazanlığı düşüyor. O, cahiliyeye karşı mücadele eden ilk Müslümanların yoluna girmiyor ve cahilliğin dipsizliğinde salınıp duran halkın gündelik arzularını istismar edip kasasını dolduruyor. Üstelik geri dönüp bir de o halkla alay etmek üzerine kurulu bir mizahla anlatıyor anlatacaklarını. Bu, ona daha fazla ahkâm kesme zemini sunuyor.
Bu tip isimler, Asr-ı Saadet’in bugüne bozulmadan geldiğine kani. Bu kanaat öyle güçlü ki Kur’an’ın bozulmamışlığına ilişkin kanaat bile daha muğlâktır yanında. Söz konusu çevrelerin “Kur’an okuma anlamazsın, al şu Risale-i Nur’u vs.’yi oku” demelerinin nedeni de burada. Bunların en iyisi, kendi Hadis şerhlerine kapatırlar genç dimağları. Asr-ı Saadet’in ve Sünnet’in bozulmadığı iddiası, Allah ile Muhammed, Muhammed ile Kur’an arasına net sınır çizgileri çekememenin bir ürünü.
Sınırların yokluğu, İslam ile birlikte geçersizleşmiş Yahudi ve Hıristiyan geleneğin sürekliliği ile ilgilidir. Halife Osman’ın veziri ve danışmanı, Yahudilik’ten dönme, Kabul Ahbâr’ın yöneticinin beytülmalden bir malı alıp kullanmasına cevaz vermesine karşılık “Yahudizade! Bizim dinimizi bize mi öğretiyorsun?” diyen Ebuzer arasındaki sınırdır mesele. Sınırları kaldıran, işine geldiği yerde biraz Allah kelâmından, biraz Muhammed’den istifade etmek isteyen muktedirlerdir. Bunlar Ebuzer’in Tevbe Suresi 34. ayete dönük ısrarlı vurgusunu “bir tür yorum” zaviyesine indirgemek durumundadırlar. (Bkz.: Haksöz)
Aydınlanma ve modernizm koşullarına uyum sağlayan eğilimler ilgili sınırların silindiği, süreklileşen bir yolu takip ederler. Bu uyum doğrultusunda, materyalist ve aydınlanmacı akla uygun olarak, Kur’an’sız Muhammedîler, Kur’an’ı Muhammed’in yazdığına örtük olarak inanırlar (Abdülkerim Suruş bunu açıkça ifade eder). Modernist akla uygun olarak, Muhammed’siz Kur’an’cılar da Allah’ı kelâma, Levh-i Mahfuz kaynaklı kelâmı da Kur’an’a kapatırlar. İkisi arasındaki kayıkçı dövüşünün bir kıymeti yoktur. Zira Aydınlanma ve modernizm kendisini burjuva ideolojisinde tamamlar.
Ama yol illaki çatallanır. Müslüman, kendisinin ne kadar suyun yüzünde yürüyebileceğine, ölüm sonrasının gerçek, buhayatın yalan olduğuna, saçlarından tutup kendisini bugünün çamurundan kurtaracağına inansa da üzerinde yürüdüğü yolun efendileri çoktan rol paylaşımı yapıp efendilerle uzlaşmıştır.
Bir taraf Mekkî ayetleri diğeri Medinevî ayetleri öne çıkartır. Zira Medine’dir toplumsal nizamın tesis edildiği yer. Bu, başarıcı bir yönelime yol açar. Başarılı olunduğu moment, müşriklerin işkencelerine ve zulümlerine nasıl, hangi imanla, direnildiğini unutur bir süre sonra. Onlara sadece gözyaşı dökülür. (Misal, Suruş için Hüseyin’in kıyamı Şia geleneği içinde basit bir istisnadır, Ali Şeriati bu olguyu abartmıştır.) Başarıcılık, eski cahiliye toplumunun kimi unsurlarını yeniden diriltir ve muktedir kılar. Persya ve Bizans geriliminde, Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında, tasavvur edilen, kendine kapalı bir İslamî nizam, onlar gibi başarılı olmaya bağlanır. İslam devleti biraz şehinşah biraz imparator; ümmet biraz Yahudi biraz Hıristiyan’dır artık. Zenginliğini “bizi hasımlarımız küçük görürler yoksa” derekesinde meşrulaştıran “Şam şeytanı” illaki çıkar. Ümmet uzun yıllar boyunca kurulan sarayların temellerine kanını, terini dökerken, bir tür İslam ile ikna edilir. Bu İslam, elbette ki münkirin, müşrikin ve kâfirin saraylarını yıkanların İslam’ı değildir. Bu açıdan Mekkî ayetlerin hatırlatılması bir açıdan yerindedir ancak bu özel vurgu da Medine’yi unutturur. Daha doğrusu vurgunun yapıldığı dönemdeki medine sahiplerini koruyup kollamak amacıyla Mekkî olana yaslanır. Medine bir medeniyet projesi olarak batıya bağlanmışsa, onun manevî ve vicdanî esansı için halka Mekke hatırlatılır. Bir yana vurgu yapan, diğer yanı muhafaza ediyor, diğer yanın mevcut mâliklerinin bekçiliğini yapıyordur. Mekkî ayetleri öne alan, içinde yaşadığı kendi medinesini fiilî olarak yüceltiyordur; Medinevî ayetleri öne alan ise kendi mekkesindeki müşriklerle fiilî olarak dosttur.
Kur’an’sız Muhammed, Muhammed’i atıp kendinden menkul bir Hadis ilmine, Muhammed’siz Kur’an ise kendinden menkul bir Kelâm ilmine kapanır. Her ikisi de meselenin yarısını söyler, diğer yarısını kendi uhdesine alır. Kendi uhdesine aldığı yarım da özünden soyutlanmış, bölünmez bir bütündür. Bu bütün tasavvuru her daim bir Allah tasavvuruna referans verecektir. İlki Yahudilik, ikincisi ise Hıristiyan teolojisinden daima rol çalar. Zira ilki bugüne İslam’dan sadece saf bir hukukun, ikincisi ise saf bir ahlâkın kalabildiğini ikrar eder. Muhammed’in hukuku, Kur’an’ın ahlâkı yeryüzünü tümüyle kuşatır mahiyettedir. Kuşatma pratiği için bu ahlâk ve hukukun bir süre ulus-devletin ve ulusötesi tekellerin ideolojileri ile örtüşmesinde bir beis yoktur. Nasıl olsa zafer müminlerindir, ancak o zafer ânına dek ortada bir mümin kalacak mıdır, orası şüphelidir.
Hadis ve Kelâm âlimleri, Muhammed’in ve Kur’an’ın farklı durumlara yapacağı muhtemel müdahaleleri kontrol ve mas etme imkânı bulurlar, bunu da onlardaki yıkıcılığı körelterek yaparlar. Mazlumların, sömürülenlerin yıkıcı pratiği ahlâkçılıkla ya da hukukî vurgularla kontrol altına alınmak isteniyorsa, Kur’an ve Hadis basit bir ahlâk ya da hukuk teorisine indirgenecektir. Bu teori de elleri zaten güçlü olan Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın teolojik geleneğinden beslenecektir. Asiler de eski paganlar, putperestler olarak görülüp ezilecektir.
İdeolojik ve pratik manada, İslamî mücadelenin ilk safhasında ümmetin Yahudi ve Hıristiyanlardan ayrıştırılması zaruridir. Mekke müşriklerden ve putperestlerden, Medine Hıristiyan ve özellikle Yahudi kabilelerinden ayrılmanın mecburi olduğu mekânlardır. Mekke’nin ticarî gücü karşısında haset içinde olan bu kesimlerle politik olarak uzlaşılmış olması, dinen, ibadeten ve aklen uzlaşıldığı anlamına gelmez. Ama bir “toplumun kurtarıcı öncülüğü”, Muhammedîlik, Musa’cılığa, “Allah’a yakın olma”ya indirgenen iman ve ibadet İsa’cılığa doğru kapanır. Bu noktada Mekke’ye karşı verilen savaşın ana karargâhı olma niteliği Medine’den alınır ve o yeni bir medeniyetin ilk fiskesi olarak kutsanmış olur. Böylesi bir yönelim ezel-ebed, cihanşumul, tüm beşeriyete seslenen İslam’ı Muhammed’in pratiğine doğru kapatır. Bu da günümüzde FBI’ın talep ettiği biçimiyle, Allah’ın kelâmını Muhammed’in diline ve eylemine indirger. O Allah’ın yeryüzündeki hâli olurken, O’nu sevenler de O’nu sevmekle Allah’a yakın olma imkânı bulurlar. Putlardan vazgeçirme pratiği sonucu ikna edilmiş kalblerin tesis ettiği bir ideoloji zuhur eder ve İslam eski putların gölgesinde şekillenir. Bu İslam’ın ortaya çıkan yeni putlara karşı eli kolu bağlıdır. Zira artık o putları kıracak bir Muhammed de kalmamıştır. Allah’ın kelâmını göreceleştirmemek adına Muhammed’i Allah katına çıkartmak Kur’an’ı devredışı bırakır ya da üç beş âlimin tefsirine kurban eder.
Pratik hayat çok boyutlu ise, diyelim, sakal ve bıyık konusunda Yahudi ve Hıristiyan’a fark koyma çabası, mülkle, iktidarla, toplumla ve hayatla kurulan ilişkilerde görülmez. Belki de meselenin zamanla sakala indirgenmesinin nedeni, müminlerin bu boyutlarla ilgili bir mesafe koymalarına mani olmak içindir.
Allah’a ulaşma ve ümmete önderlik etme meselesinin Yahudi ve Hıristiyan geleneğine bağlanması kaçınılmazdır. Kur’an’sız Muhammedîlik, yani Hadis’çilik, bir günün yirmi dört saatini örgütleyen, hayatı bütünüyle kucaklayan Talmudî Yahudiliğe bağlanır. Muhammed’siz Kur’an, yani kutsalmetincilik, Allah’ın kısmî ve parçalı olan verili kelâmı ile temasta, Muhammed’i devre dışı bırakır. Tasavvuf, bir üslup olarak, iki yönelim arasındaki tampondur.
Hasan Hanefi’nin, misal, Mekkî ayetleri Medinevî ayetlerin karşısına çıkartmasının nedeni, yaşadığı dönemin Yahudi-Hıristiyan aklına ve bilgisine alan açmaktır. Ona göre, toplumsal nizam, İslamî devlet geleneğinin zincirlerinden kurtarılmalıdır.
Genelde solcu bir eğilim olarak, laikleşme ve dünyevîleşme çağrısı, Müslüman kitlelerin şu veya bu sebeple verili nizama boyun eğmesi ya da ona itiraz geliştirmesi için gereklidir. Ahiret inancının Müslümanları budünyadan alıkoyduğunu düşünmek, esasında ahiret için mücadelenin marazlarından kurtulmak isteyenlerin işidir. Oysa ötedünyacılık da budünyaya aittir, hem de ayrımı silen bir irade ile. Ömrü yüceltenler ölümün eşitleyiciliğini unuturlar. “Her nefs ölümü tadacaktır” ayetinden rahatsız olan Cehepe milletvekili gibi, ömre ipotek koyanlara ölümün iradesini hatırlatmak, her durumda zaruridir. Ama hatırlatma, dünya malının gölgesinde konuşanlara karşı Allah’ın gölgesinde eyleyenlerce yapılmalıdır, kendisini Allah zannedenler ya da Allah’ın kelâmına sahip olduğunu düşünenlerin gevezelikleri ile değil. Ötedünyacılık, bu dünya malının kudretine karşı “Lehülmülk” diye haykırmaktır.
Kur’an’sız Muhammedîlik, Allah’sızdır. Daha doğrusu Allah, muktedirlerin pratiğine hapsedilmiştir. İman, verili iktidar ve bahçe sahiplerinin tahayyülleri ve pratikleri ile sınırlıdır. Bu iman, önü sonu belli gündelik pratiklere doğru kapanmak zorunda kalacaktır.
Muhammed’siz Kur’an, Muhammed’i devredışı bırakmak suretiyle, O’nun örnekliğini toprağa gömer ve müminlerin Kitap’la doğrudan temas kurabilmelerini ister. Esasında temas kurulması istenen yerler, müminlerin Allah’la muhabbette Peygamber’in pratiğinden kurtulmalarına imkân veren ayetlerdir.
Kur’an son kitap, Muhammed de son peygamberse, sonraki zamanlarda belli bir teoriye ve pratiğe muhtaç olan kitlelerin bu ihtiyaçlarının karşılanması noktasında, bu türden bir ayrımın zuhur etmesi kaçınılmazdır. Teorisiz pratik ve pratiksiz teori, kitlelerin etkisizleştirilmesi için elzemdir. Somut sosyolojik, ekonomik ve politik ihtiyaçlar gereği kitlelerin teoriyi doğum-ömür-ölüm bütünlüğüne değmeyen bir yere hapsetmelerini talep etmek, onların akılsızlaşmasını istemek demektir. Benzer ihtiyaçlar uyarınca pratiği ömre indirgemek, onların eylemsizleşmesini talep etmek demektir.
Muhammed’in kalbine inzal edilmiş vahiy başkadır, O’nun pratikte yürüttüğü politik akıl başka. İman, itaat ve biat konusunda fukara Müslüman’a Kur’an, Muhammed ya da Hadis ile organik, birebir ilişki kurmayı telkin etmek, onları hayalî zincirlerinden kurtarır ama gerçek prangaları güçlendirir. Misal, Muhammed’in vahiy karşısındaki konumunu basit bir hürlük üzerinden gören zihniyet, Hadis’le bu düzlemde, yani sahte manada hür olabilmek için ilişki kuracaktır. Efendiler, mutlak akla muhtaç olduğu devrede kalbî, vicdanî tepkileri bastırmak için tefsirler kaleme alacak, Hadis’ten aklın ilahiliğini gösteren örnekleri öne çıkartacaktır.
“Hıristiyan sosyalizmi, rahibin aristokratın (kin yüklü) kalbindeki yangıları takdis eden kutsal sudan başka bir şey değildir.” (Komünist Manifesto) Yeni burjuva iktidarına karşı kitleleri ayaklandırmak isteyen aristokrat, Hıristiyanlığa sığınır. Bu din, şeklen mazlumların-sömürülenlerin dertleriyle ilgilenmeye başlar. “İslamî sosyalizm” kurguları için de benzer bir sorun vardır. O da eski devletin, küçük üreticinin, eski rejimin aristokratlarının yeni nizama tepkisidir. “Kalkınma tamam da adalet eksik” ya da “Muhammed bugün yaşasa Somali’ye giderdi” demek de Türkiyeli eski aristokrasinin (Kemalizmin) kalbini serinleten cümlelerdir.
Bugün İslamî sosyalizme itiraz edenler, kapitalizme ve sosyalizme karşı İslam’ın “üçüncü yol” olduğunu iddia etmektedirler. Cehaletin dipsizliğinde salınan avama bu ezberlettirilir. Sosyalizmin, kapitalizm de dâhil tüm sınıflı toplumlar tarihinin son bulduğu, sınırsız-sınıfsız dünya ülküsüne geçişte devreye sokulan, kapitalizmi ezen bir başka sınıflı toplumsal formasyon, İslam’ın ise bir din olduğu gizlenir. İslam, kapitalizm ya da emperyalizm öncesinin efendilerinin, yeni gelen kapitalizme/emperyalizme yönelik itirazları ile kapitalizmin veya emperyalizmin nevzuhur sosyalizan eğilimlere yönelik tepkileri arasında çekiştirilir. Müslüman ise salt Kur’an’a, salt Muhammed’e ya da salt kerim olan Allah’a bağlılıkla bu çekiştirmeden azade olabileceğine inanır. Elindeki Mushaf sayfaları birilerinin temrenlerine takılır, Muhammed yeni Uhud’ların mağlubu olur, Allah ise beşerden ve doğadan muaf, sabit mutlak akla indirgenir. Hadis de bu mutlak aklın hikâyesi olarak okunur.
İslam, ilk nüzulden uydurma olduğu iddia edilen hadislere kadar bir bütün olarak, Allah’ın “kûn” deyip oldurduğu devrimci bir politik müdahaledir. Kalbi aklın, Muhammed’i Kur’an’ın, ahlâkı hukukun, yıkıcı siyaseti kurucu siyasetin, beşerin kolektif mücadelesini salih amelin karşısına koyanlar, devrimci olanla politik olanı ayrıştırıp bir tarafı kendisine kapatmak ve İslam’ı göğe ya da yerin dibine kapatmak isteyenlerin muradıdır. Allah’ın nuru tamamlanacaksa, bu birilerinin kalblerinde, zihinlerinde, dillerinde ya da amellerinde şimdiden tamamlanmış bir İslam karikatürünü silerek gerçekleşecektir.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...