Uludere Katliamı

Uludere Katliamı, İç içe Geçmiş Acılarımızın Son Halkasıdır
Uludere katliamı Kürt halkının bir asra varan acılarının iç içe geçmiş halinin son halkasıdır. Yoksullukla birleşen kimlik inkârının; savaşın, gözyaşı ve çaresizliğin son korkunç fotoğrafıdır.
Mazlum halklara yeryüzündeki kısacık hayatı zindan eden egemenlerin yanlışlık ya da bilerek yaptıkları ne ilk katliam bu, ne de son olacak. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı derin bir çaresizlik halindeyiz. Ellerimizin bağlı kaldığı şu hareketsizliğimizde ancak kalbimizden lanetler ediyor, yazarak öfkemizi paylaşabiliyoruz.
İnanıyoruz ki bu ülkede çok sayıda vicdanlı, onurlu kişi ve çevre var. Başta İslami çevreler olmak üzere hepsine çağrımız aynıdır: Yoksullukla boğuşan çocuklarımızın, talihsiz ailelerimizin ne zamandır üzerine çöreklenen bu zalim süreci tersyüz etmek için herkes harekete geçmelidir. Kürt sorununun akıl, izan dinlemediği, her geçen gün hükümetleri daha da insafsız hale getirdiği bir vasatta bu müdahale yapılmazsa geleceğimiz şüphesiz çok daha karanlık olacaktır.
Bir sözümüz de iktidar sahiplerine: Sayısını unuttuğumuz bu 33 kurşunların artık bir bedeli olmalıdır. Üzüntünüzde samimiyseniz halkın önünde af dileyerek istifa eder, kendinizi mahkûm edersiniz. Bu yapabileceğiniz asgari insani seviyedir.
Bu vesile ile, zalim uçakların acımasız bombaları altında ekmek parası diye tenekelerde taşıdıkları mazotlarla yanıp kavrulan, gözyaşlarımızla kalbimize gömdüğümüz Ceylanların ve Uğurların yanına gönderdiğimiz evlatlarımıza Allah’tan rahmet; aileleri ve bütün halkımıza başsağlığı diliyoruz. Gün gelir ki adalet ellerimizle yeşerir de bu zulümlerin hesabını sorarız.
Devamını oku ...

Halkın Sesi: Seyyid Derviş

Ölümünden çok uzun süre sonra, besteci ve icracı Seyyid Derviş, Mısır devriminin müzikal ruhunun arkasındaki ana ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Beş gün boyunca süren, Merkezî Güvenlik Güçleri’nin ve ordunun Kahire’de protestoculara yönelik saldırılarına rağmen yüz binler, 23 Aralık Cuma günü, Silâhlı Kuvvetler Yüksek Konseyi yönetimine karşı gösteri düzenlediler.
Gösterilere katılan birçok insan, Mısır ulusal marşı “Beledi, Beledi”yi (Ülkem, Ülkem) söyledi. Bu marşın sözü ve bestesi, devrimci besteci Seyyid Derviş’e (1892-1923) ait.
Bunu yaparak kitleler, SKYK karşısında duran muhalefetin resmî medya tarafından vatansever ve hatta yıkıcı olmakla etiketlendiği günlerde, Mısır’a olan aşklarını bir kez daha ilân etmiş oldular.
Sokağın müziğini yapmak
1892’de doğan Seyyid Derviş, aşka, gündelik hayata, politikaya, sefalete ve dünyevi olana dair şarkılar söyledi ömrü boyunca. Devrimci, anti-emperyalist, halkçı ve vatansever olan Derviş’in şarkıları Mısır’ın toplumsal ruhunu ince bir zekâ ve mizahla aktardı insanlara. Bu sebeple Mısırlılar, 2011’de, Derviş’in ölümünden onlarca yıl sonra, iktidara başkaldırırken, onun şarkıları her zamankinden daha fazla denk düştü halkın gerçeğine.
Henüz 31 yaşında iken ölen Derviş hayli üretken bir besteciydi. İskenderiyeli fakir bir ailenin evladıydı. Sıradan işlerde çalıştı. Bu sayede ülkesinin muhalif kesimleri ile temas kurma fırsatı buldu. Ülkesindeki orta ya da üst sınıfa mensup devrimci sanatçıların aksine, halkı ile kendisi arasına asla bir mesafe koymadı. Onun sesinin yegâne kaynağı, şarkılarında canlı kanlı yaşayan insanlardı.
Yaşadığı dönemin anlamı, onun müziğindeki titreşimler üzerinde şüphesiz ki etkide bulundu. Derviş Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne ve Mısır ulusal kimliğinin yeniden biçimlenişine tanık oldu.
Tam da bu gerçekle bağlantılı olarak, Derviş, İngiliz emperyalizmine karşı verilen devrimci mücadeleye müziği ile omuz verdi. Örneğin “Ya Beleh Zeglul”, İngilizler tarafından yasaklanan ve bugünkü Vafd Partisi’nin kurucusu olan Mısırlı milliyetçi lider Saad Zeglul’un isminin açıktan zikredilemediği bir dönemde, imparatorluğa yöneltilmiş örtülü bir taşlamadır.
“Zeglul bir hurma çeşidi. Sokaklarda zeglul satan bir kadınla ilgili olan bu şarkı, İngilizler’in dayattığı sansürün duvarını tek başına yıkmıştır.” diyor, İngiltere’de ikamet eden, Derviş âşığı Filistinli şarkıcı Rim Kelani.
“Derviş, o ince zekâsı ve mizahı ile tüm tabuları yıktı. O sokakta doğrudan karşılığı olan kimi semboller icat eden bir devrimciydi.” diye devam ediyor Kelani ve ekliyor: “Ya Beleh Zeglul, yazıldığı dönemde hayli popüler olmuş bir şarkıdır.”
Derviş’in sesindeki acemilik, esasta ondaki albeninin önemli bir parçasıdır. Mükemmellik yalanına hiç başvurmadan, kötü koşullarda kaydedilmiş şarkıları Feyruz gibi onlarca müzisyen tarafından yeniden yorumlandı.
Bölgenin en önemli simgesel sanatçılarından biri olan Feyruz, Derviş’in “El-Hilwa Di” gibi şarkılarını söyledi. Bugünlerde popüler kültürün ve Arap çocukların repertuarlarının önemli bir parçası olan bu şarkı, sabah erken kalkıp fırında ekmek pişiren genç ve güzel bir kızın hikâyesini anlatır.
El-Hilwa Di”, güne başlamaya hazırlanan işçilerin dertlerinden bahseder. Devrimci içeriğe sahip dizeleriyle zenginlere “fakirin de Allah’ı, onun da hakları olduğu”nu hatırlatır.
Ulusal marşı yeniden hatırlamak
Halkın bir kimliği olarak Mısır ulusal marşının yeniden hatırlanışı, Mübarek’in temsil ettiği sisteme karşı gerçekleştirilen devrimin aslî bir parçasıdır.
Halkın egemenliğinin yeniden tasdiklenişi, iktidara karşı direnişin her eyleminde, bayrak ve ulusal marş gibi kimi ulusal sembolleri içermiştir. “Beledi, Beledi” isimli bu marşın önemi, biraz da sözlerinin İngiliz karşıtı, Mısırlı milliyetçi lider Mustafa Kamil’in bir konuşmasına dayanıyor olması ile ilgilidir.
Genç eylemci ve eski 6 Nisan Hareketi’nin üyesi Muhammed Hamidi, “Mübarek’e muhalif insanlar yıllarca TV ya da radyo’da çıktığında ulusal marşla zerre ilgilenmezlerdi, çünkü tüm anlamını yitirmişti”. diyor.
Ve devam ediyor: “Ama halk ayağa kalktıktan sonra şarkı anlamına yeniden kavuştu.” Hamidi’ye göre, “Mübarek’in gasp etmesinden sonra marş, ulusal televizyona kıyasla, sokaklarda daha fazla dillendirildi.”
Geçen yıl içinde Derviş’in diğer şarkıları da sokakların dili oldu. Bunlardan en önemlisi, 1919’da yazılmış olan “Qum ya Masri” (Ayağa Kalk Ey Mısırlı!). Bu tarih, İngiliz hükümetine karşı devrimin başladığı yıl. Üç yıl sonra ise Mısır bağımsız oldu.
Derviş’in çocukları: Mısır’ın yeni sesini bulmak
Derviş’in mirasından ilham almayan ilerici bir Arap sanatçı bulmak neredeyse imkânsız. 31 yaşındaki şarkı sözü yazarı ve sokak sanatçısı Fadi Ferid, Derviş gibi sokaklarda yaşadığını ve onun yolundan gittiğini söylüyor.
Bugün Kahire’deki oturma eylemlerinin ayrılmaz parçası Ferid: “Devrim başladığından beri büyük bir ilerleme kaydettim.” Ud çalan, şarkılar ve besteleyip söyleyen Ferid, “sokak benim evim şimdi.” diyor.
Mısır Hükümet Binası önünde 25 Kasım’da başlayan ve üç hafta süren oturma eyleminde Ferid, toplaşan dost eylemciler için irticalen müzik yapıyor. Müziği blues ile aslen Sudanlı olan Nubyanlar’ın etkilerini taşıyor ve o şarkılarında Mısır’daki sokak argosunu fazlasıyla kullanıyor.
Ferid, şarkısında doğrudan halka ve yöneticilere atıfla, hayvanın sırtına vurmayı asla düşünmemesi gereken bir adamla ona ait bir eşekten bahsediyor. Derviş gibi bu genç besteci de konuşma dili ile şarkıyı harmanlıyor ve Mısırlı olmayan bir Arap’ın zor anlayacağı bir sokak dili kullanıyor.
Ama Ferid’in ya da diğer devrimci müzisyenlerin müziklerini etkileyen sadece Derviş değil. Besteci Şeyh İmam’ın da altmışların ve yetmişlerin popüler kültürü üzerinde büyük bir etkisi oldu. Şeyh İmam, “Ey Mısr Ayağa Kalk ve Harekete Geç!” şeklinde tercüme edilebilecek olan “Ya Masr Umi ve Şiddi el-Hel” gibi şarkılar yazdı.
İmam, Ahmet Fuad Necm gibi bir şairle sıkı ilişki içinde çalıştı. İkilinin çalışmaları politikti ve iktidarları eleştiriyordu. Necm ve İmam, birçok kez tutuklanıp hapse atıldılar ve kendilerini özgürce ifade ettikleri için sürekli cezalandırıldılar.
Ancak Derviş, İmam’dan farklı olarak, gündelik hayattan beslenen çalışmalar yaptı. Onun şarkıları, Mısır kadar aşk ve dünyevi konularla da ilgiliydi. Mısırlıların gerçekliğini sadece politik ülkülerle değil, tüm hayatî konularla çok boyutlu olarak bağlama becerisi, şarkılarının onun ölümünden sonra onlarca yıl güncel kalmasını sağladı.
İskenderella isimli grubun üyesi 23 yaşındaki Aya Himeyda’ya göre, 2011’de bile, Derviş kadar, Mübarek’in devrilmesine yol açan milyonlarla bağ kurabilen herhangi bir müzisyene rastlamak mümkün değil.
“Zulme karşı ayaklanmış halka ses vermeden önce katetmemiz gereken çok uzun bir yol var önümüzde. Kültürel ve politik eylemciler olarak bizler belki ünlenmiş olabiliriz. Ama bedeli ödeyen bizler değil, sahaya inip dövüşen fakirler. Biz sadece oturduğumuz yerden tezahürat yapıyoruz o kadar.”
On kişiden oluşan İskenderella grubunun en çok etkilendikleri isimler, Derviş ve şair Fuad Haddad. Grup, hem 25 Ocak devrimi süresince hem de sonrasında, SKYK şiddetine karşı yapılan protestolarda sokaktaki yerini her daim almış.
İskenderella, “Qum Ya Masri” gibi Derviş şarkıları ile kitleleri ateşlemiş. Bu şarkılara bir de kendilerine ait olan “Ragein” (Geri Döneceğiz) isimli şarkı eklenmiş. Şarkı, “ışık elbette doğacak” diyor.
Himeyda’ya göre, gerçek özgürlüğe giden yol henüz başlandı yürünmeye: “Bugün tanık olduklarımız sadece başlangıç.” Bu sözler izah ediyor, halkın İskenderella gibi grupların politik müziğinde yeterli ölçüde ifade bulamamasını.
Himeyda ekliyor: “Enerji patlaması henüz gerçekleşmedi. Yerin altında kitli. Elbette çok şey değişti. Ama sanat, Derviş’in müziği örnekliğinde görüldüğü üzere, halk için gerçek bir ayna olana dek, bizler devrimin tamamlandığından asla bahsedemeyeceğiz.”
Beledi, Beledi (Ülkem, Ülkem): Mısır ulusal marşından alıntı
Ülkem, ülkem, ülkem,
Aşkım ve kalbim sana dair.
Ülkem, ülkem, ülkem,
Aşkım ve kalbim sana dair.
Mısır! Hey tüm ülkelerin anası,
Umudum, sevdam,
Kim sayabilir
Nil’in insanlık için ettiği duaları?
* * *
Qum Ya Masri (Ayağa Kalk Ey Mısırlı)
Ayağa kalk ey Mısırlı, her zaman seni çağırır Mısır
Götür beni zafere, o senin borcun, senin vazifendir,
Saadetim ziyan olduktan sonra gözlerinin önünde
Ellerinden kayıp gittikten sonra gururum, şerefim,
Dön bak ecdadına
Öldükleri güne, geceye
Sadakatin onların vaadini yerine getiriyor.
El-Hilwa Di
Şarkıcı
Hamur yoğurmaya gidiyor güzel
Horoz ötüyor şafakta “ü ürü ü”
Allah’ın inayetiyle düşelim yola hey işçiler
Sabahın güzel olsun Atiye Usta
Sabahımız güzel, Allah’ın izniyle
Ama cebimizde tek bir kuruş yok
Tüm umutlarımızı teslim ediyoruz Allah’a
Koro
Sabırlı olursak eğer
Her şey daha iyi olacak
Şarkıcı
Hey sen, kimin elinde mal mülk
Fakirin de Allah’ı kerimdir.
Koro
Hamur yoğurmaya gidiyor güzel
Horoz ötüyor şafakta “ü ürü ü”
Allah’ın inayetiyle düşelim yola hey işçiler
Sabahın güzel olsun Atiye Usta
Elim elinde, Salah’ın babası
Madem Allah’la birliktesin
Demek ki rahat yaşayacaksın
Her şeyi bırak o kadir olana
Zaman geçiyor haydi gidelim
Şarkıcı
Güneş doğdu!
Koro
Tüm mülk Allah’ındır
Şarkıcı
Koş işe
Koro
Allah sana baht versin
Şarkıcı
Al eline baltanı
Koro
Tüm alet edevatı, hadi gidelim!
Şarkıcı
Horoz ötüyor “ü ürü ü”
Koro
Allah’ın inayetiyle düşelim yola hey işçiler
Şarkıcı
Sabahın güzel olsun Atiye Usta
Koro
Ah Atiye Usta, ah Atiye Usta
Serene Assir
Devamını oku ...

Seyyid Derviş

Şeyh Seyyid Derviş: Kimliğinin Peşindeki Ses
Seyyid Derviş, Türkiye’de müziğe çok detaylı yaklaşanlar dışında geniş kitlelerce pek bilinmeyen, ancak doğu coğrafyası, en azından Arap Müziği için, önemi hiç azalmayacak bir müzik adamıydı. Birçok sıradışı yetenek gibi, yaşarken kadir kıymet görmemiş, öldükten sonra neredeyse bir mit olmuştu. 1893 doğumlu olan ve Mısır Arap Cumhuriyeti Milli Marşı’nın da bestecisi olan Derviş, tatmin edici bir kariyere ulaşmak üzereyken hayatını kaybettiğinde yıl 1923’tü. Ardından, müzik okulları onu, Arap Müziği’nde modernizme geçişin, yaşanan dönüşümün simgesi olarak, bayrak yaptı. Özellikle Mısır’da, kültürel emperyalist Osmanlı’nın etkisiyle, bir seçkinler sınıfının eğlence aracı olan “doğu ezgileri”nin, halka yayılmasında, bir anlamda ulusal bir çerçeveye bürünüp, kimlik kazanmasında başrolü oynayan besteci olarak, okullarda ders konusu hâline gelmesi, kuşkusuz ki ölümünden sonra oldu. Seyyid Derviş de bir ayağa kalkandı, karşı çıkan ve kendi yolunu çizen bir besteciydi.
İskenderiye doğumlu Derviş, çocukluğunda bir münşid[*] olmak üzere eğitildi. Derler ki, ailesine bakmak için işçilik yaptığı bir gün, sıvacı olarak tuğlaları dizerken söylediği şarkıyla, gezgin bir tiyatro ekibinin dikkatini çekiyor. Ekiple birlikte Suriye’yi turlayan Derviş ülkesine döndüğünde, savaşın da etkisiyle iş bulamayınca, turne sırasında aldığı müzik eğitiminin katkısıyla kafelerde ya da bulduğu her fırsatta sahnelerde söylediği şarkılarla geçiniyor. Sesi, dönemin ünlü şarkıcılarıyla karşılaştırıldığında alelade değildir Derviş’in. Bilinen, güçlü Arap sesine karşılık, Derviş’in güçlü yanı sesi değil, beste yeteneğidir.
1918 yılına kadar, basmakalıp bir mücadele içinde şarkı söyleyerek hayatını kazanmaya çalışan Derviş, sahneye çıktığı birçok mekânda başarısız olarak addedilir. İş bulmakta zorlanır. 1918 yılında ise, kendisi için radikal bir karar alır ve Arap lirik tiyatrosuyla uğraşan Selim Higazi’nin ekibine katılıp Kahire’ye yerleşir. 1920’lerin başlangıcına kadar, hem tiyatro oyunlarına beste yapar, operetler/librettolar besteler, dönemin “Sahnelerin Kraliçesi” diye tanınan Mısırlı şarkıcı Munire Mehdiye ile şarkılar söyler. Mısır, tiyatronun da gücüyle, arka arkaya milliyetçi görüşleri öne çıkaran, Mısır kültürüne sahip çıkan şarkı kitap ve oyunlarla hareketlenirken, besteci olarak Derviş bu hareketin tam göbeğinde yer alır. 1920 yılında opera bestelemeye başlar ve “Kleopatra ile Mark-Anthony” isimli bu opera ancak 1927 yılında (ölümünden sonra) sahnelenir.
1920’lerin başlarında Derviş artık tiyatro kumpanyalarının aranan bestecisi olmuştur. Hatta kendi tiyatrosunu kurup, başrol oyuncusu olduğu dönemleri de yaşar, ancak bu oyunlar başarısız olur. 1922 yılında yine tiyatro oyunları için beste yapmaya başlar, 1923 yılında ise yaşamı sona erer.
Sesini üç plak firması kaydeder. Bir Ermeni göçmenin sahibi olduğu küçük bir plak şirketi 1914-20 arası çalışmalarını, Alman firması Odeon 1922 yılı çalışmalarını ve bir başka firma da 1922 yılına ait çalışmalarını kaydetmiştir. Bu kayıtlar, ilerleyen yıllarda dijital olarak temizlenir. Birçok bestesi ise farklı şarkıcı ya da müzik grubu tarafından yorumlanmış ve icra edilmiştir. Ölümünden sonra yaratılan mite uygun olarak, aşırı kokainden öldüğü söylense de, oğlu Hasan Derviş yazdığı kitapta bunun doğru olmadığını söylemiştir. Müziğe yaklaşımıyla kendi alanının “devrimci” ruhlu bestecisi, yıldızlardan bir yıldızdır artık o.
[*] Güzel şiir/şarkı okuyan/söyleyen. Arap ülkelerinde ayrıca müezzinlik benzeri bir sorumluluğu olan kişilerdir.
Devamını oku ...

Filistin'de Birlik


Gazze Katliamı’ndan Üç Yıl Sonra Filistin Halkı Davasına Sadakatini Yitirmedi
Gazze Şeridi’nde İsrail’in yürüttüğü savaşın üçüncü yıldönümünde Cemil Mizher Yoldaş, o büyük katliamlara rağmen işgalin hedeflerine ulaşamadığını, Filistin halkının iradesini ve davasına dönük sadakatini kıramadığını söyledi.
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Merkez Komitesi üyesi Mizher, “Gazze’deki savaştan üç yıl sonra halkımız İsrail işgaline karşı direnme kapasitesini ve yetkinliğini yeniden kazandı, aralıksız devam eden tehditlere rağmen halkımız işgale teslim olmadı, bundan sonra da olmayacaktır.” dedi.
Mizher Yoldaş, halkımızın yüzleştiği duruma işaret etmek amacıyla, anlamlı bir ulusal uzlaşma için vaktin çok geçtiğini belirtti. Politik tutsakların serbest bırakılması ve seyahat engelinin kaldırılması gibi pratik adımları içeren bir ulusal birlik sürecinin devreye girmesini talep etti. Bu talebe göre, Filistin Kurtuluş Örgütü, ülke içinde ve dışında, demokratik ve kapsayıcı bir temelde yeniden inşa edilmeli, Filistin Ulusal Konseyi için Filistin halkının temsilcilerinin oransal olarak yer alacağı yeni demokratik bir seçim yapılmalıdır. Bu sayede yeniden inşa edilmiş FKÖ, işgale karşı çıkmak için güçlü bir mekanizma hâline gelecektir.
Arap devrimlerinin Filistin davasına yönelik etkilerini yorumlarken Mizher, güçlenmekte olan Arap halk iktidarlarının Filistin davasına katkı sunacağını söyledi. Mizher, özellikle devrimler ardından kurulan yeni hükümetler dâhil, tüm Arap hükümetlerine, Gazze’deki kuşatmanın kaldırılması, tüm geçişlerin açılması, işgal, saldırganlık ve savaş suçları ile yüzleşen sadakatin desteklenmesi amacıyla Filistin halkına yardım ve destek sunulması yönünde harekete geçme çağrısı yaptı.
Son olarak Mizher, Gazze’deki savaştan üç yıl sonra Filistin halkının işgalle yüzleşebilecek ulusal bir programın oluşturulmasını, Gazze’nin tümüyle yeniden inşa edilmesini ve Filistin ulusal kurtuluş hareketinin oluşturulmasını talep ettiğini söyledi.
FHKC Merkez Komitesi üyesi İmad Ebu Rahma Yoldaş ise Gazze saldırısından üç yıl sonra hepimizin İsrail’in Gazze’ye yeni bir savaş açma yönündeki tehditlerini ciddiye almamız gerektiği üzerinde durdu. Ebu Rahma’ye göre, Filistin halkı politik ve diplomatik cephelerde hazır olmalı, ilgili tehditlere karşı koymak için direniş güçlerini hazırlamalıdır.
Ebu Rahma, işgalin tanklarla saldırarak, sivilleri hedef alıp direniş eylemcilerine suikastlar düzenleyerek günbegün devam ettiğini söyledi. Bu tarz saldırılar ayrıca Batı Şeria’da da toprakların müsadere edilmesi, evlerin yıkılması, tutuklamalar ve saldırılarla aralıksız olarak gerçekleştiriliyor. Ebu Rahma’ya göre savaş suçları, işgalin daimi ve kesintisiz bir özelliği.
Bu süregiden ve giderek yoğunlaşan tehditlere karşısında, “halkımızın işgale karşı tüm mücadele biçimlerini devreye sokma hakkı vardır, zira uluslararası meşruiyet ve uluslararası hukuk bu hakkı halkımıza vermektedir.” Ebu Rahma’nın tespitiyle, “İsrail Filistin’deki ulusal birlikten korkmuş, Filistinli politik güçlerin uzlaşma konusunda ciddi olduğunu gördükçe tehditlerini artırmıştır.”
FHKC
Devamını oku ...

Suriye Libya Olmamalı

Aşağıdaki bildiri, Avusturya, Viyana’da haftalık yapılan Suriye ile dayanışma yürüyüşünde dağıtılmıştır. Burada sadece batılı güçlere işaret etmekle yetinmeyen, Suriye toplumundaki, batılı güçlere askerî müdahale yapmaları konusunda doğrudan çağrıda bulunan (hem laik hem de İslamî) kimi seslere itiraz edilmektedir. Örgütlü İslamî çevrelerin tepkisi şaşırtıcı bir seyir izlemektedir. Bu kesimler, bizleri Kaddafi destekçisi olduğumuzu söyleyerek karalamaktadırlar. Oysa biz ta başından itibaren Libya’daki demokratik talepleri savunduk ama öte yandan da NATO saldırısına ve yereldeki yedek güçlere de karşı çıktık. Gizliden müdahaleyi savunan kesimler, NATO ile ilgili uyarılara bu uyarıları yapanları Kaddafi, Esad gibi isimlerin müdafileri olarak göstermekle cevap verdiler.
Suriye halkı aylardır demokrasi için mücadele ediyor. Esad rejimi, reform konusundaki beceriksizliğini günbegün ortaya koyup meşru halk taleplerini sadece yoğun bir şiddetle cevapladıkça, hareket çok sayıda insanın ölümüyle sonuçlanan bir devrime dönüştü.
Neoliberalizme Karşı İsyan
Avrupa’da (ve sürgündeki Suriyeliler arasında) sadece demokrasiden bahsediliyor, oysa son birkaç onyıldır demokrasi (Irak ve Afganistan’da da görüldüğü üzere) yeni sömürgeci bir ihraç malına dönüştüğünden, bu türden konuşmalar ciddi bir tehlike barındırıyor. Demokrasi, politik ve toplumsal açıdan fakir sınıfları dışarıda bırakan batılı oligarşilerin yönlendirdiği bir düzen anlamına geliyor.
Suriye ve genel anlamda tüm Arap dünyasında diktatörlükten nemalanan ve onunla bağlantılı kapitalist elitlere karşı bir dizi halk hareketine tanık oluyoruz. Diktatörlüklerle kurulan bu türden bağlar çoğunlukla, Esad’ın milyarder kuzeni Rami Makluf örneğinde görüldüğü üzere, aile ya da kabile ilişkileri aracılığıyla korunuyor. Devrimci güçlerce öne çıkartılan bu toplumsal husus gerçek manada belirleyici niteliktedir. Halk kitleleri için demokrasi sadece batıya karşı temin edilen sosyo-ekonomik bağımsızlık ve sosyal adaletin bileşiminde mümkündür.
Bölgesel Düzene Karşı
Bölgedeki batı yanlısı birçok Arap diktatörünün aksine Esad rejimi ABD ve İsrail’in düzenine karşı muhalefet ettiği ya da direndiği iddiasına dayanarak meşruiyet buluyor. Fiiliyatta Şam İsrail saldırılarına karşı direnen Lübnan Hizbullah’ını desteklemiş, Filistinli direniş gruplarına güvenli bir sığınak temin etmiş, ABD’nin üstünlüğüne karşı duran Tahran’la aynı eksende buluşmuştur.
Ancak bu destek göreceli ve araçsaldır. Yetmişlerde Lübnan devrimi Filistin direnişi ile el ele ilerlerken, Esad ülkeye çok sert bir şekilde müdahale etmiştir. Sonrasında Suriye, 1991’deki Irak müdahalesinde ABD’ye destek vermek suretiyle, Lübnan’ı kontrol altına almıştır. Golan Tepeleri’ni geri vermeyi reddeden Siyonistlerle herhangi bir barış anlaşması imzalanmamış ama öte yandan da ona karşı aktif bir direniş de sergilenmemiştir. Hayatta kalmak adına Esad, tüm bölgede demokratik kitle hareketlerinin karşısına dikilip mücadele ettiği, bölgesel statükoyu savunmaktadır.
Suriye isyanının zaferi, bölgede ABD düzenine karşı bir başka ciddi patlama anlamını taşıyacak ve halk kitlelerini ileri itecektir. Ancak sonuçlar bugün itibariyle gayet açıktır. Eğer devrimci güçler ihtiyatlı davranmazlarsa bilinmelidir ki emperyalizm (Libya’da görüldüğü üzere) kendi düzenlerini yeniden tesis etmek için mevcut ayaklanmaları kullanmaya her daim hazırdır.
Mezhepçiliğe Karşı Laiklik
Esad ayrıca seküler devletin sigortası olarak takdim etmektedir kendisini. Esasında tersi doğrudur. Alevi mezhebine mensup topluluklarla politik, askeri ve ekonomik güç arasında teşkil edilmiş bir bileşim ülkede mezhepsel bir çatışmayı körüklemektedir.
Mısır ve Tunus’ta (ayrıca batıda) görüldüğü üzere Esad da Sunni İslamizmi şeytanlaştırmaktadır. Oysa mevcut demokratik hareketler İslamcıları kendilerini takip etmeye ve genel anlamda onların İslami kültürel gündemlerini bir miktar geri çekmeye mecbur etmişlerdir. Ayrıca Suriye’de Sünni İslamizm tarihsel açıdan zayıftır, zira ilgili hareket, 1982’deki iradi ayaklanmada yenilmiştir, dahası ülkede çok dinli bir kompozisyon mevcuttur. Bugün anti-demokratik Selefi gruplar ülkede önemsiz sayılabilecek bir azınlığı teşkil etmektedirler.
Demokratik hareketler İslamist dönemin kapandığının delilidirler. Kitleler, batılı hâkimiyete karşı seslerini yükseltmek için artık İslamizme muhtaç değildirler. İlgili kitleler, her ne kadar kendi İslamî kimliklerini muhafaza etmeyi sürdürseler de, her şeyden önce demokrasi talep edip onun için dövüşmektedirler. Bu bağlamda Suriye tüm bölgeden ayrı duran bir yer değildir. Diğer yandan Washington, kitlelerin devrimci dürtülerini dizginlemek için Müslüman Kardeşler’in en azından belli bir kesimiyle işbirliği yapması ve onu kullanması gerektiğini nihayet anlamıştır. Dolayısıyla burada, reelpolitik ihtiyaç duyduğunda, “kötü”nün “iyi”ye, “iyi”nin de “kötü”ye nasıl da hızlı bir biçimde dönüştüğüne ilişkin başka bir örneğe tanık oluyoruz.
Rejimin yanı sıra batı yanlısı güçler ve özellikle (demokrasiyle pek fazla ilgisi olmayan) Suudilerle müttefik kesimler, dinî cemaatler arası mezhepsel bir çatışmayı körüklemektedirler. Dinî cemaatlerin birliğini güvence altına alacak yegâne güç ise demokratik hareketin ta kendisidir. Solculardan milliyetçilere ve hatta İslamî güçlere kadar tüm bileşenler bilinçli olarak mezhepçilik karşıtı bir tavır içindeler. Bu kesimler, çok sayıda dinî cemaati içeren hatta kimi seküler hedeflere işaret eden bir hareketi meydana getirmektedirler.
Askerî Müdahaleye ve Tedbirlere Karşı
Gerçek devrimler gökten zembille inmezler ve ciddi bir özveri isterler. Bu özverili mücadele batının müdahalesi ile eksiltilemez. Suriye’deki hareketin başına gelecek en kötü şey, devrimin tüm meyvelerini çalıp onu demokratik bir kılıf altında yeni sömürgeciliğe dönüştürecek batılıların ya da (batılıların desteğinde) Türklerin gerçekleştirecekleri askerî bir müdahale olacaktır. Libya’daki trajedi tekrarlanmamalıdır. Bu ülkede batılı şirketler bıçaklarını çekip halkın üzerine yürümeye başlamışlardır. Onlar için demokrasi sömürge hakkı demektir. (Görünüşe göre burada NATO bombaları Körfez tarzı petrol İslamcıları iktidara getirecektir.)
Batılı güçlerin müdahale etmesini istemek anlamına gelecek biçimde, kimi tedbirlerin uygulanmasını talep etmek, hatalıdır. Batılı güçler, müdahale için demokratik hareketten açık bir çek almak konusunda gayet heveslidirler. Ama eğer batı istediğini alamazsa, bunca tedbirin mantıksal sonucu ne olacaktır? Askerî araçlar.
Gerçek bir devrim, taşıdığı bu ismi, halkın büyük çoğunluğu, özellikle en fakir ve en mazlum kesimleri için özgürlük ve sosyal adaleti güçlendirdiği vakit hak eder. Eğer yeni tesis edilmiş bir iktidar alt sınıfları temsil ederse bu demokratik bir devrim olur. Son tahlilde sefaletten sorumlu olan eski sömürgeci güçlerin yardımını talep ettiği takdirde bir devrim devrim olmaktan çıkar. Devrim (politik, askerî, ekonomik ve kültürel açıdan) Esad’a kıyasla batı karşısında daha fazla bağımsızlık tesis edebilmelidir. Aksi takdirde o demokrasi adına gerçekleştirilmiş bir karşı devrim hüviyeti kazanır.
Kahrolsun ABD-İsrail Düzeni!
Demokrasi ya halkın iktidarıdır ya da hiçbir şeydir!
Anti-emperyalist Kamp (Avusturya Seksiyonu)
Devamını oku ...

Hakiki Bir Noel Hikâyesi

Bu Noel birçok insan için çok zor geçiyor. Tüm hediyeler, partiler ve tatil eğlenceleri arasında biraz da İsa’nın doğumunu kutladığımız bu ayinin hakiki hikâyesine bakmak gerekiyor.
Uzun yıllardır hatırlatmaya çalıştığım üzere, hakiki hikâyenin tatille bir ilişkisi yok. Bu hikâye, Romalı işgalciler tarafından kolay sayılabilsinler diye kayıt altına alınmaları için zorla yola dökülen iki insanla ilgili. Çiftin kalacak yerleri yoktur. Hancı onları biraz süzdükten sonra handa yer olmadığını söyler. Bebekleri soğuk bir ambarda, samanla örtülü bir zeminin üzerindeki gayet sert bir yem teknesinde dünyaya gelir.
Bugün olduğu gibi o günler de pek olağan bir seyir içerisinde değildir. Roma işgali şiddetli ve zalimdir. Fukara ve mazlum halk büyük bir beklenti içindedir. Kâhinler, güçlü bir mesihin, kralların kralının, dünyaya gelip mazlumları kurtaracağını söylerler. Herkes, kılıcının gücüyle halkını özgürleştirecek kudretli bir savaşçıyı beklemektedir.
Doğulu bilgeler semada parlak bir yıldız görürler ve böylelikle Mesih’in geldiğini bilirler. Yeni kralın önünde secde etmek için uzun yolları aşarlar. Kudüs’te kendilerini karşılayan Herod onlara görevlerini söyler. O, iç huzursuzluğuyla, Mecusilerden çocuğu bulduklarında kendilerine bildirmelerini ister. Mecusiler çocuğu bulup secdeye dururlar. Ancak rüyalarında ikaz edildiklerinden Herod’dan sakınıp dönüş yolunda başka bir güzergâhı izlerler. Öfkesinden deliye dönen Herod, Beytüllahim’deki tüm çocukların öldürülmesini emreder. Ancak bir melek gelip çifti uyarır ve onların izin kâğıtları olmayan birer göçmen olarak Mısır’a kaçmalarını sağlar.
O pek kudretli Herod neden bu kadar korkmaktadır? İshak Peygamber’in kehanetine göre bir çocuk doğacak ve “fakirlere iyi haberler iletecek, kırık kalpleri tamir edecek, esirlere hürriyet vaat edecek”tir. Luka İncili de İsa’nın İshak’ı okuyup “fakirlere iyi haberler iletme” görevini üstlendiğini anlatır.
Mesih’in doğumu, Roma valilerini, sarrafları ve dönemin tüm seçkinlerini tehdit edecek bir dönüşümün habercisidir. Herkes kudretli bir asker beklemektedir. Ancak Elçi asla kılıç ya da zırh kuşanmaz, makam sahibi olmaz, servet biriktirmez. Dillendirdiği hakikat dünyayı dönüştürür. O bize aşkın, umudun ve yardımseverliğin gücünü öğretir.
Noel, bu mesajı işitmemiz gereken bir zaman olmalıdır. O, fakirlerin ve mazlumların dikkate alındığı bir zamandır.
2010 Noel’inde ABD dünyanın diğer tarafında iki savaş yürüttü. İşsizlikle, evsizlikle ve açlıkla yüzleşti. Birçok Amerikalı, bizim en fazla el üstünde tuttuğumuz kurumlarımıza dönük şüpheli kimi ifadeler dillendirdi.
Bu yıl Başkan Obama Irak’taki savaşa son verdi ve askerler yurda dönmeye başladılar. Wall Street’i İşgal Et hareketi, Wall Street’teki ifrat konusunda milyonlarca insanın gözlerini açtı. Ve Amerikalılar, Wisconsin, Ohio ve diğer birçok yerde, temel işçi haklarını korumak için hep birlikte ayağa kalktılar.
Hayır dualarımızı hiç eksik etmiyoruz. Ama geçen yıla nazaran bazılarımızın daha iyi durumda olması gerekirdi. Stoklarımız bu yıl da boş. 2011 Noel’i gösteriyor ki daha yapılacak çok şey var. Amerika’da 49 milyon insan sefalet koşullarında yaşıyor. Yarısı ise düşük gelire sahip. 17 milyon çocuk aç. Yaklaşık 50 milyon insanın sağlık sigortası yok. 24 milyondan fazla insan tam zamanlı işe muhtaç. Mahkûmların sayısı ise rekor düzeyde. The Army Times raporuna göre, her gün 18 eski asker intihar ediyor.
Bu Noel'de herkes anlatılan hakiki hikâye için biraz zaman ayırsın. Hayatın şafağındaki gence, hayatın çukurundaki fakire ve hayatın alacakaranlığındaki yaşlıya nasıl davrandığımızı oturup düşünelim. Gerçek hediye, Bilgelerin getirdikleri değil, yem teknesinde kundak bezine sarılı çocuktur.
Herkese mutlu Noeller.
Sayın Jesse L. Jackson
PUSH (İnsanlığa Hizmet için Birleşmiş İnsanlar)
Gökkuşağı Koalisyonu kurucusu ve başkanı
Devamını oku ...

Kraliçe Nanny ve Marunlar


Jamaika bağımsızlığını 6 Ağustos 1962’de elde etti. Ancak adadaki bağımsızlık mücadelesi 1962’den yüzlerce yıl öncesinde başladı.
18. yüzyılda İngiliz sömürgeciler İspanyol istilacıların (conquistador) yerini aldığında eski köleler adadaki dağlarda kendi yerleşimlerini kurmaya başlamışlardı bile. Bu eski köleler ve onların halefleri tarihsel planda Jamaikalı Marunlar olarak biliniyorlar. Kraliçe Nanny ve kardeşlerinin önderliğinde hareket eden Marunlar İngilizleri nihayetinde anlaşma yapmaya zorlayacak ciddi bir muhalefet örgütlemeyi becerdiler.
Marunlar, Britanya İmparatorluğu’ndan bağımsızlıklarını almak amacıyla hem gerilla savaşı verirler hem de karşı ekonomi olarak özetlenebilecek kimi faaliyetler içine girerler. Geceleri plantasyonlara saldırıp köleleri özgürleştirirler, öte yandan da geçimlik tarımla ve kendi kendine yeterli topluluğa ait kimi işlerle uğraşırlar. Emperyalistlerce yasaklanmış, salt kendi ihtiyaçları temelinde yürüttükleri ekonomik faaliyetlerinde kendi refahları esastır. İngiliz plantasyon sahipleri ile farklı Marun yerleşimleri arasındaki çarpışmalar Birinci Marun Savaşı’na yol açar. Marunlar, çalılıklarla kamufle olmak, mağaralara saklanmak ve İngiliz askerlerine pusu kurmak gibi bir dizi taktiğe başvururlar.
Bu kararlı mücadelenin sonunda zafer Marunların olur. Ancak Birinci Marun Savaşı sonrası onların yerleşimlerine saldırmama şartı karşısında İngilizler kölelerin yakalanıp plantasyonlara geri getirilmesinde yardımcı olmalarını talep ederler. Hepsi değilse de bir kısım topluluk bu talebi kabul eder. Gene de bu gelişme İngilizlerin nihayetinde Marunları mağlup edeceği İkinci Marun Savaşı’nın patlak vermesine mani olmaz. Kraliçe Nanny’nin yaşadığı Nanny Kasabası 1734’te yok edilir.
Maalesef Jamaika yıllar sonra Marunların karşı çıktığı plantasyon ekonomisinden pek farklı olmayan IMF politikalarının demir yumruğu altında ezilen bir ülke hâline geldi.
Ancak Marunların ortaya koydukları bu direniş tarzı, gerçek bir karşı ekonominin, devlet tarafından yasaklanan insanî etkileşimin ve devlet kapitalizmine karşı oluşturulacak bir devrimci yolun en güzel ve en etkin örneklerinden biri. Karşı ekonomi teorisinin önemli isimlerinden Samuel Edward Konkin, karşı ekonomiyi eleştiren ekonomist Murray Rothbard’a verdiği cevapta Marunların taktiklerinin geleneksel politik sisteme dayanan taktiklerden hayli farklı bir strateji olduğunu söylüyor:
“Köleleri bir plantasyonda efendileri için oy kullanıp, tüm enerjilerini kampanya ve adaylar için harcarken hayal edebilir misiniz? Kesin olan şu ki köleler bir seçenek olarak karşı ekonomiyi tercih edebilirler. Dr. Rothbard da onları bu tercih için teşvik etmeli ve kölelik karşıtı köle sahipleri partisi seçilene dek plantasyonda kalmaları konusunda kandırmamalıdır.”
Marunlar plantasyonda oturup kölelerin kuralları değiştirmeyi isteyip istemediklerini görmek için seçimler tertiplemediler. Onlar, zorla çalıştıkları ve köle sahibi tarafından ezildikleri bir yere “demokrasi” getirmek için de uğraşmadılar. Sadece doğrudan eylemle kendilerini beslemek için çalıştılar ve kiraya verdiği gayrimenkulden uzakta yaşayıp onunla pek ilgilenmeyen, parazit birer toprak sahibi de olmadılar. Yerleşimlerini tesis eder etmez, devlete karşı mücadele edebilmek için askerî güç biriktirdiler. Marun stratejisi, karşı ekonominin sol-sağ ayrımının ötesine nasıl geçtiğini ve gerçek bir sınıf savaşının neye benzediğini göstermektedir.
Amerikan plantasyonunun mevcut hâlinde benzer eleştirel niteliklere sahip Marun taktiklerini paylaşan bir dizi farklı çağdaş örneğe rastlamak mümkündür. En dikkat çeken örnek, gıda güvenliğine ilişkin sorunlarla yüzleşen Siyah toplulukların yürüttüğü şehirli halkın tarım hareketidir. Gerilla savaşı bahsinde, şehirli çetelerin örgütlenmesi için yapılacak daha çok iş vardır. Ama ben bu konuda gayet iyimserim.
The Daily Attack
Devamını oku ...

Mısır’da Sosyalistler Hedefte


Mısır’da Aralık ayı içerisinde Silâhlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’nin (SKYK) iktidarı bir an önce sivillere devretmesi talebiyle düzenlenen protestolara yönelik asker ve polis saldırılarında onlarca kişi can verirken, bir yandan da ülkede saflar iyiden iyiye netleşmeye başladı. Ülkede, özellikle İslamcı çevrelerin askerî yönetim yanında saf tutması ya da “tarafsız” kalması dikkat çekiyor. Mısırlı sosyalistler ise hem SKYK hem de İslamcılar tarafından son zamanlarda sıklıkla hedef gösteriliyorlar. Son olarak Mısır İçişleri Bakanlığı web sayfasında ve bazı TV kanallarında, Devrimci Sosyalistlerin önde gelen isimlerinden Kemal Halil, Hüssam Hamalavi ve Semih Naguib’in konuşmacı olarak katıldığı bir toplantının görüntüleri yayımlanıp grup, “rejimi devirmeyi planlamak” ile itham edilirken, ordunun yanında saf tutan aşırı İslamcı Selefîlerin Nur Partisi’nin sözcüsü Muhammed Nur da, sosyalistlerin biricik amacının “anarşi” olduğunu söyledi ve grubu “ABD’den maddî destek almakla” suçladı. Bu suçlamaya El-Yum El-Sabea gazetesi grubu “askerî darbeyi kışkırtmak” yaygarası ile katıldı. Devrimci Sosyalistler’in bu açıklamalara yanıtı ise “Baskıcı devleti yıkmak ve yerine âdil bir ülke kurmak istediğimize dair söylenenlerden hiçbir şekilde şikâyetçi değiliz. Uğruna mücadele ettiğimiz amaç budur” şeklinde oldu. Açıklamada özetle şunlar söylendi:
“Evet, zorbalık devletini ve son 30 yıldan beri bize hükmeden, bugün de hükmetmeye devam eden yoksulluğu, cezaevlerinde binlerce savaşçıyı katleden, zenginlerin servetini arttırmak için yoksullardan çalan devleti alaşağı etmeyi hedefliyoruz. Medya yoluyla halkı kandıran bu devlettir. Evet, devleti yıkmak istiyoruz. Sağlığı ve tedavi ürünlerini alınır satılır hâle getiren sağlık politikalarını, okul inşa etmek için para olmadığından aşlarına çöken sınıflarda çocuklarımıza yalan ve çarpıtmaları öğreten eğitim politikalarını alaşağı etmek istiyoruz. İçişleri Bakanlığı’nı, onun, doğal felâketlerde can verenlerden daha çok oğul ve kızımızı öldüren bakanını ve cani yetkililerini mahvetmek istiyoruz. Halkımızın yarıdan fazlasını açlık sınırının altına iten sistematik yoksullaştırma politikalarını alaşağı etmek istiyoruz. Bu baskıcı devlet, Mübarek’in askerî konseyinin liderliğindeki ordu tarafından korunuyor. İşte, bir yıldan az zamanda Mübarek’in 30 yıllık iktidarında olduğundan daha fazla Mısırlının yaşamını çalan askerî cunta iktidarını sona erdirmek istememizin sebebi bu. Evet, ordunun rüşvetçi liderlerini mahkemeye çıkarmak istiyoruz. 20 yıllık Mübarek iktidarı boyunca ekonominin yüzde 30’u tümüyle, denetimsiz biçimde, onların kontrolündeydi. Üzerimize ateş açan ve binlerce özgür gencimizi âdil olmayan yargılamaların ardından hapseden bu ordunun liderleridir. Tarih boyunca tüm devrimlerde olduğu gibi, er ya da geç, bu ordunun da devrimci saflara katılacak yurtsever liderler çıkaracağına inanıyoruz. Evet, insanlar hâlâ bu rejimin, onun yoz ve zorba devletinin devrilmesini istiyor.”
Bu arada Semih Naguib de, SKYK ve medyanın “devrimcileri itibarsızlaştırmak” istediğini belirterek, “Bu devrimin sürmesini, özgürlük ve sosyal adalet şeklindeki eş hedeflerinin gerçekleşmesini istemiyorlar. Devrimcileri karalamalarının nedeni de bu” şeklinde konuştu.
Devamını oku ...

Maraş Biberi


Denir ki Hz. İbrahim, devrin kralı Nemrut’un putlarını kırarak insanları Allah’ın varlığına inanmaya davet edince, iktidarı sarsılan Nemrut öfkelenir ve Hz. İbrahim’in ateşe atılmasını emreder. Bu zaman zarfında evlerde ateş yakılmayacaktır, yasaklanmıştır. Bütün odunlar İbrahim’in ateşini harlamak üzere toplanır.
O günler, “Urfa dağlarında gezer bir ceylan” günleridir. Bir zalim avcı, avladığı ceylanı pişirmesi için karısına verdiğinde hiç odun kalmadığı cevabını alır. Avcı çare bulmasını istediğinde, kadın ceylanın yağsız bir parça etini önce bir taşın üzerinde döver. Sonra da kırmızıbiber, bulgur ve tuzla yoğurur. Bugün etsiz olarak her köşe başında fast-food versiyonunu gördüğünüz çiğköftenin ortaya çıkışı böyle olmuştur.
Urfa’nın çiğköftesine Maraş’ın biberini karıştırmak Urfalılar tarafından Sarkozy muamelesi görmenize yol açabilir. Onların ‘isot’u varken Maraş’ın biberini duymaya tahammül edemezler. Üstelik haklıdırlar. Arayı şöyle bulabiliriz: Yine denir ki ilk tarım Maraş’ın Afşin ilçesinde yapılmıştır. Kentin kadim ismi Arabissos’tur ve Roma İmparatorluğu’nun, Gordianus (234-238) devrinde Urfa’dan göçen Arap aşiretleri tarafından iskân edilmiştir. [Irfan Shahîd, Byzantium and the Arabs in the Fifth Century, Dumbarton Oaks 1989]
Maraş’ın köy isimleri
Afşin, atalarımız Orta Asya’da at koştururken imparator Justinianus tarafından oluşturulan Üçüncü Armenia eyaletinin de yönetim merkezlerinden biridir. Hadi celadetli okurun kalbi kırılmasın “sözde” Armenia eyaleti diyelim. Milli tarih şuurumuza uygun davranmış olalım.
Halkımız beraber ve solo olarak Fransız parlamentosunu döverken araya gitmeyelim. Milli birlik ve beraberlik ruhuna en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, Meykir, Hunu, Norşun, Arıstıl, Maravuz gibi Maraş’ın köy isimlerinin etimolojik kökenini siz de sormayın, ben de söylemeyeyim.
Maraş’ın başta ticaret ve sanayi odası olmak üzere bütün “sivil” toplum örgütleri ezelden beri biberi Maraş iline tescil ettirme mücadelesi verirlermiş. Nihayet 2002 yılında başarmışlar. Artık Maraş Biberi Maraş iline tescilli. Sanayi ve Ticaret Odası kriterlere uyan bibercilere sertifika ve logo kullanım hakkı veriyor.
Deli paralar devri
Maraş katliamını günlerdir her açıdan dinlediniz. Katliamın ekonomik-sınıfsal arka planına değinen pek olmadı. 70’li yıllar, tarımda destekleme politikalarının uygulandığı yıllardı. Misal Demirel, buğday ya da pamuğa 10 lira taban fiyat verirdi, Ecevit bunu 15 liraya çıkaracağını ilan ederdi. Demirel, 20’den aşağısının yetmeyeceğini, mazotun litresi ile buğdayın kilosunu karşılaştırarak anlatırdı.
İşte tarım üreticisinin eline “deli” paralar geçmesi biraz bu yüzdendi. Anadolu’da Alevi nüfus, tarih hafızasından dolayı kuş uçmaz kervan geçmez, Yavuz uğramaz yerlere yerleşmiştir. Gezin Anadolu’yu, genellikle Alevi dağda Sünni ovada yerleşiktir. Maraş bunun istisna olduğu birkaç yerden birisidir. Alevi nüfus, ağırlıklı olarak bereketli ovalarda yaşar.
Tarım destekleme politikası ile zenginleşen Maraş ve civarındaki Aleviler Maraş merkeze göçerek “yüzük taşı” misali yerlere talip olmuşlar ve almışlardı. Kent içi ekonomik etkinlik Alevilere geçmiş, Sünni halkın elindeki para da dönemin enflasyonist karakteri gereği süratle pul olmuştu.
ABD görevlisi Alexander Peck de katliam öncesi kenti gezerken şu tezi işlemiştir: “Yakında Aleviler size yiyecek ekmek bile vermeyecekler!”
Dönemin sağcı işadamlarının ve parti başkanlarının yaptıkları toplantılarda neler konuşulduğunu anlatacak bir vicdan ortaya çıkarsa bu bilgiler kapı arkası fısıltılar olmaktan çıkıp aleniyet kazanacaktır.
Aleviler kent içinde görünür ve etkin olunca sosyal hayata da dahil olmuşlardı. Mesela içkili lokantalara aileleri ile birlikte gitmeye başlamışlardı. Eh bu kadar bileşen bir araya gelince geriye bir tek şey kalıyordu; birinin çıkıp “kalkın ey ehl-i İslam, din elden gidiyor!” diye bağırması... Bu işlevi, sosyalist sistemde “Allahsızlığı yayma kürsüsü” olduğunu savlayan ve kadınların bütün parti üyeleri ile sevişip gayriresmi evlilikten çocuk doğurmaları halinde daha fazla ikramiye alacaklarını müjdeleyen “Güneş ne zaman doğacak” gibi “muhteşem” bir film de görebilirdi pekâlâ.
Katliam, ABD’nin o günkü nizamat politikasını ancak askeri diktatörlükler eliyle uygulatabilmesi gerçeğine giden yolda Ecevit’in gösterdiği direncin kırılması ve ülkede sıkıyönetim-darbe döngüsünü hazırlaması için şarttı.
Bu plan “gümüş ya da altın hilâl” olarak adlandırılan bütün kentlerde değişik versiyonlarla uygulamaya konuldu. Maraş, Sivas, Çorum ve Malatya’da tuttu. Maraş bunların içerisinde en vahşi Kontr-gerilla operasyonlarından birisidir.
Dünya tarihinde, hangi figür damgasını vurursa vursun, bütün katliamların, soykırımların arkasında, mutlaka bir “servet transferi” olgusu vardır. Dolayısıyla işin içinde bir “tapu davası” araştırmayan bütün bakışlar eksik kalmaya mahkûmdur. Bu ülkede bir tarihçi, işgal ve kurtuluş savaşı arasında geçen sürenin uzunluğunu ve ne hikmetse tehcirden dönen Ermenilerin gelmesiyle hızlanan, neredeyse patlayan kurtuluş hikâyelerimizi bir de bu gözle anlatsa da dinlesek...
Maraş’ın filmini çekmek için binlerce sayfa belge, bilgi, tanıklık okudum, dinledim.
Beni en çok etkileyenlerden birini paylaşmak isterim.
"Komşular, biz şimdi perdeleri kapatacağız"
Serin ailesi, katliam sırasında Maraş tren garından güçlükle bulunan bir trenle şehir dışındaki Alevi köylerine gidip canlarını kurtarır. Katliam sonrası evlerine döndüklerinde bütün eşyalarının yağmalandığını görürler. Sünni bir komşuları, yağmalamayı, komşuların yaptığını fısıldar.
Serin ailesinin annesi sokağın ortasına çıkar ve onlarla bugüne kadar sürdürdükleri komşuluğu anlatarak şöyle seslenir.
“Komşular! Biz şimdi bütün aile evimize girip perdelerimizi kapatacağız. Bizden yağmaladığınız eşyalarımızı bahçemize bırakın.”
Sabah evin avlusu yağmalanmış mallarla doludur. Aile kendilerine ait olanları alır. Bir traktöre yükler. Kenti terk edeceklerdir. Bırakılan eşyalarda kendilerine ait olmayanlar da vardır. Aile o eşyaları sokağa çıkarıp üzerine şöyle bir not bırakır.
“Bu eşyalar yağmaladığınız diğer ailelere aittir. İmanınız ve vicdanınız varsa bunları da gerçek sahiplerine verin.”
Ve doğdukları yerden, bizzat komşuları tarafından öldürülmeyecekleri, talana uğramayacakları bir başka diyara doğru giderler. Geride bıraktıkları evlerini yok pahasına sattıklarını da bir çocuk bile tahmin edebilir.
Kahramanmaraş Sanayi ve Ticaret Odası geçen muharrem ayında bir kardeşlik iftarı verdi. Şu linkteki videoda TRT iftarı naklen veriyor. Muharrem orucunun böyle bir iftar açma geleneği olmadığı saçmalığını bir yana bırakarak spikere kulak verebiliriz.
Bilin ki dış mihraklardır!
Spiker bütün erkâna aynı gayretkeşlikle şu tespiti yapıyor:
“Bütün Maraş burada.. Eğer Maraş’la ilgili bundan sonra olumsuz bir haber kamuya yansırsa, bilinsin ki bu dış mihrakların işidir öyle değil mi?”
Bu saçma tespite oda başkanı dâhil olmak üzere herkes katılıyor. Spiker aynı tespiti Alevi Federasyonu Başkanı Selahattin Özen’e de yaptığında “gurk” ettirten bir cevap alıyor. Özen: “İç mihrak, dış mihrak her neyse bunlardan bir kez bile Aleviler galeyana gelmiyor. Sünnilerin buna engel olması lazım.” Spikerin tespiti kendisiyle sınırlı değil. Aynı ilin valisi de anma törenlerini hukuksuz olarak engellemesini “geçmişi hatırlamak istemiyoruz” gerekçesiyle açıklıyor.
Ah birisi çıkıp unutmanın yolunun ancak yüzleşmekle mümkün olduğunu bunlara tane tane anlatsa...
Ah birisi, hem de Alevi olmayan bir kent sakini çıksa, bu kentte 36 saat içinde yarısından fazlası 13 yaşın altında yüzlerce insan öldürüldü. Gelin toplu olarak gidenlere bir dua, yapanlara bir ah edelim diye haykırsa.
Ticaret Odası, Maraş’ın biberine gösterdiği vefanın birazını da karnında bebeği ile öldürüldükten sonra eti bir çiğköfte misali ezilen gelini, iftarla değil, mahcup ve sessiz bir yasla hatırlamak ve unutturmamak gerektiğini kavrasa. O vali ve benzerleri bir yas evine müstahdem yapılsa.
Odanın iftarında sofraya bıçak konulmamış. Muharrem orucunu açarken zorunlu bir ritüeldir bu. Su da konulmaz. Sebebi Kerbela masumlarının bedenlerine Muaviye zihniyetinin açtığı yaraları hatırlamaktır. Sofraya konulmayan bıçak 33 yıldır Alevilerin böğründe saplı durmaktadır. 33 yıldır bu yaradan kan akıp durmaktadır. “Hatırlamak istemiyoruz” zevzekliği bu hançeri kanırtıp durmaktadır.
Utanmak yalnız kendi yaptıklarımızla ilgili bir eylem değildir. Bazen yapmadıklarımız da utandırır bizi.
Bütün Maraş bu hançerden utanmadıkça, bu yara şifa bulmayacaktır.
Devamını oku ...

Ba’de Harab-il Basra

Suriye meselesinde baştan beri yanlış kurulan bir denklem var.
İhtilaf, Esad rejimini destekleyenlerle “devrimciler” arasındaymış gibi sunuluyor.
Oysa öyle değil; bölgenin dinamiklerini, ümmetin orta ve uzun vadeli çıkarlarını, tüm taraflar açısından değerlendirip, bir direniş perspektifinden yorumlayanlarla, aslında Hükümet’in Orwelyen “newspeak”inin tefsirciliğine soyunanlar arasında bir ihtilaf bu…
“Devrimciler”i desteklediğini iddia edenlerin tezi , “İnsanlar zalim bir yönetim tarafından öldürülürken nasıl sessiz kalınır, Esad rejimine karşı tavır alınmaz” gibi bir argümana dayandırılan ve “ilkeler” adına savunulduğu iddia eden bir yaklaşım.
Bu yaklaşımın sahipleri kendilerini “ilkeli”liğin temsilcileri olarak yutturma gayretindeler. Dolayısıyla kendilerinin karşısında kalanlar da “Baasçı, mezhepçi, İran sevgisi gözünü kör etmiş” gafiller konumuna düşmüş oluyor.
Bu yüzden bu güruhun argümanlarının samimiyetsizliğini tartışmaktan önce, yapılmaya çalışılan şark kurnazlığını göstermek gerekiyor.
Öncelikle “ilkeler” adına “halk”ı savunduğunu söyleyen camianın “ilkelilik”lerinin en son ne zaman akıllarına geldiğini sormak lâzım.
Hadi; bir sene öncesine kadar Hükümet’in Suriye siyasetini ayakta alkışlarken, birden bire Esad’ın zalim olduğu sonucuna hangi ilkesel akletmeyle vardılar sorusunu sormayalım.
Ya “Türkiye’nin Kürt meselesinde, Kürt “isyancılar”a karşı da aynı “ilke”liliği gösteriyorlar mı?” diye soralım mı?
Hadi Kürt meselesi kimsenin tutmak istemediği bir ateş…
Onu da geçelim;
Peki, Mavi Marmara’da katledilen 9 kişinin kanının Hükümet tarafından seçim malzemesi yapılmasına, sonrasında da bir anda rafa kaldırılmasına karşı bu arkadaşların hangi ilkeli duruşu gösterdiklerini hatırlayan var mı?
Bu ilkeli arkadaşlar; Mavi Marmara olayında İsrail’e karşı neden hâlâ ulusal ve uluslararası planda (Lahey’de) dava açılamadığının hesabını, Hükümet’ten sormaya yeltenebildiler mi acaba?
Peki; Afganistan ve Irak’ta öldürülen milyonların katili olan NATO-ABD ittifakının sadık işbirlikçisi olan Hükümet’in karşısına dikilirken gören var mı bu ilkeli arkadaşlarımızı…
Türkiyeli Müslümanların hep birlikte şu anda Malatya’ya kurulan radar üssüne karşı örgütlenip kendi iktidarlarına karşı bir duruş sergilemeleri gerekirken, tutup da Suriye iktidarına efelenmeleri nasıl bir ilkeliliktir?
Başbakanın adını abdestsiz ağzına alamayanların tutup da direnişin liderlerine hotzot etmeleri midir ilkelilik?
Aslında; bu El-Cezire ağzıyla konuşan, tüm argümanlarını NATO konseptinden üreten ruh hâlinin, iktidara teslim olmuşluğun yol açtığı bir çürüme olduğunu çok iyi biliyoruz.
AKP iktidarına biat eden camia, geçen on senede tüm meşruiyet zeminlerini yitirdikleri için şu anda varolmak adına Hükümetin politikalarına koşulsuz bir teslimiyet durumundadır.
Bütün bu vaveyla, zulme karşı duruş, vicdan gösterileri aslında bu Hükümet karşısındaki ezikliğin telafisine dönük, “biz de varız” çabaları…
Evet, siz de varsınız; ama Hükümet’in işaret ettiği yerde hizaya geçip hep bir ağızdan tekmil veriyorsunuz.
İşte tam da bu yüzden bu yozlaşma ile hesaplaşılmadan kalkıp da bölge dengeleri üzerine söz sarf etmek “sahibinin sesi” olmaktan öte bir anlam ifade etmez.
Mesele, Suriye halkına karşı Esad rejimini destekleme değildir.
Mesele, öncelikli olarak bölgenin mevcut işgallerden kurtarılması ve yeni işgallere geçit vermeyecek bir mukavemete kavuşturulmasıdır. Ve bunun bir İLKE olarak savunulmasıdır.
Bunun için dış müdahale değil, bölge halklarıyla bölgesel yönetimleri de zorlayarak yerli/sahici ittifaklar oluşturma çabaları gerekmektedir.
Suriye’nin sınır ya da bölgesel komşuları olan ülkeler; başta Türkiye, Irak, Lübnan ve İran olmak üzere kendi aralarında oluşturacakları bir ittifak ile pekâlâ Suriye rejimine dönük baskı yapılabilirdi.
Ancak NATO ittifakına ait olan Türkiye dış siyaseti, baştan itibaren ABD jandarmalığına soyunduğu ve “1 koyup 3 alma” gibi bir siyasî “ilke” ile hareket ettiği için bölgede Müslüman halkların alternatif bir blok oluşturma şansı olmadı.
Dolayısıyla Türkiye’nin NATO ittifakında olduğu bir denklemde İran’ın ve Lübnan’da Hizbullah’ın yeni bir batı işgaline karşı durmaktan başka yapabilecekleri bir stratejik tercihleri de olamazdı.
Mesele aslında bu kadar açık…
Ancak lafı eğip bükenler, ülke siyasetinde AKP’nin kuyruğuna takılarak “İslamcı” tezleri nasıl harcadılarsa, şimdi de İslam dünyasında batının işgal ordularının ve işbirlikçi bir “piyasa İslamı”nın bayraktarlığını yaparak “Direniş”in kazanımları üzerine oynuyorlar.
Yazık…
Çok yazık…
Devamını oku ...