Sağcılaşma

Türkiye’deki İslamî yapıların varlık sebepleri hep tartışma konusu olagelmiştir. Bugüne kadar İslami yapılar kurdukları vakıf, dernek ve dergiler üzerinden faaliyetlerini yürüttüler. Bu süreçte ortaya çıkan yaklaşımlar da genel olarak üç ana başlıkta toplandı. İlki geleneksel yaklaşım, ikincisi modernist yaklaşım ve üçüncüsü Islahatçı yaklaşım.
İlk yaklaşım bir anlamda diğerlerinin de kuluçka dönemini içinde barındırdı. İslamî yapılar ıslahatçı yaklaşım haricinde devrimci bir çıkışın havzası olamadılar. Sistemi sorgulamaları hep güdük kaldı. Islahatçı bakış ise sorgulamayla beraber bir karşı duruşu sembolize etti. Bu siyasî tavırlara kadar yansıyıp, vahyin sosyalleşmesi için başka bir perspektif kazandırdı. Vahyi algılamada cahilî bakış açılarından sıyrılıp salt Kur’an merkezli bir düşünce yapısı inşa etme gayretleri de bu süreçlerde ortaya çıktı. Zaman içinde İslamî yapılarda siyasî olayları algılamadaki öngörü ve değerlendirmelerin yapılması ciddî tartışmaları beraberinde getirdi.
Tarihî arka planındaki geleneksel yaklaşımdan ayrışmayı önceleyerek değerler inşa eden İslamî yapılar aslından o eleştirdikleri “geleneksel” yaklaşımdan ciddî bir kopuş yaşamadıkları iddiası, son dönemdeki gelişmelerle tartışmaya açılmış oldu.
Özellikle ülkedeki çok partili siyasete geçişle beraber tek parti döneminin sona erip baskının gevşemesine yapılan atıflar, sosyal gerçeklik açısından şu şahidi olduğumuz döneme de ışık tutuyor. Özellikle tek parti dönemde bile bir ulus kimliğine sahip çıkmayan Anadolu halkının değerlendirmesini 1960 darbesinin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel şöyle ifade eder:
“Anadolu’nun bir köyüne gidin sorun. ‘Nesin?’ deyin. ‘Elhamdülillah Müslüman’ım’ der. Türk’üm demez. İşte böyle bir halkın içerisinden gelişen olaylar ve süreçler neticesinde Türklük Şuuru verilmemiş ciddî bir nüfus mevcuttur.”
Anadolu CHP baskısından kurtulmuştur ve halk, devlet ideolojisine uygun olarak uluslaştırılamamıştır. Devrimlerin şiddetli baskısı olmamasına rağmen Anadolu halkını uluslaştırmak projesi devamlı bir proje olarak sürdürülmüştür. Tek bir farkla: o da projenin cemaatlerin elleri ile de şekillenmesini sağlamak.
Adnan Menderes’in; “Açtığım her camiinin minaresini komünistlere atılmış bir füze olarak görüyorum’ demesi, süreçle beraber, cemaatlerin ve İslam’ın göreceli gelişiminin aslında bir projeyle sağlandığını göstermektedir. Küresel güç olan ABD’nin uygulamaya koyduğu bu projenin Türkiye’deki ayağı da DP ve onun lideri Adnan Menderes taşeronluğunda oluşturuluyordu.
Başını SSCB’nin çektiği sosyalist bloğa karşı kullanılacak en etkili politik mücadele aracı olarak “din” seçildi. Özellikle ABD de “Dinî Baskıyı İzleme Bürosu” kuruldu. Dine baskı yapan hükümetlere karşı vize yasağı, yardımların kesilmesi, ihracat daralması gibi tedbirler uygulanmaya kondu. Tabiî tersi uygulamalar da mükâfatlandırılacaktı. DP dönemindeki yardımların ve Menderes hükümetinin İslam’a olan saygısı ve Müslümanlara olan sevgisi de burada anlam kazanmaktadır.
Şimdiki İslamcıların o dönemde başbakanın “kefen giyme” siyasetini hangi reel-politik üzerinden yürüttüğünü anlamaları gerekiyor. Dönemin konjonktüründe ABD Dışişleri Bakanı Dulles, dünyaya “Din ile siyaset birbirinden ayrılmaz. Dünya meselelerini halletmek hususunda seçeceğimiz yol, dinî görüştür.” diyebiliyordu. Fırsatı çok iyi değerlendiren DP ve Menderes, halkın baskıdan boğulmuş büyük kitlesini de arkasına alarak ülkeyi on yıl boyunca istediği şekilde idare ederken, her seçimde de büyük başarı elde etmişti. Hatta o kadar ileri gitmiştir ki; kurucu felsefeyi ciddîye almayarak halka, “Siz isterseniz halifeliği dahi getirirsiniz” demekten kendini geri alamamıştı. Konjonktürün kendine bahşettiği serbestliği ve rakipsizliği çok iyi değerlendiriyordu.
Bu yönüyle Başbakan’ın konuşmalarındaki pervasızlığı andırıyor. AKP’nin de DP gibi rakipsiz olmasındaki ortak nokta da dikkat çekici. Başbakanın referans olarak Menderes’i ve DP yi kullanması, aslında siyasî gelişmeleri dışarıdan bağımsız değerlendiren İslamcılar için de örneklik teşkil ediyor.
DP’nin iktidarı ile rahatlayan İslamcıların tek parti döneminde çektikleri sıkıntıların acısını belleklerinde diri tutmaları, olası bir CHP iktidarına karşı sürekli olarak DP çizgisindeki partilere destek vermelerine yol açmış ve DP çizgisindeki partileri kendileri için “korunak” görmüşlerdir. DP İslamcı cemaat ve yapılara “alanlar açmış” ve nisbî bir serbestî tanımıştır. Bunun karşılığında dinin karşısında olabilecek her tehlikeye karşı “yurdu ve halkı” uyarma görevi üstlenmişlerdir.
Komünizme karşı cemiyetler, dernekler kurup hem yerli tehlikeye (CHP), hem de SSCB’ye karşı bir cephe siyaseti gütmüşlerdir. Tabi1 bunu yaparken nasıl “güdüldüklerini” anlayamadılar. “Millî kalmak” endişeleri üzerine bina ettikleri “CHP ve komünizm korkusu” kendilerinde de değişimi kaçınılmaz kıldı. Açılan alanların muhafazası için bu gerekli idi. Sonuç olarak cemaatler daha fazla sağcılaştılar ve millileştiler.
DP döneminde gelişen İslamî yapılar komünizmin karşısında durmak için komünizmle mücadele derneklerinde faaliyetlerde bulunmuşlardı. Devletin desteği ile büyüyen bu yapıların zaman içerisindeki “millî mücadele” tecrübesi ise göstermiştir ki devletle, iktidarla iş tutan bir daha dikiş tutmuyor.
Yine o dönemde İslamcılar kendi siyasî ya da ekonomik programlarını ortaya koyamadıkları gibi olanları da kavrayıp tavır almadılar. Örneğin DP, 1954 yılında, “yabancı sermayeyi teşvik kanunu” çıkararak, tekelci olarak adlandırılan ekonomik yapıyı liberalleştirmeye başlarken, liberalizmin aslında ekonomik bir saldırı aracı olduğunu unutan İslamcılar DP’nin politikalarına suskun kalmışlardı.
Son süreçte benzerlikleri ortaya çıkan AKP de DP gibi aynı yolun takipçisidir. İslamcılar da bu dönem de liberallerle iş tutmaktan geri durmadılar maalesef. AKP’nin izlediği neo-liberal politikalara karşı eleştirel bir söylem kuramadıkları gibi, liberalizm karşıtı yorumları ya da eylem haberlerini dahi artık gündemlerine alamaz oldular. Haber sitelerindeki gündemler dahi artık siyasetin gündemi, doğrudan halkın gündemi değil! Burada da DP döneminde olduğu üzere, süreç dıştan içe işlediği gibi içten dışa olarak da bir gelişme gözlemlenecektir. Demek ki sağcılaşmanın neticesi zamanla daha bir anlam kazanacak.
Yaşanan bunca tecrübeye rağmen AKP ile değişen ülkede İslamcıların rüzgâra bir kez daha direnemeyerek sürece eklemlenmesi ve “sağcılaşma” emareleri göstermesi ya da eğilimine girmesi üzerine yakından eğilmek gerekiyor. Demek istediğimiz eğilim Kürt sorununda daha bir belirginleşiyor. Tıpkı DP dönemindeki gibi komünizme karşı alınan tavır nasıl devşirilmeye vardıysa, Kürt sorununda da mevcut Kürt siyasetine ya da PKK’ya karşı alınan tavır da bu süreçte katalizör görevi görebiliyor.
DP’nin tarihe 49’lar olarak geçen hadisesindeki tavrı Kürt sorununa bakışını gözler önüne sermekteydi. Aynı mantıkla AKP de anadildeki eğitim talepleri karşısında, DP gibi siyaseten meseleyi hallediyor gibi görünürken, aslında çözüme dair kalıcı bir şey yapamadığını ortaya koyuyor. Çözümün asıl gayretlisinin “İmralı” olduğunu “sağcılaşmamış” zihinler elbette fark edecektir. Tabiî ne yazık ki neden bu hâle gelindiği ve gayretin adresinin neden İslamcılar olmadığını ayrı bir sorun olarak derinlemesine tartışmak gerekiyor!
Geçmişin bu günkü siyasî tavırlar üzerindeki etkisi, geçmişin kendisinden daha önemlidir. İslamcıların geçmiş dönemdeki siyasî tavırlarındaki sığınmacılık AKP ile bir kez daha gün yüzüne çıkmıştır.
Devrimcilik iddiasına sahip yapıları da anaforuna alan AKP, yeniden farklı bir kimliğin de inşasını başarıyor. Liberalizmle, kapitalizmle barışık bir İslamî kimliği inşa ediyor. Bunu yaparken de kendine oluşacak muhalefetin sesini güdük, siyasetini kısır, toprağını çorak bırakıyor.
İslamcılar AKP ile Devlet’in iç içe geçtiği bu süreci doğru okuyamayarak kritik zamanlarda ortaya koydukları hamlelerle, sistem muhalifi yapılar tarafından yandaş pozisyonda algılanıyorsa, bu konu üzerinde düşünmek gerekiyor. Mevcut gidişatın ise siyasî basiretsizlikten öte siyasî kaybedilmişliğe teşne olacağı gerçeğini unutmamakta fayda var.
Miadını doldurmuş İslamcılığa suni teneffüs yaparak onu hayatta tutma çabası sembolik eylemler olarak kendini gösterebilir tabiî. Ama yazdıkları ve çizdikleriyle AKP’nin değirmenine su taşımaya dönüşen yapıların kendi ayaklarına nasıl kurşun sıktığı, mesela “anadilde eğitim” açıklaması yapan Başbakan tarafından ortaya koyulmuştur! Allah’ın ayetlerinden olan Kürtçe’nin Türkçe’den farklı, ikinci sınıf bir dil olarak tanımlanmasının vebali İslamcıların boyunlarında muska olarak asılı kalacaktır!
Yine bu süreçte maalesef İslamcılar, AKP’nin farklı bir din algısı oluşturduğunu, Kemalizm’i soft bir şekilde yeniden inşa ettiğini ıskalamışlardır. İlker Başbuğ’un dediği gibi, bu partinin Kemalizm’in “öz” olarak korunmasına hizmet ettiğini görememişlerdir.
Metropollerde daha da bariz bir eklemlenme görünse de Anadolu’nun omurgalı duruşu İslamcılığın hâlâ diri kalabileceğini göstermektedir. “Asıl azmaz bal kokmaz” diye bir deyim vardır Anadolu’da.
Her ne kadar İslamcıların sağcılaşması, AKP’ye eklemlenmesi ciddî endişeler yaratsa da Anadolu’daki İslamcı yapıların tespitleri, öngörüleri tutarlı bir siyaset üretmedeki kabiliyeti diri durmaktadır.
Halil Cibran bir şiirinde, “sana söylemek istediğim çok şey var fakat bunları söyleyemem, çünkü kelimelerde soğuk bir şey var. Oysa benim yüreğimde soğuk hiçbir şey yok.” diyor.
İşte benim de bekli söyleyemediğim birçok şey var ama kelimeler insana soğuk geliyor. Sağcılık gibi!
Belki de iyi taraftan bakmak gerekir; belki sağcılığın da bir getirisi vardır. Trene geç binenler için de bir şeyler bulunacaktır herhalde. Bunu zaman gösterecek.

Hiç yorum yok: