Göğün Çocukları Savaşa Doğdu

İlim hakikatine boyun vermek
gerçeğinin üstü dumanlı.
Düşlüyorum, düşünüyorum.
Bir ızdırap var.
Bazı kelimeler insanlıktan önce öldü
Ülkenin birinde bir meydanda bir zamanda.
Katliam meğer yeni moda edebiyatının hakikatleri gibi değilmiş.
Yeni edebiyatçıların büyük tehlike diye baktığı o modalar,
hiç kelime ölümü yapmamıştı bu kadar.
Küçük bir çocuğun zihnindeki gökyüzü öldü.
Belki bağırıp çağırıp oynadığı sokak kavramı.
Ya da bir bardak sütle söylenen “tatlı rüyalar bebeğim” öldü.
Korkmamak, korkmak duruyordur yerinde.
Ama ben hâlâ gökyüzünün ölmesine hüzünlüyüm.
Yağmurun tertemiz o suyunu,
şifa diye kaplarda toplama düşü öldü.
Artık yağmur kaçılası bir varlık.
Doğadan olmayan, teni belki yakan
Ya da bizden önce şu yıkım dumanına düşen.
Ölüm acı ve bazı kelimeler insanlık ölmeden önce öldü.
Çünkü insanlık oraya hep çok uzaktaydı.
İnsanlık çocuktu.
Saf ve cahil büyümemiş, iradesizdi.
İnsanlık tüm insanlarla anaokullarında unutulmuş.
Boyalı duvarlar arasında kalmıştı.
Bilmiyorum, özür dilerim bilmiyorum.
Daha kaç kelime cenaze merasimi için
adının okunmasını bekliyor?
“Tüm akrabalarım” diye bir şey yok olsa gerek.
“Sevgilimle kavga ettim” kavramı var mıdır,
sevmek hep kayıp ve acı getirirken?
Yahut
o dumanın sahiplerinin kahkahalarla birtakım bardakları,
siyah gökte çarparak
“Hadi hadi bugün şunu kutlayalım, artık şunun günü bugün hahaha” dedikleri tüm günler.
Var mıdır o dumanlı,
Ülkenin birinde bir meydanda bir zamanda.
Hiç sanmam...
Yani dünyanın aynı anda güldüğü
o anların
gülmeyen bir gözü kalmış zamanlarda.
İnsan aynalardan öğrenirdi hakikati.
İnsanlık fincan yerine konmuş.
Özel günlerde içini doldurup doldurup
geçici olan ne varsa sunduğumuz...
Bilmek gerek mi illa hüzün duymak için?
Sokaklarında geziyorum.
Açlık var inlemek ve hastalık.
Islandığında belki düştüğünde
üstünü değişmeye gideceğin bir evin var sanma. Yok!
Biz henüz isim koyamadık ama biliyorum ki henüz duyulmamış kelimeler de öldü.
Ülkenin birinde bir meydanda bir zamanda.
Bir çocuk ağlıyor diye kızan bir topluluğun kaldığını sanmıyorum orda.
Orda saatinde kurulan sofralar, yok.
Otobüs biletleri,
huzura gideceğin kesin bir sefer,
fatura sıraları ya da şu her şey için güvendiğiniz(!) bankalar.
Biliyorum belki siz de biliyorsunuz yok olduğunu.
Ama bunların bir çocuğun zihninde hiç görülmemiş olmasıyla;
sizin huzur için baktığınız o göğün öldürülmesi bir mi?
Onlar savaşa doğdular
Çünkü insan-cıklığı(!) anaokulunda unutmuşlar.
Ve göğün katili olmak, içinde başka bir şey taşımaya izin vermez!
“Sessiz ol, çocukluğumuz uyanmasın
Yıkılır sonra tüm yetişkinlik oyunları.”
Lâmekan
Devamını oku ...

Meryem Pougetoux

Meryem Pougetoux, cumhurbaşkanına karşı düzenlenen son gösterilerle alakalı bir belgesele tesettürüyle çıkıyor ve ülkedeki eğitim reformlarını eleştiriyor.
Fransa’daki Eşitlik Bakanı Marlene Schiappa, Meryem’in “İslam’ın reklâmını yaptığını” söylüyor ve onun parçası olduğu öğrenci teşkilâtının yaymak istediği fikirleri net ve tutarlı bir biçimde dile getirmesini talep ediyor.
Diğer yandan İçişleri Bakanı Gérard Collomb, Meryem’in belgeseldeki görüntüsünün “provokatif ve şoke edici” olduğunu söylüyor.
Bilindiği üzere, tesettür Fransa’da 2004’ten beri okullarda ve bazı devlet kurumlarında yasak.
Şimdi düşünün: On dokuz yaşında bir üniversite öğrencisisiniz. Okuduğunuz okulda (Sorbonne’da) Fransa Ulusal Öğrenciler Birliği’nin (UNEF) şube başkanlığını üstleniyorsunuz.
Televizyonda on saniyeden az bir süre, hükümetin yüksek eğitim reformu ile ilgili bir çift laf ediyorsunuz ve birden ülke genelinde tek merkezden yönetilen bir iftira kampanyasının kurbanı oluveriyorsunuz.
Siyasetin her bir kanadından size saldırıyorlar ve herkes sizi gizli bir “IŞİD ajanı” olmakla suçluyor, ailenizle ilgili yalan haberler sarıyor her yanı, bir de Fransa ile kurduğunuz ilişki sorgulanıyor.
Bu süreçte faşizm yanlısı eski başbakan Manuel Valls ve hâlihazırda meclis üyeleri ve çeşitli kurumların mensupları size hakaretler yağdırıyorlar.
Hatta dünyanın en pespaye dergisi Charlie Hebdo, sırf bu paranoyak, İslamofobik Fransa’da başörtü takıyorsunuz diye sizi maymun olarak tasvir ediyor.
Yerin dibine batsın sizin şu laikliğiniz!
Fransa’da kamusal alanda acılar çekerek ama cüretle varolan ve direnen, dışlayıcılığın esas olduğu, belirli kesimleri görünmez kılan yaklaşımların hüküm sürdüğü, dışarıdan müdahaleye izin vermeyen tüm o süreçlere rağmen yaşamaya çalışan Meryem Pougetoux ve tüm Müslüman kadınlarla dayanışma içerisinde olduğumuzu beyan ediyoruz.
Edwin Nasr
Devamını oku ...

Liberalizm ve Faşizm

Klasik liberalizmin gömleğini üzerine geçirmekten haz duyan liberteryanizmle (özgürlükçülükle) faşizm arasında bağ kurmak mümkün.
Liberteryanizmdeki anti-demokratik düşüncenin, liberteryanizmin fikri kurucu babalarından bugüne dek uzanan uzun bir tarihi vardır.
Neoklasik ekonominin kurucularından biri olan ekonomist Vilfredo Pareto, serbest piyasa kapitalizmin sadık bir destekçisidir. Ömrünün son yıllarında Pareto, kendisini senatoya alan Benito Mussolini’yi desteklemiştir.
Bu noktada bir de Avusturya Okulu’na mensup ekonomist Ludwig von Mises’e bakılabilir. Mises, 1927 tarihli Liberalizm kitabında Mussolini rejimine övgüler dizmiştir.
“Faşizmin ve diktatörlükler kurma amacı güden benzeri hareketlerin iyi niyetlerle yüklü olduğunu, onların müdahalelerinin bugün için Avrupa medeniyetini kurtardığını kimse inkâr edemez. Faşizmin kendi adına edindiği fazilet, ebediyete dek hükmünü sürdürecektir. Bugün için uyguladığı siyaset, cümlemizi selamete erdirmiş olsa da başarısının daimi olacağı konusunda kimse vaatte bulunamaz. Faşizm, olağanüstü hâllerde başvurulan geçici bir çözümdür. Ondan daha fazlasını beklemek, ölümcül bir hata olacaktır.”
Öte yandan Ludwig von Mises, kendi memleketinde, Avusturya’da din adamlarına dayalı faşist bir rejimi desteklemiş bir isimdir. Yahudi ataları olduğunu düşünerek Nazilerden kaçıp Avrupa dışına çıkmıştır. ABD’ye göç eden Mises, burada aşırı sağcı hareketlere ve John Birch Derneği gibi örgütlere destek vermeyi sürdürmüştür.
Sonrasında liberal mahfillerde hürmetle anılan Friedrich Hayek ve Milton Friedman gibi ekonomistler, Şili’deki Pinochet diktatörlüğüne destek vermişlerdir. Sunduğu destek konusunda gayet ikiyüzlü olan Friedman, kendisinin sadece diktatörü sağlam bir dizi ekonomi siyaseti uygulamaya ikna etmeye çalışmakla ilgilendiğini söylemiştir.
Pinochet’nin ekonomi danışmanlarının büyük bölümü eğitimlerini Şikago Üniversitesi’nden almıştır. Hayek, Pinochet’ye sunduğu destek konusunda nispeten daha samimidir, hatta Pinochet’nin “liberal diktatörlüğünü” başka ülkelerde de benimsenmesi gereken bir model olarak salık vermiştir. Hayek, Thatcher’ı söz konusu modeli Birleşik Krallık’ta uygulamaya ikna etmeye çalışmış ama Thatcher bu öneriyi reddetmiştir.
Jim Farmelant
Devamını oku ...

Amir Perviz Puyan

İran ve Arap halklarının kurtuluş mücadeleleri arasında, sadece gerici rejim ile emperyalizmin uşakları olan bağımlı komprador-burjuvaziye karşı devrimci mücadeleler ile dolu bir geçmişe sahiptir. Bunun yanında, milliyetçi ve ırkçı boyunduruğuna karşı mücadelelerde yer almaktadır. Milliyetçi ve ırkçı boyunduruk, kralcı şah-rejimi barbarlığı altında yaşayan bütün uluslardan halk kitlelerine karşı milli baskı ve sınıf baskısı demektir.
Sömürgeci güçlerin, İran'ın sayısız doğal zenginliklerine ve stratejik pozisyonuna göz dikmeleri sonucu İran halkları, ulusal mücadeleler ve sınıf savaşımları ile dolu uzun tarihlerinde çok sayıda kurban vermişlerdir. Günümüzde İran, özellikle Amerikan emperyalizminin dikkatini üzerinde toplamaktadır. Gerici rejimin sağlamlaştırılması için emperyalist güçler hiçbir yardımı esirgememektedirler; çünkü gerici rejim, emperyalist tekellerin ülke zenginliklerini sömürebilmeleri için bekçilik görevini üstlenmekte ve tüm Orta Doğu, Basra Körfezi ve diğer Arap ülkelerindeki kurtuluş mücadelelerini bastırabilmek için araç olarak vazife görmektedir. İran halklarının mücadelesi bu açıdan sadece vatan mücadelesi olmak kapsamını aşmıştır. İran halkları, sömürgecilik ve yabancı müdahalelere karşı mücadelelerle tarihsel bağlara sahip değilmiş gibi görünmektedir. Bu mücadeleler arasında bağlar kurmak, ulusal kurtuluş hareketlerinin enternasyonal görevidir. Bu bağlar bölgede, ilerici demokrasi ve özgür bir geleceğin sağlam temellerini, tek ortak düşman olan Amerikan emperyalizmi ile onun gerici, siyonist ve ırkçı üslerine karşı kurtuluş mücadelesi veren kardeş halkların birliğini oluşturur.
İran halklarının -ve özellikle devrimci öncülerinin- mücadelesi bu açıdan, geleceğimizi tayin edecek bu savaşın bütünleşmiş ve dayanışma içinde olan bir stratejisi düzeyine ulaşmıştır. Şah rejiminin, ülkemiz Filistin'deki siyonist saldırganların sistemi ve gerici Arap rejimleri ile kurduğu en gerici birlik göz önüne alınırsa, bizim birliğimiz de en doğal bir şeydir. Fakat bizim devrimci ilişkilerimiz, emperyalizm ve gerici birliğe karşı mücadelede halklarımız arasında kurulan ilerici bir birliğin oluşturulması içindir.
Dayanışmamız genel olarak halkımızla İran halkları arasında olmakla beraber, özelde dikkatlerimizi İran halklarının mücadelesinin bu dönemde gerektirdiği ve en net şekilde fark edilebilen devrimci öncü örgütlerden biri olan Halkın Fedaileri Gerilla Örgütü'ne çevirmiş durumdayız. Onun fedakârlıklarla dolu yiğitçe mücadelesine, İran halklarının mücadelesi ile genelde Arap halkının ve özelde Filistin halkının mücadelesi arasındaki dayanışmayı kuvvetlendiren rolüne hayranlığımızı belirtiriz.
Elimizdeki kitaba ve öldürülmüş olan yiğit yazarı yoldaş Amir Perviz Puyan'a gelince, burada tüm ulusal kurtuluş savaşlarının çok önemli bir sorunu konu olarak alınmaktadır: En gaddar baskı ve diktatörlüğe karşı silahlı mücadele ile yoldaşın “hayatta kalma teorisi” diye adlandırdığı görüş arasında yapılması gereken seçim.
Bu kitap, “hayatta·kalma teorisi”ni reddederken, ilerici teorik, bilimsel ve deneysel bir düzeyden yola çıkarak, savaşçı öncünün oluşmasının en esaslı temellerini hazırlamaktadır. O, halk kitlelerinin korku ve çekingenliğinden oluşan engelleri bertaraf etmenin, kitleleri halkın devrimci örgütüne veya devrimci partisine, yani işçi sınıfının partisine doğru harekete geçirmenin öncülüğünü yapmaktadır.
Dikkatleri “hayatta kalma teorisi”nin reddine ve bu koşullarda savaşçı öncünün tarihi gerekliliğine çeken bu kitap, İran’daki ideolojik tartışmayı dile getirmektedir. Savaşçı öncü örgütün gelişmesi ve devrimci partiye geçiş sorununa da aynı ilgi ile eğilinmelidir.
Yoldaşın devrimcilere has bir şekilde ölümü ile bu konudaki tartışmaların duraklamaya uğradığı, şüphesiz bir gerçektir. İşte burada diğer yoldaşlara düşen görev, kanla yazılmış bu mirasın ışığı altında yeni tecrübeler kazanmak, mücadeleyi İran halklarının, işçi sınıfının ve savaşçı öncülerinin kazandıkları deneylerin temeli üzerinde Marksist-Leninist bilinçle sonuna dek götürmektir.
Kitaba eklenen bu kısa önsözün sonunda kendi adıma, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve savaşan Filistin halkı adına, İran halklarının gerici, şovenist rejimine ve bu rejimin sırtını dayadığı her emperyalist güce karşı muzaffer olacağına bütün kalbimizle inandığımızı söylemekten sevinç duyarız. Tıpkı halkımızın emperyalist, siyonist ve gerici düşmana karşı zaferinden emin olduğumuz gibi.
Bugün hepimiz, tüm Basra Körfezi bölgesinin özgürlüğü, demokratik ve ilerici bir gelecek, barış ve gerçek kardeşlik için savaşıyoruz. Bu bölge, sömürü ve hegemonyanın ortadan kalktığı özgür bir dünyanın bir parçası olacaktır. Adalet, barış ve sosyalizmin egemen olduğu bir dünyanın.
Dr. George Habaş
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Birinci Sekreteri
Devamını oku ...

Wissam Nassar’ın Fotoğrafları

Filistin’in Yaşadığı Felâket Karşısında 
Sessiz Kalmayı Reddeden Fotoğraflar
Gazze’de bir katliam yaşandı. Katliamın baş müsebbiplerinden biri de ABD idi. 60’tan fazla insan öldürüldü, en az 2.700 kişi yaralandı. Yaşanan katliama dair fotoğraflar şaşırtıcı, dehşet verici ve kopan kıyameti tüm çıplaklığıyla yansıtıyor. Herkes dilini yutmuş durumda. Uygulanan şiddet, insanları sessizliğe gömmek için sanki. Devlet şiddetinin amacı dili, hatta aklı susturmak.
Lâkin görünür olanla söylenebilir olan arasındaki bağı kopartmaya dönük teşebbüslere karşı koyanlar da var. Bu sebeple toplaşmalı ve dilsizliğe, susmaya karşı koymalıyız.
Zira fotoğraflar hiç de sessiz değildirler. Bir zamanlar yeryüzünde dolaşmış olanların hayaletleriyle muhabbet kurup onları bugüne aksettirirler. 1948. 1917. 1848. Bunlar, geçmişte yaşanmış yenilgilerin hayaletleri, kazanılan ama tam anlamıyla elde edilemeyen zaferlerin makesleridirler. Bu olaylar bize ders vermezler, sadece sorular sorarlar.
“Benim naçiz bedenim, beni her daim sorgulayan bir insan yap.” [Frantz Fanon]
Bu insanı hayrete düşüren iki fotoğrafı Filistinli foto muhabiri Wissam Nassar çekti. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğümüz kişi, Sabir Aşkar. Fotoğrafsa 11 Mayıs 2018 günü çekilmiş. Fotoğraf bugün abide gibi duruyor karşımızda, zira Sabir 14 Mayıs günü işgal güçleri tarafından vurularak öldürüldü. O gün Filistin yeni bir Nekbe’ye tanıklık etti.
İkinci fotoğrafta Nassar, ismini gizli tuttuğu genç bir kadını görüntülüyor. Bir elinde koltuk değneği, diğerinde sapan. Sanki karşımızda dev Câlut’a taş atan Davud var. Batı geleneğinde Davud, hep elinde kılıç olan biri olarak tasvir ediliyor. Oysa Kitab-ı Mukaddes’te hikâye farklı aktarılıyor. Bir tek Caravaggio Câlut’un kafasında taşın açtığı yarayı gösteriyor.
Burada asıl dikkat çeken husus, söz konusu bedenlerin ifa ettikleri görevlere dair sözlerinin yoğunluğu. Politik faaliyet doğrultusunda yoğunlaşma, odaklanma ve koordinasyon her yönüyle kendisini ele veriyor. Sanki karşılarında bir dev değil de ABD yapımı biber gazı kapsüllerini taşımak için kullanılan insansız hava araçlar var. Biçim uzamdaki mekâna ifade katıyor: bunlar, felâket çağını tuvale yansıtan birer tarihî resim.
Aşkar, önceki insansız hava aracı saldırısında bacaklarını kaybetmiş, genç kadınsa bacağı sargılı olmasına rağmen, engelliymiş gibi yaşamaya karşı koyuyor. Bu da sergilenen oyunu daha da anlamlı kılıyor. Zafiyet göstermek şöyle dursun, bu insanlar, tüm imkân ve becerilerini dışavurmayı biliyorlar. Çekilen fotoğraflar, rejimin Filistinlileri sakat bırakma hakkını kendinde görüyor oluşunu fakat bu saldırıların Filistinlileri yok edemediğini tüm yönleriyle ortaya koyuyor.
“İddiaya göre sakat bırakmak için ateş edip insanları öldürmek denilen insanî pratik, ‘ölmesine izin verme’ mantığı üzerine kuruludur.” [Jasbir Puar]
İki genç, Birinci Dünya Savaşı’na has duman ve dikenli tel taktiği ile İsrail’in icra ettiği yeni sömürgeciliğin iç içe geçtiği bir ortamda mücadele yürütüyor. Söz konusu mücadele ise 1923’te Doğu Akdeniz’in yabancı güçlerce sömürgeleştirilmesinin resmiyete kavuşturulması ile birlikte Britanya’nın mandası hâline gelen Osmanlı’ya bağlı Filistin vilayetinin yıkıntıları arasında sürüyor. İmparatorluğun yazdığı tarihlerin hiç bitmediğini söylemek gerekiyor.
Bu iki eylem, tam da Jean Genet’nin dediği şeyin birer delili: “Filistin kendi hayatına mal olsa da yaşamak zorunda.” Batı, hayatın hizmetine sunmak adına kendi hayatını feda etmeye rıza göstermenin anlamını ve değerini hiç bilmiyor. Bu tür bir haslete tümüyle uzak ve yabancı. Kimileri ise bu fotoğraflarda bireyin üstünlüğünü kabul etmeyen insanlık dışı canavarlar görüyorlar.
Frantz Fanon açısından sömürge olmaktan kurtuluş, sömürgelerde tesis edilmiş rejimlerde yaşayan işsizler ve garipler tarafından kabul edilmesi gereken bir vazife. Fanon, bu kesimi tanımlamak için Marksist bir terim olan lümpen proletarya kavramına başvuruyor. Bazı Marksistlerin yaptığının aksine Fanon, söz konusu kesimi eleştirmiyor ve onu sömürge oluşa kafa tutup ona son verecek yegâne güç olarak görüyor. Zira her şeyden önce lümpen proletaryanın kaybedecek bir şeyi bulunmuyor. İsrail’in Gazze’yi lanetliler (damnés) şehri hâline getirmek için yığınla kaynağını seferber ettiği biliniyor. O hâlde şunu görmemiz gerekiyor: Bu fotoğraflarda sömürge olmaktan kurtuluş imkânını sunan sınıf, karşımıza bir kez daha çıkıyor.
Nassar amatör bir fotoğrafçı değil. 1984’te doğan Nassar, Gazze’de bugün artık yerinde yeller esen üniversiteye gitmiş. Reuters çalışanlarının sunduğu derslere katılmış. 2014’teki Gazze savaşı ile ilgili olarak çektiği fotoğrafıyla 2015 yılında Pulitzer Ödülü için düzenlenen yarışmada finale kalmış. New York Times ve Deutsche Presse-Agentur için çalışmış. Profesyonel fotoğraflar çeken Nassar, dünya genelinde hâkim olan, görüntüyle alakalı ölçütlerin bilincinde olan bir isim. Nassar kendisi ile ilgili şunları söylüyor: “Hamas veya Fetih için çalıştığımı söylüyorlar ama çalışmıyorum. Sadece uluslararası dergiler ve örgütler için çalışıyorum. Onların foto muhabirliği konusunda sahip oldukları, objektifliği esas alan kurallara saygı duyuyorum.”
Sahip olduğu profesyonelliğe rağmen çektiği fotoğrafların ABD’de altmışlarda ortaya çıkan Yurttaş Hakları Hareketi’ne dair fotoğrafların yaptığı türden bir işi yapması ve devletin vicdanına seslenerek önemli bir değişimi tetiklemesi mümkün değil. İşgalci güç ve müttefiklerinin gözünde halkın bir değeri yok. Anlaşılabilmesi, ardından da belirli bir değişimin yaşanmasını sağlaması için bu fotoğrafların farklı alanlarla kesişme noktalarını ve ilişkileri dikkate alan bir fikriyat üzerinden ele alınmaları gerekiyor.
ABD’de yaşayanlar, bu fotoğrafları, “soylulaştırma”ya dair bir örtmece, bir tür mecaz olarak görebilirler: Bugün ABD’de insanları zorla yerlerinden yurtlarından etmeye dönük teşebbüsler, başka bir yerde yaşayan insanların zorla yerlerinden yurtlarından edilmesine ilişkin çalışmaları finanse ediyor. ABD’de sessiz sedasız uygulanan bir tür şiddet aracı olarak yoksulluk, evsizlik ve ayrımcılık, Gazze “sınır”ında ileri teknoloji eliyle işlenen cinayetleri mümkün kılıyor. Kudüs Büyükelçiliği’nin açılışında Donald Trump’ın eşi Ivanka Trump, emlâk alanındaki gücün, yanında oturan Hazine Bakanı Steve Mnuchin ise finans kapitalin bir simgesi olarak duruyor. Sömürgeleştirme denilen pratiği bir mecaz olarak görmemek gerekiyor.
Elçilik binasının Kudüs’e taşınmasını ısrarla talep eden ABD büyükelçisi David Friedman, Long Island’da ofisi bulunan New Yorklu bir avukat. Trump için çalışan şirketi aynı zamanda Enron’un da hukukî işlerini takip ediyor. Kurduğu Bet El’in Amerikalı Dostları isimli teşkilât, yasadışı yerleşimlere milyonlarca dolar bağışta bulunuyor, ayrıca ABD elçiliğinin açılışında Jared tarafından temsil edilen Kushner Vakfı’ndan finansal destek temin ediyor. Dahası teşkilât, New York belediye başkanı Bill de Blasio’dan da yoğun bir destek görüyor. Bugün Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan John Bolton, İsrail Adalet Bakanı Ayelet Şakid gibi konuşuyor. Bet El’in her yıl düzenlediği akşam yemeğinde konuşulan ana konu şuydu: “Yahudilerin tüm topraklar üzerinde egemen olması”. Burada “tüm topraklar” ifadesi Batı Şeria’yı da içeriyor. İşte bu sömürgeciliğin ihtiyaç duyduğu parayı New York sağlıyor.
Wissam Nassar’ın fotoğraflarında sömürge olmaktan kurtuluşun ne vakit mümkün olacağı daha da görünür hâle geliyor. Biz izin verdiğimiz takdirde bu fotoğraflar unutulup gidecek. Onları herkesin gözüne sokun, sanatsal faaliyetlerinizin birer parçası hâline getirin, onlarla ilgili bir şeyler yazın.
Nick Mirzoeff
Devamını oku ...

Filistin’in Devrimci Ayaklanması

İsrail’in 14 Mayıs 2018 günü Gazze’de barışçıl gösteriler düzenleyen, savunmasız Filistinlilere yönelik uyguladığı katliamı sakın unutma!
Salı günü akşama doğru Gazze sağlık bakanlığı, Pazartesi gününden beri, 24 saat içinde, ABD ve AB’nin desteğini arkasına alan İsraillilerin 62 Filistinliyi katlettiğini, yaklaşık 3.200 kişiyi yaraladığını duyurdu.
Kırkı aşkın insan, ABD ve AB’nin İsrail ordusuna verdiği gerçek mermilerle yaralandı. Filistin insan hakları örgütü Mizan’a göre, yaralananlar arasında yedi çocuk, bir sağlık memuru ve bir de gazeteci var.
15 Mayıs 2018 Salı günü itibarıyla İsrail ordusu dünyanın gözü önünde, soğukkanlılıkla yüzden fazla Filistinliyi yaraladı. Bunların arasında 30 Mart’tan beri Gazze’de düzenlenen Geriye Dönüş Yürüyüşü esnasında yaralanan 12 çocuk, 2 gazeteci ve bir de sağlık memuru bulunuyor.
Yedi haftadır süren gösterilerde 12.600’den fazla Filistinli yaralandı ve bunların büyük bir bölümünün hastaneye yatırılıp tedavi edilmeleri gerekiyor.
(Bu istatistikleri konuyla ilgili tek güvenilir haber platformu olan Electronic Intifada’dan aldım. Site, rakamları doğrudan Gazze’deki Filistinli yetkililerden alıyor. Rapor şurada.)
İsrail’in savunmasız ve barışçıl Filistinlilere karşı İsraillilerin düzenlediği, kendisini önceleyen katliamlara dair bir temsil olan bu katliamdan 1948’den beri ABD’nin başına geçmiş, halktan en çok destek göreninden en çok iğrenilen başkanına kadar tüm başkanlar sorumludur; bu isimler, insanlığa karşı işlenmiş suçları teşvik etmek ve suçlulara yardımda bulunmak suçundan yargılanmalıdırlar.
Kendisine “başbakan” diyen Benjamin Netanyahu da bu listeye dâhil edilmelidir. Netanyahu savaş suçlusudur.
Nikki Haley ve ondan önce İsrail’i kınayan kararları veto eden ABD’nin tüm BM elçileri yargılanmalıdır.
Yargılanacaklar listesine, yere göğe sığdıramadıkları o yerleşimci kolonilerini aklamak için tüm bu gerçekleri kötüye kullanıp çarpıtan New York Times, BBC ve tüm Batı Medyası da dâhil edilmelidir.
BDS hareketinin boykot, yaptırım ve tecrit faaliyetlerini görmezden gelip akademi, sanat gibi alanlarda arz-ı endam edenler, İsrailliler için Filistinlilerin ölü bedenleri üzerinde şarkı söyleyip dans edenler de yargılanmalıdır.
Artık İsrail bayrağı, sonsuza dek katliamları simgeleyecektir. O bayrak, toprakları çalanlarla, katillerle, soykırımla, savaş suçlarıyla ve insanlığa karşı suç işleyenlerle birlikte anılacaktır.
Filistinliler, modern tarihte en fazla kahramanlık gerektiren sivil itaatsizlik eylemini gerçekleştirdiler. Bu eylem, ABD’deki yurttaş hakları hareketinin ve Britanya’ya karşı Hintlilerin bağımsızlık ayaklanmasının toplamından daha büyük bir eylem.
Artık gezegendeki her insan, Filistinlilerin mesajını başkalarına taşımayı ve onların vatanlarını yeniden elde edip temel insan haklarına kavuşmak için başlattıkları devrimci ayaklanmayı yüceltmeyi görev bellemelidir.
Hamid Dabaşi
Devamını oku ...

Suyu Arayan Adam

“Ne kadar kendi oldu insan, o kadar başka’’ [Bir Yusuf Masalı]
Şevket Süreyya Aydemir’in otobiyografik bir romanı olan Suyu Arayan Adam adlı eseri ilham kaynağım oldu. Bu inceleme, kendime olan samimi bir itiraf olarak görülebilir. Çünkü insan, mukayese ettikleri arasında kendine dair izler bulur, ben de kendime ait izler buldum ve hikâye böylece başlamış oldu. Çünkü insanın bir şair ve yazara “deli” demekten öte farklı bir eleştirisi olmalı. İnsanın görmesi, onu anlamlı kılıyor. Şevket Süreyya Aydemir ve İsmet Özel, birbirine yakın olduğu kadar da uzak zaman dilimleri arasında yaşamış ve yaşayan iki muhayyil ve muharrir. Her ikisinin ömür hikâyesine tam üç farklı insan hayatı sığar. Ancak onlar, üç farklı kişiyi tek bir ömürde birleştirmeyi tercih ettiler. Geldikleri ve gidecekleri yerler farklı olsa da ortak noktaları hep bir arayışın insanları olmasıdır.
Suyu Arayan Adam romanı Sri Ramakrisha[1] aktarımı ile başlıyor:
“Bir adam vardı. Suyu arıyordu. Toprağı üç kulaç, beş kulaç kazdı. Suyu bulamadı. On kulaç, on beş kulaç kazdı. Suyu bulamadı. Sonra yerin derinliklerinde kara kaya tabakalarına rastladı. Yeise düştü, gücü sona erdi ve suyu bulmaktan ümidi kesti. Fakat bir ses ona: ‘Daha derinlere, daha derinlere!’ dedi. Daha derinlere indi ve suyu buldu.”
Hayatı bir yolculuk olarak ele aldığımızda, her zaman başladığımız yerde olmayabiliriz. Şevket Süreyya Aydemir, kendini “aşkını, ülküsüne feda eden, bunun için Türkistan’a varmak isteyen biri”[2] olarak tanımlıyor. Turan’a ulaşmak için Enver Paşa komutasında Sarıkamış Harekatı’nda kendini bulur fakat tarihî faciadan sonra tekrar yola düşüp bu kez Bakü’ye öğretmen olarak gider. Ama artık devir değişmiştir. Çarlık yıkılmış ve Bolşevikler kendi rejimi kurmak için mücadeleye başlamışlardır.
Daha sonrasında Aydemir, Turan halklarını birleştirmenin imkânsızlığını fark edip yeni bir yolculuğa başlıyor.
“[…] fakat zaman ilerledikçe, bu inançlarımın zayıfladığı yahut hiç değilse sarsıntılar geçirmeye başladığımı hissediyorum.”[3]
Ardından komünist olup Moskova’da Doğu Halkları Üniversitesi’nde eğitim alıp zamanla ülkesine dönmenin yollarını aramaktadır. Sovyet Rusya’da geçirdiği yıllar boyunca yeni rejimin yerleşme sancılarını, Stalin dönemi ile birlikte yeni rejimin kalıcılaşma hâlini görüyor.
Belki gizli bir ürküntü ile yine gizli bir Türkiye Komünist Partisi üyesi olarak gemi ile İstanbul’a gelir ama geldiği şehrin eski İstanbul olmadığının farkına varır. O, yola çıktığında arkasında parçalanmak üzere olan bir imparatorluk bırakmıştır, oysa döndüğünde ise onu yeni bir rejim ve yeni rejimin İstanbul’u karşılar. Sonra İstanbul’un sanayileşme hamlelerini gördükçe kendine yeniden yabancılaşır. Onun gördüğü vahşi kapitalizmin ülkeye yerleşmeye başladığıdır. Yeni rejim, bu gizli partinin üyelerini pek hoş karşılamaz. Ömründen gözaltı, mahpusluk ve sürgün eksik olmaz. Sürgün yerlerine trenle giderken Anadolu insanını tanır, eski yaşamını “otomat” olarak tanımlar ve yeniden fikirleri değişir. Türkiye’nin yeni rejimi ile uzlaşır. Romanın sonu ise “benim ödediğim paha, hayatımın hepsidir. Ama bundan üzgün değilim. Ödediğim bedel, ulaştığım kaynak için çok değildir. Çünkü bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum”[4] diye bitmektedir.
İnsan, kendini aramayı estetik bir dil ile suyu aramak olarak tanımlıyor. İsmet Özel için değişim Şevket Süreyya Aydemir’in değişiminden farklı ancak o da o yolun yolcusudur. Bir kimlik arayışının, sancının, bağırmanın yahut yüksek sesle konuşmanın değil fısıltının şairidir. Kendini anlatırken başkalarında çoğalan bir yalnızlığın şairidir. İmgelerinde anne ve baba figürü hep bir otorite çağrıcısıdır.
“ben öyle bilirim ki yaşamak
berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır
çünkü biz savaşmasak
anamın giydiği pazen
sofrada böldüğümüz somun
yani ıscacık benekleri çocukluğumun
cılk yaralar halinde;
yayılırlar toprağa.”[5]
Sosyalist düşüncenin ülkeye kök salması ile birlikte üniversite yıllarında solculaşmış bir kişi olarak başlayan siyasi macera, sol hareketin ülkede egemen bir güç olmasıyla birlikte yolunu ayırıyor. İlk yıllarında bastığı kitaptan elde edilen geliri, üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) armağan eden kişi, 1972 Darbesi ile birlikte arkadaşlarının ve inandığı dava arkadaşlarından beklediği direnci görememesi onun ilk güvensiz kaynağı oldu. 1974 yılında Diriliş Dergisi’nde Amentü şiiriyle ilân edene kadar sol ile arası mesafeli bir kişi olarak kaldı.
Amentü şiiri, artık onun yeni bir dönüm noktası olmuştu. İlerleyen yıllarda dahi yazdığı şiirlerde tam olarak sol kültür etkisinden kurtulamadı. Bu etki 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılışına kadar sürdü.
“Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
Ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.”
Yazı ve şiirlerinde iki farklı İsmet Özel olduğu tespiti oldukça gerçekçi çünkü şiirlerinde Allah dışında bir otorite kabul etmeyen biri varken yazılarında ise alçakgönüllü olmayı alçaklık kabul eden, yüksek egolu biri var. İki ürün arasındaki ortak nokta ise Allah’ın var olduğu yerde yalnızlık duygusundan arınmanın bir ibadet olduğudur. Eşref-i Mahlukat, yani o artık yaratılmışların en şereflisi olmayı kavradıktan sonra yalnızlık sadece anlamsız bir sözcüktür. Çünkü su artık Hu’dur. Kendini arayan bir insan olarak şair, sol hareketin içinden İslamî hareket içine gitmiştir. “West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin” olarak başlayan Mataramda Tuzlu Su şiiri Kübalı komünist şair Nicolas Guillen’in West İndies Ltd. eserine bir gönderme olarak duruyor. 1981 yılında yazdığı Ils Sont Eux şiiri ise;
“Ağır ceza reisi duruşmaya girerken
safir bir göz yapışıyor kırmızı yakasına
kırmızı yakaları var yargıç cübbelerinin
Fransız ihtilalinden kalma.
Burslu okuduğu yıllardan kalma ceza reisinin
garip bir tarafı var
kaşlarını çatınca bir çocukluk
dolduruyor yüzünü
ürkünç bir uğursuzluk
gülümsediği sıra.”
diye başlıyor. Şiirin bitiş cümlesi hariç her şey bir sol hareket esintiliyken son kısmında “la havle ve la kuvvete illa billah” ile bitirip ilginç bir şaşırtma yöntemini kullanıyor.
İsmet Özel ricat ilân edişinden 1989 yılına kadar yazdığı eserlerde hep hayalini kurduğu mistik estetik eser üretmekten oldukça uzaktır. O, şiir yazdıkça doğal olarak sola kayıyordu. Bu açığı düz yazı ile kapatmaya çalıştığı tespitini yaparsak pek yanılmış olmayız.
1986 yılı itibariyle yayımladığı Faydasız Yazılar adlı eser düşünceleri ile yazdıkları arasındaki açığı kapatmaya, kendini bulmaya çalışan bir adamın düşün ürünlerinin ifadesidir. Eserin önsözünde; “Çünkü ideolojiler, müşterek bir aldanış olmaksızın ayakta duramazlar, düşünce ise müşterek bir aydınlanmayı gözetir. Ben, işrakın iştirakte bulunabileceğine inanan bir mesleğe mensubum. Paylaşılamayan gerçeğin kendi başına ne büyük önemi, ne çok değeri olursa olsun insana, insan oluşa uzak kalacağına inanırım.” der. Bu kısım bana 1972 tarihli Kanla Kirlenmiş Evrak şiirini hatırlatır.
“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.
Aşklarım, inançlarım işgal altındadır
tabutumun üstünde zar atıyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar
denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları
geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.’’
…..
“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman
acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.
Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim.”
12 Mart 1972 darbesinin ardından onun hayatı için artık karanlık sözler başlamıştır. Çünkü tanış olduğu herkes bir umutsuzluk kapısıdır. Yorgundur, çünkü anlama ve değiştirme iradesiyle geçirdiği vakit artık onun canını sıkmaktadır. Ve her sorduğu soruya verilen cevap onu rahatsız etmektedir. Böyle bir psikolojiden yıllar sonra Faydasız Yazılar çıkacaktır.
“Sekinetten çok, meskenete benzeyen bir durgunluk. Sönmüş bir yanardağ mı, herhangi bir kaya parçası mı, bilemiyorum. Ayırıcı vasfı: müeddep olmak. Özel, 12 Mart öncesinin şımartılmış bir şairi, eski bir Marksist. Marksizm’den İslamiyet’e atlamış. Entelektüel bir tecessüs mü, dar bir dünyadan, müphem, hudutları meçhul ufuklara taşmak ihtiyacından mı, bilmiyorum. İbn Haldun konferansımı dinlemek için Ankara’dan İstanbul’a geldi. Kısa sürdü halayımız. Bir miktar sekreterliğimi yaptı. “Alienation” üzerine yazıları çıkıyordu. Spekülasyonlarına muhteva Uzandırmak için Calvez’yi okuttum. Anlamıyordu. Hayli tercümeler yaptım. Tape edecekti, isteksizliği yüzünden Calvez’yi bıraktık. Belki daha cazip gelir diye Lamennais’yi çıkardım sahneye. İki üç seans dayandı. Aramızda buzlar vardı. Eski şair, mutlak hakikati bulmuştu. Ben, arayış içinde idim. Bununla beraber oldukça müsamahakâr davrandı. Yeni Devir’de iki yazısına konu oldum. Sonra, geldiği gibi kayboldu. Hayal kırıklığına mı uğramıştı, bilmiyorum. Siyasal Bilgiler’den Dil-Tarih’in Fransız Filolojisi bölümüne geçen Özel, her iki dünyaya da yabancı kalmıştı. Bir zaman aynı otobüste yolculuk ettik. Tanışmak için ciddi bir emek harcadığımızı söyleyemem. Sonra Yeni Devir’den ayrıldı, üç beş arkadaşı ile Yeryüzü Yayınları’nı kurdular. Şimdi Devlet Konservatuvarı’nda Fransızca hocalığı yapıyormuş. Rimbaud’umuzu nasıl bir istikbal bekliyor, kestiremem. Türkçesi cılız, bodur ve musikisiz. Fransızcayı ancak tefeül yolu ile sökmektedir. Sol, Nâzım’a rakip diye alkışladığı Eskişehir’in bu kabiliyetli delikanlısını çoktan unuttu. Sağ, hiçbir zaman benimsemedi. Bu sağır kubbelerde hoş bir seda bırakabilecek mi? Wait and see.”[6]
Cemil Meriç’in yanıldığıdır. Çünkü bu sağır kubbelerde hoş bir seda bırakmayı aslında 1981 yılında başarmıştır. Ancak Cemil Meriç bunu tam olarak görememiştir. İdeolojik olarak sağ ve sol diye ayırdığımızda iki tarafında fısıltılı şekilde okuduğu ve söylediği bir şair olmayı başardı.
Yılmaz Güney yatağında İsmet Özel’in Evet İsyan kitabını okuyor.
Aslında her iki akım da İsmet Özel’i olduğu yerden görmek istedi. Solcu biri Evet İsyan kitabını, İslamcı belki Bir Yusuf Masalı’nı yahut Cuma Mektupları’nı gördü. O ise hep Waldo Sen Neden Burada Değilsin[7] diye sordu. Onun sorması merhamettendi. Kendince hep mazlumun, önemsizin şairiydi, diğer yandan hayat ona hep başkaları ile başladı. Sebeb-i Telif şiiri, onun yaşamının bir özeleştirisidir aslında. “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız” diye başlayan şiir dörtlüklerinin sahibiydi. Şiirin sonu ise;
“Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek
hepimiz, her birimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
hayatımıza kendi adımızla başlardık
bilmediğimiz bu isim, hesaptaki bu açık
belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
adımı aşkın üstüne kendim yazarım.”
diye bitiriyor. Başkalarıyla başlayan bir hayattan artık kendini öne çıkaran bir eleştiri sunuyor. 16 yıllık bir şiir suskunluğunun ardından Bir Yusuf Masalı ile yeniden serüvenciliğe başlıyor. Destansı bir hava, klasik bir sesleniş ile başlayıp daha çok anlatıma önem veren yedi babdan oluşan bir eser üretiyor. Üçüncü Bab, “Şivekar’ın Yolculuğu”dur. Burada eskilerden iz süren, âlemin iç yüzünden içimize yansıyan tasarıyı izleyen bir hâl sunuyor bize ve ardından;
“Şivekar bizden biri
yola çıktı yolu bilmeden
arıyor bir hedef gözüne kestirmeden
aradığı ne sevgili, ne efendi, ne sultan
özünü harekete geçiren onun kanını kaynatan candır düpedüz kendi canı.
yol canlılıkla mukayyet
gitti deriz
ölenler için
yalnız yaşayanların işidir
yola çıkmak, yolu katetmek.”
Ne efendi, ne sevgili arayan adam, yaşadığını belli etmek için yola çıkmayı göze alıyor. Bir yapı ustası gibi gördüğü sorulara şiirin sonuna doğru cevap vermeye çalışıyor:
“Bunun bir son kertesi vardır
binlerce yıl iki insandan çok azı
son kerteyi birlikte tanımıştır
sûra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken
iki insan tahsil eder zamanı
en doğrusu son kertede iki insan
vakitsiz okunmuş bir ezandır
yusuf ile şivekar
vakitsiz okundular
çünkü zaman
iki insan
ya da
hiç.”
Bir Yusuf Masalı, “Suyun Sızladığıdır” adlı Yedinci Bab ile sükut bulur. Bu son iki dizede İsmet Özel, kendine yeniden yabancıdır ve sızlar çünkü HU, olduğundan uzaktır.
"sızıyı gideren su 
suyun sızladığını kimseler bilmez."
Sonuç Yahut Bir Özeleştiri
İsmet Özel, İslamcı kesimle ayrılık serüvenini 4 Ağustos 2003 tarihli “Bir Zamanlar İsmet Özel Vardı’” adlı yazısıyla duyurdu. Şöyle dedi: “İçinde yaşadığımız çağ İslam’ı arayanların ancak kitaplarda, Müslümanları arayanların ise mezarlıklarda bulabildiği bir çağdır” sonra ise yazıyı şöyle bitiriyor: “en iyisi, bir başkasının terbiyesi altında olmayanın terbiyesi altına girmektir. Demek ki kültürün kökeni bizi ilk elden ilgilendirir. Buradan kalkarak, aldığımız terbiyenin Türklüğümüzün derecesini de belli ettiğinin farkına varırız. Türkiye’de yaşayanların ne kadarı Türktür? Siz bu soru üzerine düşüne durun. Ben, sizin durduğunuz yerden tedirgin oldum, başka yere gidiyorum.”
Bir ömrün üçüncü baharını böyle ilân etti. Hep değişiminin ipuçlarını sundu. Sonradan fark ettik. “60 sene yaşadım, bir anım bile yok” diye başladığı Otoyoldaki Kavşakta Kavrulmuş Ruh Satıcısı şiirinden tutun, Kaçmak İsterken Vuruldu şiirine kadar hep çeşitli ipuçlarıyla manifestosunu ilân ediyordu.
Aktüel bir hayatın getirdiği sıkıntılar insanın kendi arayışının işaret fişeklerini atıyor. Belki en zor soru, “İnsan neden kaçmak ister?” Verdiğimiz her cevap, kendimizi koymadığımız sürece eksik kalacaktır. İki yazarın ve kendiliğimiz buluşmadığı sürece anlamlı olmuyor görünen her sır.
İki yazar hayat hikâyeleri üzerinden kıyas edildiğinde ortaya çıkan tablo hep bir arayış görmek oluyor. Çünkü onlar nerede değilse orada mutlu olmaya şart arıyor. Sorumuz ve sorunumuz bir insan sorunu değildir. Çünkü en sakinimizi çıldırtmaya meyletmiş bu çağ, anlamadığını mahkûm etmeye malul oldu. Bir zamanların Nâzım’dan sonraki son süvarisi yeniden azınlıktır. Artık celladımıza gülümseyebiliriz:
“Gelin
bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
Bana kötü
bana terkettiğiniz düşünceleri verin
o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
onları verin, yakınmalarınızı
artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
ben aştım onları dediğiniz ne varsa
bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
verin bana
verin taammüden işlediğiniz suçları da.
Bedelinde biliyorum size çek
yazmam yakışık almaz.”
İnsanlığın varoluşundan beri düşmanı olan “zaman” kavramı, bizim biricik celladımızdır. Onunla ve ona rağmen yaptığımız her şey, bize bir gün sonu raporu gibi önümüze çıkıyor. Çünkü bir bebekten katil yaratan bu karanlık zaman, bizden hüviyetimizi çalıyor. Biz yani ben ve sen, hayatın tüm rollerine karşı üçüncü tekil şahıs gözüyle bakarak anlamlı hâle getirmeye çalışıp fena hâlde yanılıyoruz. “Sen kimsin?” sorusuna vereceğimiz cevap basit bir polis çevirmesi değildir, kimliğimizi uzatıp kurtulabileceğimiz. O hâlde lütfen verin eski yanlışlarınızı, “pişmanım” dediğiniz şeyleri, çünkü onlar, insanın şu kısa ömründe beni biz yapmıştır. Her şeye rağmen artık yeniden celladımıza gülümseyebiliriz.
Burak Demir
Dipnotlar
[1] 18 Şubat 1936 – 16 Ağustos 1886 yılları arasında yaşamış Hindu aziz.
[2] Aydemir, Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, Ankara, 87,  sf. 128.
[3] Aynı Eser, sf. 151.
[4] Aydemir, Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, Ankara, 87, sf. 488.
[5] Özel, İsmet, ’’Sevgilim Hayat’’ , Evet İsyan, sf. 53
[6] Meriç, Cemil , Jurnal II, İletişim Yayınları, sf. 300
[7] Özel, İsmet, Waldo Sen Neden Burada Değilsin, Tiyo Yayıncılık, 2014. Thoreau, ABD'nin Meksika'ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş sırasında, ödediği her bir dolar başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın diye kelle vergisini ödemeyi reddedince bir gece hapis yattı. Kendisinden on dört yaş büyük olan ve birçok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Raplh Waldo Emerson, telaşla arkadaşını görmek üzere onun hücresine girdiğinde, aralarında şöyle bir konuşmanın cereyan ettiği anlatılır:
“- Henry, neden buradasın?”
"- Waldo, sen neden burada değilsin?”
Devamını oku ...