Tarihten Bugüne Kalan

İngiltere'nin muhafazakâr aklının yankısı sayılabilecek The Sunday Telegraph, Nick Holdsworth imzasıyla 2008'in Ocak ayında Moskova merkezli bir tarihî belgeyi haber olarak okurlarına sundu. Bu habere göre, “Stalin, 2. Dünya Savaşı’ndan hemen önce, Britanya ve Fransa ile anlaşabilseydi, Hitler’i durdurmak için bir milyon asker göndermeyi öneriyordu.”
Hitler’i sınırlamak için askerî güç önerisi üst düzey Sovyet delegasyonu tarafından Britanya ve Fransa’nın üst düzey subaylarına 1939’da savaş başlamadan 2 hafta önce Kremlin’de sunuldu.
Kopyaları, The Sunday Telegraph tarafından görülen yeni dökümanlar, eğer Kızıl Ordu’nun Polonya topraklarında ilerlemesine yapılan itirazların üstesinden gelinirse Stalin'in generallerinin sevk edebileceğini söylediği muazzam sayıda piyade, top ve hava indirme kuvvetlerini belgeliyor.
Fakat Britanya ve Fransa kanadı (delegasyon hükümetleri adına konuşmaya yetkili olmasına rağmen anlaşma yapmaya yetkili değildi) 15 Ağustos 1939’daki Sovyet teklifine cevap vermedi.
İngiltere ve Fransa'nın Nazi Almanya'sıyla savaşmayı hesap etmediği görülen bu haberde, Sovyetler Birliği’yle savaşması için yönlendirilmeye çalışıldığını varsaymak da gerekir, haberin bu yanı Faşizmin yayılması ve 2. Paylaşım Savaşı tarihinin tartışmalarına güçlü bir ışık tutuyor. Bilindiği üzere, gerek Sovyet ve yine gerek Stalin karşıtı söylevin beslendiği temel argüman, Ağustos'un 23'de imzalanan Sovyet -Alman saldırmazlık paktı (Molotov-Ribbentrop Paktı) olagelmiştir. Öncesi ve sonrasını yok sayarak buradan hareket eden burjuva söylevi ile “somut durumun somut tahlilinden” azade kimi “sosyalistler”in argümanı hâline dönen bu söylevin gerçeklikle bağını burjuva demokrasisinin önde gelen iki devletinin Nazi Almanya’sıyla savaşmaya gönüllü olmadığını göstererek çürütüyor haberin bu tarafı. Oysa ki başta Stalin olmak üzere nice Sovyetler Birliği ile Komünist Parti'nin yöneticileri bu durumu açıklamıştı. Fransa ve İngiltere'nin belgede açığa çıkan tavrı, ilk elden milyonlarca insanın ölümüne ve büyük bir paylaşım savaşına, dolaylı olarak da atom bombalarına kapı açtı.
Haberin güncel sorusuna gelelim: Bugün de yerküremizin önemli merkezlerinde Faşizmin semptomları görülüyor. Kimisindeyse finans kapitalin en cani depresif saldırganlığıyla karşı karşıyayız. Bu semptomları sınırlandırmak, baskılamak için Merkel- Macron ailesinden umut beslemek ne kadar gerçekle ilişkili?
Nick Holdsworth, Moskova
Çeviri: Oğuzhan Aykut Ekşioğlu
18 Ekim 2008
Britanya ve Fransa anlaşmayı kabul etseydi Stalin, Hitler’i durdurmak için bir milyon asker göndermeyi planlıyordu.
Stalin 2. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Hitler’in taarruzunu önlemek için Alman sınırına bir milyondan fazla asker göndermeye hazırlanıyordu.
Neredeyse 70 yıldır gizli olan belgeler gösteriyor ki Sovyetler, Britanya ve Fransa ile bir anti-Nazi ittifakı oluşturmak için güçlü bir askerî kuvvet göndermeyi önerdi.
Bu tür bir anlaşma 20.yüzyıl tarihini değiştirebilirdi, Hitler’in Stalin’le paktını önleyebilir, böylece Almanya’nın diğer komşularına rahatça savaş açıp ilhak etmesine imkân vermezdi.
Hitler’i sınırlamak için askerî güç önerisi, üst düzey Sovyet delegasyonu tarafından Britanya ve Fransa’nın üst düzey subaylarına, 1939’da savaş başlamadan 2 hafta önce Kremlin’de sunuldu.
Kopyaları, The Sunday Telegraph tarafından görülen yeni dokümanlar, eğer Kızıl Ordu’nun Polonya topraklarında ilerlemesine yapılan itirazların üstesinden gelinirse Stalin’in generallerinin sevk edebileceğini söylediği muazzam sayıda piyade, top ve hava indirme kuvvetlerini gösteriyor.
Fakat Britanya ve Fransa kanadı (delegasyon hükümetleri adına konuşmaya yetkili olmasına rağmen anlaşma yapmaya yetkili değildi) 15 Ağustos 1939’daki Sovyet teklifine cevap vermedi. Bunun yerine Stalin Almanya’ya döndü ve yaklaşık bir hafta sonra Hitler’le kötü şöhretli saldırmazlık anlaşmasını imzaladı.
İki ülkenin dışişleri bakanlarının ismi ile anılan Molotov-Ribbentrop paktı Nazilerin Polonya’ya saldırmasından sadece 1 hafta önce, 23 Ağustosta imzalandı, dolayısıyla savaşın kıvılcımı çakılmış oldu. Fakat gizliliği kaldırılmış 700 sayfalık dokümanı çözümleyen Rus dışişleri istihbarat servisinden emekli Tümgeneral Lev Sotskov’a göre, batılı müttefik güçler Stalin’in teklifini kabul etseydi, Hitler Polonya’yı işgal etmeyecekti.
“Britanya’nın muhafazakâr başbakanı Neville Chamberlain ve Fransızlar geçen yıl Münih anlaşmasıyla Çekoslovakya’yı Alman saldırganlığına teslim etmesinden sonra dahi bu kurdu boğazlamamız için son şansımızdı” diyor General Sotskov.
Gizliliği kaldırılan toplantıda Savaş bakanı Mareşal Voroşilov ve Kızıl Ordu Genel Kurmay Başkanı Boris Shaposhnikov tarafından yapılan Sovyet teklifi savaş durumunda Alman sınırına her birinde 19 bin asker bulunan 120 piyade bölüğü, 16 süvari bölüğü, 5 bin parça ağır top, 9.500 tank ve 5.500 kadar avcı ve bombardıman uçağı yerleştirilebileceği yönündeydi. Fakat Britanya delegasyonunun lideri Amiral Sör Reginald Drax, Sovyet mevkidaşlarına konuşmak için yetkili olduğunu, anlaşma yapmak için yetkili olmadığını söyledi. Sovyet istihbarat teşkilatına 1956’da katılan General Sotskov “Birlikte 300 ya da daha fazla bölüğü Almanya’ya karşı 2 cephede sahaya sürebileceğimizi duyduklarında Britanya, Fransa ve müttefikleri Polonya ancak teklifimizi ciddiye aldılar. Bu sayı o zaman Hitler’in gücünün 2 katıydı.” “Bu dünyayı kurtarmak ya da en azından kurdu ilerlediği yolda durdurmak için bir şanstı.” Almanya’nın batısında Nazilere karşı Britanya’nın ne kadar asker yerleştirebileceği sorulduğunda Amiral Drax savaşa hazır yalnızca 16 bölüğünün olduğunu söyledi. Sovyetler, Britanya’nın savaş hazırlığındaki yetersizliği konusunda hayrete düştü.
Sovyetlerin Britanya ve Fransa ile anti-Nazi paktı oluşturma girişimi gayet iyi biliniyor. Bunun ötesinde Moskova’nın hazırlıkları şimdiye kadar açığa çıkmamıştı. Çok satanlardan Genç Stalin ve Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı kitaplarının yazarı S.S. Montefiore’ye göre, ortaya çıkan belgelerde batılı tarihçilerin bilmediği birçok detay olduğu aşikâr.
“Stalin’in teklifinin ayrıntıları bilineni pekiştiren niteliktedir. Britanya ve Fransa 1939’da 2. Dünya Savaşı’nı çıkaran Alman saldırısını önleyecek büyük bir fırsatı kaçırdı. Bu gösteriyor ki Stalin teklifini sunarken farkettiğimizden daha ciddiydi.”
Çoğu insana göre savaştan önceki 12 ayı tanımlayan izahat niteliğindeki Savaş Nasıl Geldi kitabının yazarı Prof. Donald Cameron Watt’a göre, detaylar yeni, fakat kendisi toplantılarda konuşulduğu söylenen iddialara şüpheli yaklaşıyor. “Drax’ınki dâhil 2 İngiliz ve bir Fransız’ın eşzamanlı üç günlüğünde bu ayrıntılara rastlanmıyor.” diyor. “Şahsi kanaatim Ruslar ciddi değildi.”
1938’in başından savaşın çıktığı 1939 Eylül’üne kadar olan dönemi kapsayan gizliliği kaldırılan arşivler gösteriyor ki 1938’de Çekoslovakya Alman azınlığın yaşadığı Sudetenland’ın Hitler’e teslim edilmesi tavizini veren Britanya ve Fransa üzerindeki emsalsiz baskıyı Kremlin de biliyordu. “Britanya ve Fransa arasındaki ilk gizli toplantılardan beri bu taviz sürecinin her aşamasının detayını ve tam olarak ne olup bittiğini tamamen anlıyorduk.” diyor Gen. Sotskov.”Bu tavizlerin Çekoslovakya’nın Sudetenland’ı teslim etmesi ile son bulmayacağı çok açıktı. Hitler ülkenin geri kalanını parçalarken ne İngilizler ne de Fransızlar parmaklarını dahi kıpırdatabildiler.”
Stalin’in kaynakları, General’e göre, Avrupa’daki Sovyet dış istihbarat ajanlarıydı ama Londra’da değillerdi. “Belgeler bu ajanların tam olarak kimler olduğunu söylemiyor fakat bunlar muhtemelen Paris ya da Roma’daydı.”
1938’de kötü şöhretli Münih Anlaşmasından kısa bir süre önce (Anlaşmada Neville Chamberlain, Britanya başbakanı etkili bir şekilde Sudetenland’ı işgal etmesi için Hitler’e müsaade etmiştir.) Çekoslovakya başbakanı Euard Benes daha ileri bir Alman müdahalesiyle karşılaşması durumunda ülkesinin Sovyetler’le yaptığı askerî anlaşmaya başvurmaması için kesin olmayan bir madde olmadığını söyledi.
“Chamberlain günün kaybı olarak Çekoslovakya’nın verildiğini biliyordu ve Eylül 1938’de Münih’ten elinde Hitler’in imzası olan bir parça kâğıtla döndü.” diyor Gen. Sotskov.
Nazilerin Çekoslovakya’ya yürümesinden 5 ay sonra Ağustos 1939’da İngiliz Fransız delegasyonu ve Sovyetler arasındaki çok gizli tartışmalar Nazi saldırganlığı karşısında ümitsizlik ve acizliği öneriyordu.
Sınırında, sınırı geçebilecek ve Alman ordularıyla karşı karşıya gelebilecek muazzam Rus ordusu bulunan Polonya böyle bir ittifaka karşıydı. Britanya Sovyet güçlerinin verimliliğinden şüphe duyuyordu. Çünkü geçen yıl Stalin, binlerce Kızıl Ordu komutanını tasfiye etmişti. Bu belgeler, Rus tarihçiler tarafından Stalin’in Hitler’le olan tartışmalı paktını açıklamak için kullanılabilir. Pakt, kötü şöhretli bir diplomatik menfaat örneği olarak kalacaktır.
“Açıktır ki Sovyetler yalnız kalmıştır ve Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalayarak göz göre göre gelmekte olan savaş için zaman kazanmak ve hazırlanmak zorunda kalmıştır.” diyor General.
21 Ağustos’ta görüşmeleri tekrar başlatmak için ümitsiz bir Fransız girişimi reddedildi, bu sırada gizli Sovyet-Nazi görüşmeleri çoktan ilerlemişti. Yalnızca iki yıl sonra Haziran 1941’de Hitler’in Rusya’ya Blitzkrieg saldırısını takiben Stalin’in aradığı batı ittifakı sonunda geldi. Bu zamana kadar Fransa, Polonya ve geri kalan Avrupa’nın çoğu çoktan Alman işgali altındaydı.
Can Deniz Eraldemir
Devamını oku ...

Marx, Engels, Lenin ve Din

Karl Marx ve Din
Marx ve din dediğimizde çoğunluk tarafından sıkça refere edilen şu satırlar akla gelir:
“Dinsel sıkıntı hem gerçek sıkıntıların bir dışa vurumu hem de gerçek sıkıntılara karşı bir protestodur. Din ruhsuz bir dünyanın ruhu olduğu gibi ıstırap içindeki yaratığın feryadı ve kalpsiz bir dünyanın kalbidir. Din halkın afyonudur.”[1]
Bu sözler, aynı zamanda büyük bir iç çatışmanın da yansımasıdır. Karl Marx’ın bu din tanımı, içinde yaşadığı toplumun mevcut din anlayışı ile doğrudan bağlantılıdır. Marx’ın afyon diye tanımladığı din, cennetten arsa satarak; zulme karşı atılım gücünü prangalayan, dönemin sermaye sahipleriyle birlikte hareket ederek zalimlere arka çıkıp; mazlumlara köstek olan kilisenin ve Ruhban sınıfının dinidir. Mevcut durumlara bir protesto, ruhsuz koşullara ruh, kalpsiz dünyaya kalp ve mazluma bir içli çığlık diye tanımladığı din ise, İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in dinidir. Marx, dini bir protesto ve çığlık olarak tanımlarken, tarihsel determinizmin en yüksek ifadesi olan Tanrı fikrinin, İnsan zihin dünyasında; Krallara, Tiranlara ve zalimlere karşı isyanın atılım kuvvetini tetikleyen, önemli bir faktör ve güç olduğunu belirtmiştir. Dini, ruh ve kalp olarak tanımlarken de, meta yığını haline gelmiş dünyada, insanın kendisini metalar uğruna feda ederek, öz benliğine yabancılaştığı noktada, ruhsuzlaştırılmış meta yığını kitlelere bir ruh ve kalp olduğunu belirtmiştir. Marx, dini hem ıstıraba tepki, hem de ıstırabın sebebi olarak görmüştür. Istıraba sebep olarak gördüğü dinin, sömürü düzenlerine başkaldıran mazlumun, cennet hedefiyle pasifleştirildiği kilisenin din anlayışı olduğu açıkça ortadadır. Bu din tanımını, Marx’ın içinde yaşadığı toplumun din anlayışından bağımsız olarak değerlendiren birçok Marksist, dini sadece tek bir noktadan değerlendirmiş ve tüm dinleri bir afyon olarak görme yanılgısına düşmüştür.
Friedrich Engels ve Din
Engels, Hıristiyanlığın reforma uğratılmış biçimi olan Kalvinist bir aileye mensuptu. Din, Engels’in zihin dünyasında devrimci bir hareketti. Engels, Hıristiyanlığı iki farklı değerliğe sahip olarak görmekteydi. Din hem derinlemesine muhafazakâr, hem de mevcut otoriteye devrimci bir üslupla meydan okuyabilecek bir olguydu.[2] Engels’in yaptığı çalışmalarda dinle ilgili olumsuz ifadelere pek rastlandığı görülmez.
Engels’e göre din, aldatmacanın kaynağı; Komünizm ise dinin aldatıcı etkilerine karşı bir mücadeledir.[3] Aynı zamanda dinin özünü devrimci bir potansiyele sahip olduğunu, Thomas Müntzer, Etienne Cabet ve Wilhelm Weitling gibi isimlerin liderliğinde oluşan dini akımların Hıristiyanlığın özü olduğunu söylemekteydi. Hatta on altıncı yüzyılda Thomas Müntzer liderliğinde gerçekleşen köylü devriminin ilhamını doğrudan Hıristiyanlık teolojisinden aldığını belirtmektedir.[4]
Engels, dinle ilgili nihai tanımını ölümünden kısa süre önce bir biçimiyle de kiliseye meydan okuyan şu cümleyle yapar: “Hıristiyanlığın kökenleri dini ve politik açıdan devrimcidir.”
Engels bu argümanı üçlü sacayağı üzerine oturtur:
1) İlk dönem Hıristiyanlık, müritlerini fakirler, sömürülenler, köylüler, köleler ve işsiz kentli fakirler arasından devşirmiştir.
2) İlk dönem Hıristiyanlık, tarikatlar, mücadeleler, finans yokluğu ve sahte peygamberler gibi, kendisinin de dâhil olduğu komünist devrimci hareketin birçok özelliğini paylaşmaktadır;
3) Sonuçta Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’na egemen olmuştur, hatta Roma İmparatorluğu’nda iktidarı deviren bu partinin Hıristiyanlar adıyla bilinen din olduğunu söylemiştir:
“Bugün de Roma İmparatorluğu’nda iktidarı deviren parti kadar tehlikeli bir parti, on altı yüz yıl sonra hala faaldir. Bu parti, dinin altını uymuş, devletin tüm temellerini yıkmıştır; Sezar’ın iradesinin yüce hukuk olduğu fikrini açıktan reddetmiştir; bu din vatansızdır ve enternasyonaldir; Galya’dan Asya’ya tüm imparatorluğa yayılmış, imparatorluğun sınırlarını aşmıştır. O gizlilik içinde, yeraltı faaliyetleriyle halkı ayaklandırmıştır; önemli bir süre boyunca kendisinin açığa çıkmak için yeterli güçte olduğunu düşünmüştür. İktidarı deviren bu parti (…) Hıristiyanlar adıyla bilinen dindir.”[5]
Engels bu düşünceleriyle açıkça dinin devrimci bir hareket olabileceğini, ancak bunun yolunun öze dönüş hareketiyle gerçekleşebileceğini belirtmiştir.
Vladimir Lenin ve Din
Lenin’in din tutumunu detaylı bir biçimde incelediğimizde bu olgu karşısında, ikilikli ve karmaşık bir konum aldığını görürüz. Lenin dini hem zulme tepki hem de zulmün sebebi olarak görür. Lenin’in dinle ilgili radikal tepkilerini tamamı, kilisenin din anlayışı ile ilgilidir. Lenin’e göre ilk bakışta din, sosyo-ekonomik sömürüye dönük bir tepkidir. Aynı zamanda din sömürünün sebebidir.[6]
Lenin’in sömürüye sebep olan dini tanımlarken kullandığı argümanlar, kilise’nin mevcut din anlayışıyla örtüşen argümanlardır:
“Bizler Tanrıların bize yargılama esnasında yardım sağlayacağına, çare bulmak için ettiğimiz duaların cevaplanacağına, Tanrı’nın mahkeme koltuğunda oturup düşmanlarımızı cezalandıracağına, Tanrı’nın inayetinin mevcut hayatımızdan daha iyi bir hayatı bize armağan edeceğine inanırız. Ancak bu avuntudan başka bir şey değildir, zira söz konusu inançlar sadece bizim elimizdekiyle yetinmeye rıza göstermemize yarar. (…) Bizim inançlarımız da sorunun parçasıdır, çünkü onlar ‘papaz cüppesi içindeki birer jandarma’ olan ruhban sınıfının işlediği bir suçtur. (…) Bu sınıf devlet iktidarıyla canciğer kuzu sarmasıdır, iktidardan maaş, ev, kilise binaları temin eder ve bu devlet iktidarı sayesinde tüm kilise sistemi muhafaza edilir. Hâsılı, bu ruhban sınıfı, içinde kendi imtiyazlı konumlarını muhafaza etmeye düşkün toprak ağalarının ve kapitalistlerin de olduğu küçük yönetici sınıfın bir parçasıdır.”[7]
Bu açıklamalarla Lenin’in bir etki- tepki mekanizmasının ürünü olarak din eleştirisi yaptığını açıkça görebiliriz. Lenin, aynı zamanda dini vicdan hürriyeti kapsamında değerlendirmiş ve parti üyesinin ateist olmasına gerek olmadığını belirtmiştir:
“Partinin ateizmi üyelik için bir önkoşul olarak belirlemesine gerek yoktur. Hatta dindar diye bir kişi partiden çıkartılamaz.”[8]
Lenin’in bu yaklaşımının temelde üç nedeni vardır: İlki, din’e karşı çıkmanın tam da 1870’lerde Alman Roma Katolik Partisi’ne karşı Bismarck’ın yürüttüğü Kulturkampf’ta (kültür savaşı) görüldüğü biçimiyle, dinî örgütler içindeki tepkiselci unsurları güçlendirmesidir.
İkinci neden, din’e saldırmanın ekonomik boyunduruğa karşı direnişe dönük dikkatlerin dağılmasına yol açmasıdır. Bu noktada başladığımız noktaya geri dönüyoruz: eğer din tali ve idealist bir olgu ise, o vakit din’e saldırı, hedefi bir biçimde ıskalamaktır. Din ilga edilse bile hiçbir şey değişmeyecektir, zira patronlar işçilere zulmetmeyi sürdüreceklerdir.
Üçüncü neden, din’e odaklanmanın proletaryanın birleşik cephesini dağıtacak olmasıdır. Sağ bunu gayet iyi bilmekte, din üzerinden proletaryayı parçalamaya çalışmakta, kiliseye bağlılığı teşvik etmekte ve sosyalizmin tanrısız ateizmin programını savunduğunu iddia etmektedir. Burjuvazi de eski düzene karşı yürüttüğü mücadelesinde ruhban karşıtlığı ile dinle uzlaşma arasında bocalayıp durmaktadır. Bu nedenlerden ötürü parti ateizmi programına “almaz, almamalıdır” ya da Lenin’in karakteristik ifadelerinden birine başvurmak mümkünse:
“Dünya üzerinde cennetin yaratılması için mazlum sınıfın gerçek manada devrimci mücadelesinde gerçekleşecek birlik, bizim için proleterlerin öte dünyadaki cennetle ilgili görüşlerinin birleşmesinden daha önemlidir. Mümin ile ateist arasında değil, işçilerle sermaye sahipleri arasında çizgi çeken birleşik bir cephe, acil gerekliliktir. Hâlihazırda dindar olan insanlar mücadeleye katıldıkları ölçüde partiye davet edilirler: Yahudiler, Hıristiyanlar, Ermeniler, Tatarlar, Polonyalılar, Ruslar, Finliler, İsveçliler ve Almanlar hep birlikte sosyalizmin ortak bayrağı altında yürürler. Tüm işçiler kardeştirler ve onların somut birliği tüm emekçi, mazlum insanlığın esenliği ve saadetinin yegâne güvencesidir.”[9]
Lenin bu açıklamalarıyla, dinin devrimci yönünü kabul etmektedir. Ayrıca Lenin, o dönem bürokrasiye karşı çıkan din adamlarının desteklenmesi gerektiğini belirterek dinin öze dönüş hareketiyle ilgili söylemleri desteklemiştir.[19] Lenin’in dine yönelik tutumlarında açıkça anlaşıldığı gibi, onun dini doğrudan reddeden bir tavrı yoktur. Lenin dinin ikili değerlikli yönü olduğunu vurgulamaya çalışmıştır. Ancak Lenin, kilisenin din algısıyla, gerçek dini karşılaştırma noktasında yoğunlaşmamış, sorunu somut sınıf mücadelesinin ihtiyaçları ve kendi koşulları içinde değerlendirmiştir.
Sonuç
Marx, Engels ve Lenin’in dinle ilgili tüm olumsuz söylemleri, kilisenin dinine karşıdır. Bu üç ismin her biri, dini değerlendirirken; ikilikli yönüne dikkat çekmiş, zulme sebep olan yönünü ise kilisenin din anlayışından yola çıkarak analiz etmişlerdir. Buradan bakıldığında Marx, Engels ve Lenin’in din’e karşı aldığı tavır, içinde yaşadıkları mevcut dönemin din anlayışına karşı, oldukça doğru bir tavırdır.
Marx, Lenin ve Engels’in egemen din anlayışına karşı duruşları, son kitap Kur’an tarafından da desteklenmektedir. Kur’an, “Ey İnanıp/Güvenenler! Hahamların ve rahiplerin birçoğu, insanların mallarını hem haksızlıkla yiyor, hem de onları Allah yolundan alıkoyuyorlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda infak etmeyenleri, acı bir azabın beklediğini haber ver!”[11] ayetiyle, kiliseyi ve dini birer ticarethaneye çeviren, ruhban sınıfına şiddetli eleştiri yapmaktadır.
Kilisenin, “Tanrı öteki dünyada zalimleri cezalandıracaktır, zalimlere karşı Tanrıya dua etmekten başka bir şey yapamazsınız, çünkü bu dünyada mazlum ve yoksul olmanız; Tanrının takdiridir. Bu dünyada acı çekerseniz, öbür dünyada cenneti kazanacaksınız.” şeklindeki anlayışını Kur’an reddetmektedir.
“Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur[12] ayetiyle zulmü ve zalimi tek düşman olarak gören kitap, “Bir toplum kendi durumunu/gidişatını değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmeyecektir”[13] “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve Ey Rabbimiz bizi, halkı zulme sapmış şu kentten çıkar; katından bize bir yardımcı, dost gönder! diye yakaran ezilmiş ve çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!”[14] ayetleriyle zulme ve zalime karşı mücadele misyonunu bizzat insana yükleyerek, kilisenin: “Zalimlere karşı, Tanrı mücadele verecektir ve onları cezalandıracaktır, siz sadece dua edin” şeklindeki anlayışını reddetmektedir.
“Başınıza gelen her kötülük, kendi ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzündendir[15], “Ve biz, her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık[16] ayetleriyle, kilisenin, “Yoksul ve mazlum olmanız Tanrının takdiridir” anlayışını reddeden Kur’an, İnsanın, kaderinin kendi elinde olduğunu, önceden belirlenmediğini ve insanın fiil ve eylemleri ile ortaya çıktığını belirtmiştir.
Yine Kur’an, “Biz yeryüzünde ezilip, horlananları önderler yapmak istiyoruz”[17] ayetiyle’ Allah’ın egemenlerden değil, ezilenlerden yana olduğunu ortaya koymuştur.
Tüm bunlardan yola çıkarak şunu net olarak söyleyebiliriz ki; Marx, Engels ve Lenin’in din konusundaki tutumları içinde yaşadıkları toplumun din anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır. Bugüne kadar Marksizm’in din algısını, bu biçimiyle yorumlamayan bazı Marksist ve Leninistler, bu görüşlere evrensel mesaj yüklemiş: ‘’Tek bir din var ve bu dinde afyon olan dindir’’ şeklinde yanlış bir algıya düşmüşlerdir. Üç ismin de, din’e bakışları, sömürüye karşı mücadelede, insanın atılım gücünü tetikleyip, tetiklememesi noktasıdır. Evet, içinde yaşadıkları dönemin dini, insanın zulme karşı atılım gücünü zayıflatan ve afyon olan bir dindir, zaten bu dinde gerçek olan din değildir. İşte tam bu noktada Marx, Engels ve Lenin’in din konusundaki tutumlarının yeni bir bakış açısıyla değerlendirilmeye ihtiyacı vardır.
Dipnotlar
1-Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı. Giriş
2-Friedrich Engels, Wuppertal Mektupları.
3-Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu.
4-Friedrich Engels, Köylüler Savaşı.
5-Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, Giriş.
6-Karl Marx, Toplu Eserler 3:175-6; 5:4; Lenin 21:275-280.
7- Vladimir Lenin, Collected Works. Moskova: Progress Publishers 19:28 (Lenin ve Din, İştirakî).
8- Vladimir Lenin, Collected Works. Moskova: Progress Publishers  6:331.
9- Vladimir Lenin, Collected Works. Moskova: Progress Publishers 8: 348.
10-Vladimir Lenin, Collected Works. Moskova: Progress Publishers 10:85.
11- Kur’an; Tevbe 34.
12- Kur’an; Bakara 193.
13- Kur’an; Ra’d 11.
14- Kur’an; Nisa 75.
15-Kur’an; Şura 30.
16-Kur’an; İsra 13.
17-Kur’an; Kasas 5.
Devamını oku ...

Ali Şeriati'nin Mektubu

Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm adlı kitabında şöyle bir olay anlatır. Mısır ziyaretinde piramitleri görmek ister. Büyük heyecan içinde rehberi dinlemektedir. Piramitlerin yapımı için 800 milyonu aşkın taş kütlesi 980 millik yoldan köleler tarafından taşındığını duyunca şaşırmaması imkânsızdı. Hem de bu taşlar firavun cesetleri için mezar yapılsın diye taşınmıştılar. Duvarlarda göze çarpan ufak tefek taşlar da vardı. Nedir bu taşlar sorulunca rehber önce ‘hiç’ der, sonra onların köle kemiklerinin gömüldüğü yerler olduğunu söyler. Köle oldukları için öyle değersizlermiş ki bir hendeğe yüzlercesi birden gömülmüş. Ölmeyenlerse taşları taşımak için yaşıyormuş.
Sonra kölelerin toplu mezarları önünde durur şehit. Rehber de şöyle der: ‘Ruhları da bedenleri gibi köle olarak kullanılsın diye böyle yapılmış.’ Sonrasını isterseniz Şeriati’den dinleyelim:
Rehberin beni yalnız bırakmasını istedim. Mezarların yanına varıp oturdum, bu hendeklere gömülen insanları öylesine yakın hissediyordum ki kendime. Aynı ırktanmışız gibi geliyordu bana. (…) Yeniden baktım piramitlere, bütün görkemli görünümlerine rağmen öylesine yabancı ve uzaktım ki onlara! Tarih boyunca benden önce gelenlerin kemikleri üzerine yükselen büyük medeniyet anıtlarına karşı korkunç bir nefret duydum. Benden öncekiler Çin Seddi’ni de örmüştüler. Sırtlarına yüklenen yükü taşımayanlar ağır taşlar altında ezilerek taşlarla birlikte duvarlara kondular. Medeniyet anıtları işte böyle atalarımın et ve kemikleri pahasına yapıldı.
Lanetledim medeniyeti. Binlerce yıl atalarıma yapılan zulme karşı içimde nefret ateşi yanmaya başladı. (…) Gezim bitince onlardan birisine bir mektup yazdım. Geçen beş bin yılda neler oldu, bitti anlatmak istiyordum. Hangi şekilde ve ad altında olursa olsun kölelik yine vardı yine sürüp gidiyordu.
Oturdum şunları yazdım;
Ne bizi bilen ne de bizim bildiğimiz insanlara karşı savaşlara sürüklediler bizi. Hiçbir zaman küçümsemediğimiz insanları öldürmeye zorlandık. (…) bir düşünüre göre bir savaş, birbirlerini tanımayan fakat birbirlerini çok iyi tanıyan insanlar adına iki grubun yaptığı harplerdir. Bizi savaşa zorlayanlar öldürmeye ve öldürülmeye zorladılar. Eğer zafer kazanılırsa başkalarıydı ganimete konan, biz değil.
Ey dostum! Sen öldükten sonra büyük değişiklikler oldu. Firavunlar görüş değiştirdi. Sevindik buna. Önceden beden korunursa ruhun bedenle ilişkisini sürdüreceğine inanılıyordu. Bundan dolayı büyük fakat azap veren binaları yaptırıyorlardı bize. Ama şimdi akıllandılar. Ölümü düşünmüyorlar artık. Mezar yapmak için taş yapmaktan kurtuldum.
Ey dostum! Ne yazık ki, bu mutlu haberin ömrü kısa sürdü. Sen bu dünyadan göçtükten sonra bizi işçi yapmak için yeniden geri döndüler. Yine ağır yükler taşımak zorunda kaldık, fakat mezarlar için değil. Süs ve gösteriş olsun diye, saraylar için.
Ümitsizdik ama yeniden yaşamak için ümit ışığı belirdi. Büyük yol göstericiler, rehberler geldi dediler; Konfüçyüs, Budha…
Konfüçyüs’e inancımız tamdı. Çünkü insan ve toplum sorunlarına el atmıştı. Ama o da prenslerin dostu oluverdi. Zaten bir prens olan Budha bizi terk etti. Dünyayı ve nefsini bir yana bırakıp ulûhiyette yok olmak mertebesine ermek için kendi içine döndü. Biz bilmiyoruz bu mertebenin nerede olduğunu. (…)
Ey dostum! Sen mezarlar için kurban edilirken, biz saraylar için kurban edildik. (…) Senden sonra binlerce yıldır yaşıyorum. Dostlarımın çektiklerine hep tanık olduğumdan ‘tanrıların’ kölelerden hep nefret ettiğini hissetmeye başladım. Din kölelik düzenini kuvvetlendiriyor gibiydi. Aristo gibi zeki insanlar bile tabii olarak bazı insanların köle, bazılarının da yönetici olmak için doğduğunu ileri sürüyordu. Artık köle olarak doğup, kaderimin köle kalmak olduğuna inanmaya başlamıştım.
Böylesi bir ümitsizlik içinde yüzerken dağlardan ‘Allah tarafından gönderildim’ diyen bir insanın indiğini öğrendim. Yeni bir aldatma veya yeni bir zulüm metodu mu acaba diyerek titredim. ‘Yeryüzündeki zayıf köle ve yoksul insanlar için merhametli Allah gönderdi beni’ diyordu. Hayret, hâlâ inanamıyordum. Doğru olabilir miydi? Allah kölelere sesleniyordu, kurtulacaklarını, önderler ve yeryüzünün varisleri olacaklarını müjdeliyordu.
Kuşkularım vardı. O da Çin, Hindistan vs. ülkelerin sözde peygamberlerindendir diye düşünüyordum. İsmi Muhammed’di (s.a.v.). Şu dağların ardında koyun güden bir yetim olduğunu söylemişlerdi bana. Nasıl da şaşırdım! Neden Allah peygamberini çobanlar arasından seçsin ki. Hem ataları da peygambermiş ve hepsi de çobanmışlar. Sevinç ve şaşkınlıktan ağzımı açamaz oldum. Allah peygamberini bizim sınıfımızdan mı seçmişti?
Dostlarımı çevresinde gördüğümden izlemeye başladım onu. Peşinden gidenlerin bazıları şunlardı; Bilal; bir köle; annesi babası Habeşistanlı olan kölenin oğlu, Selman; köle olarak alınıp satılmış, İranlı evsiz bir kişi. Ebu Zerr; çölden isimsiz ve yoksul bir yoldaş ve son olarak da Salim; Huzeyfe’nin hanımının kölesi ve önemsiz siyah bir dost.
Muhammed’e (s.a.v.) inanıyorum. Çünkü sarayı çamurdan yapılmış birkaç odadan ibaretti. Yükleri taşıyan ve odaları yapan işçilerden biriydi. Avlusu odundan ve hurma ağacının yapraklarından yapılmıştı. Onun sahip olduğu şeylerin tamamı buydu. O’nun sarayı buydu. (…) Ne tuhaf! 5 bin yıl sonra bir insan bulmuştum. Allah’tan söz eden, efendiler için değil, köleler için. Dünyayı ve nefsini bir yana atmak, köşesine çekilip ulûhiyete katılmak ve insanları aldatmak için değil, insanlığın refah ve mutluluğu için dua ediyordu. Bütün dünya için çalışan bir insan bulmuştum. Adildi, kuvvetliydi. Gerekirse kızını bile cezalandırabilecek kadar. (…)
Ey dostum! Evrenin yarısını, belki de tamamını kontrol altında tutan bir düzenin egemen olduğu bir toplumda yaşıyorum. İnsanlık yeni bir kölelik kalesine sürülüyor. Hem ne kadar fiziki kölelik değilse bile, sizinkinden daha kötü bir kaderimiz var. Düşüncelerimiz, kalplerimiz ve irade özgürlüğümüz köleleştirilmiş. Sosyoloji, bilim, sanat, eğitim, seks özgürlüğü, kazanma özgürlüğü, sömürü sevgisi ve kişi sevgisi adına hedeflere inanma, insani sorumluluklara inanma ve kendi düşünce ekolüne inanma, hepsi tamamen kalbimizden çekilip alındı. Düzen içinde ne konursa alan, boş kalplere çevirdi bizi!
Şimdi, parti, kan, toprak ve düzene karşı düzen adına öylesine bölünüyoruz ki her birimizden daha kolay yararlanabilsin. Onun izleyicileri, yani kendi düşünce ekollerinin peşinden gidenler, birbirlerine karşı savaşa itiliyor. Neden? Bütün dünyanın etkisiyle birbirlerini düşman olarak mı görmek zorundalar. Biri dua için ellerini açar, diğeri ikisini birden kapatır. (…)
Düşüncelerimiz sürgüne gönderiliyor, kendileri koruyucular oldu…
İste böyle diyor Şehit Ali Şeriati. Yine kandırıldık ve uyutulduk ve köle olduk. Özgürlüğümüzü bize veren dinimizi öylesine farklı yaşıyoruz ki. Saray değil bir çamur evde yatan peygamberlerden sonra bazı sıfatlar adı altında saraydan emirlerle yaşamımızı değiştirip dinimizi unuttuk. Peygamber hiç rahat yünlü yatakta yatmamışken, ümmeti “ümmet” diye geceleyin gözyaşı dökerken, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar zulümle savaşırken, bizler de bir başka düzenin köleleri olduk. İslam’ın bize verdiği kölelikten halife olma sıfatını biz halifelikten köleliğe çevirdik. Sistemin çarklarını kırması gereken bizler, sistemin çarkları arasında eridik. Sonra biz de ya kendimize saraylar yapmak için mala ya da başkasına saraylar yapmak için bazılarına köle olduk.
Devamını oku ...

Her Şey Biz Yaşarken Oldu

17 Aralık 2010'da Tunus'lu seyyar satıcı Muhammed Buazizi kendini yaktığı ve “Arap Baharı” denilen süreci başlattığında, kendisi ile birlikte Akdeniz kıyı şeridi ve bütün coğrafyayı da yakacağını belki o hesaplamamıştı!
Ama o ateşi ilk yakanlar bunu ve daha fazlasını hesaplamıştı...
Cebeli Tarık boğazından, Süveyş Kanalı’na uzanan kıyı şeridi, işte o Buazizi'nin ateşi ile kontrollü bir şekilde yakıldı ve bu süreç devam ediyor.
Sırasıyla takip edilirse, ateşin dozuyla sonuç netleşecektir...
Tunus, Cezayir, Lübnan, Ürdün, Mısır ve Suriye...
Öncesinde; Afganistan, Irak ve Libya...
Süreç Trump ile kartların yeniden karılmasıyla devam ediyor.
Şimdi sıra, bütün bu süreci izlemekle yetinmeyip her türlü maddi, manevi, silah ve işbirliği ile emperyalist ve siyonist plan ve projeye destek veren “Suudi Amerika'da”.
Coğrafyamızdaki kaos ve kan asla tatil etmiyor!
Suudiler bu kadar zamandan sonra sokaklara çıkıp tıpkı Tunus ve diğerlerinde olduğu gibi "özgürlük ve demokrasi" eylemlerine başladı.
“15 Eylül hareketi” adı altında sokak eylemleri ve yürüyüşlerle sosyal medya üzerinden dünyaya seslerini duyurup destek toplamaya çalışıyorlar. Sarayda yumuşak bir darbe ile başbakan olan veliaht Muhammed bin Salman'ın 100'ün üzerinde âlim ve vaizi (sahve şeyhlerini) tutuklatması olayın başlangıcı olarak görülüyor.
Bu tutuklamalardaki ortak benzerlik ise bu âlimlerin Trump'ın Suudi gezisiyle birlikte başlayan Katar krizinde “itidal” çağrısı yapmalarıdır.
Bundan sonraki süreç tecrübe ettiğimiz gibi sosyal medya hesaplarından muhalefet yapanların ve bu âlimlere destek verenlerin, âlimler gibi “radikal, fitneci ve terörist” olarak görülüp ihbar ve tutuklanmalarını halktan talep etmek...
Tekrar sizleri bu süreci haritaya bakarak, olaylarla birlikte sonucunu düşünmeye davet ediyorum...
Bu olanlar sıradan kendiliğinden gelişmiş olaylar değildir. Başlangıcından bitişine kadar bu olanlar hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan yapılmış, sonuç odaklı bir projedir.
Bu projeye “işbirlikçilik, taşeronluk ve tetikçilik” yaparak destek verenler, Suudi üzerinden sonlarını izleyebilirler.
Ama biz dün olduğu gibi bugün de izlemeyeceğiz...
Elbette direneceğiz ve engel olmaya gayret edeceğiz…
Çünkü biz “antiemperyalist, antikapitalist ve antisiyonist” bir fikriyatın bu düzene isyan etmiş ve isyan çıkarmış direnişçileriyiz...
Her şey biz yaşarken oldu!
“Yeni bir dünya” biz yaşarken kurulur mu bilemem, nasip!?
Ama bunun gayretinde şerefle bu emaneti teslim edeceğiz ve direneceğiz;
“Söz verdiğimiz gibi...”
“İnşaallah...”
Mehmet Harputluoğlu
Devamını oku ...

İştirakçi Hat

Muhtemelen 80 darbesini yönetmek için, görevli olarak gönderilmiş olan büyükelçi “Asyalı ve İslamî gelenekler hâlen daha taşrada derin köklere sahip ama Cumhuriyetçi Atatürkçülük de köklü” diyor. Onca zaman sonra Enver Aysever, “din denilen saçmalığı öğrenmenin hem yararı yok, hem de çocuklarda ruhsal yara açıyor” tespitinde bulunuyor. İkisi gayet uyumlu. Asyalı ve İslamî olana düşmanlık, büyükelçinin emri.
Aslında AKP de o büyükelçilikle uyumlu. Sofranın sahibi, sofraya çağırdıklarına “öküz” olarak muamele ediyor ama birlikte kaşık sallıyor. Kapıdaki hizmetçiyi, uşağı, tarlada çalışanı, fabrikada işleyeni kimse umursamıyor. Fırsatını bulmuşken birileri, “saçmalık, cahillik, gericilik” laflarını tespihine dizip gün boyu çekiyor. Kentin kontrolü/disiplini ile taşranın kontrolü/disiplini farklı ellere muhtaç. Bu ellerin rekabeti, yerinde bir politik müdahaleyi asla koşullamıyor. AKP’nin kontrol ve disiplindeki rolüne yönelik eleştiriye, bir kısım solun kontrol ve disiplindeki rolüne yönelik eleştiri eşlik etmeli.
Metin Çulhaoğlu ise bu ortamda “Bu ülkede, ‘üzerine gelmek’ zorunda kaldığımız İttihatçı ve İtilafçı akımlar kendi uzantılarıyla ülkenin düşünsel ortamında hala etkili” buyuruyor ve sosyalistlerin alan açamadığından yakınıyor. Dönüp bakmıyor geçmişine: o geçmiş ittihatçılardan ve itilafçılardan rol, mevki ve güç dilenmekle malul. Ayrıca “üzerine gelmek” ne demek? Uzaydan mı geldin? Boşlukta mı doğdun? Sen onların eserisin!
Bugün artık Milli Mücadele’nin Kemalizmi ilerici görülüyor, en anti-kemalist, anti-modernistler kesimlerce bile. O ilericilik, Suphilerin, Çerkes Ethem’in, Nâzım Bey’in, Halk İştirakiyyun’un tasfiyesi ile alakalı. THİF, çıkış sürecinde köylülüğü örgütlemeye meylediyor, yıllarca Mete Tunçay’ın sunduğu resmi tarih, solculara Moskova’nın THİF’i değil, TKP’yi önemsediğini öğretiyor. Bulaşık görülüyor THİF. Aynı şekilde Ankara halkı da yeni gelen ve meclis kuran mebuslara “bulaşık” diyor. “Bulaşık” bir anlamda “Bolşevik” demek oluyor. Garip bir trajedi: üç ay içerisinde tüm bu dinamikler tasfiye ediliyor. Çerkes’in tasfiyesi haberini alan Suphi, “maceracı, kendini bilmezin tekiydi” diyor Çerkes için. Birkaç ay sonra aynı laflar kendisi için kullanılıyor.
Bugün de İslamî muhalefetin diline yönelik benzer türden laflar sıralanıyor. Oysa bugün anlaşılıyor ki 2007’de devletin, yani ABD büyükelçisinin “cumhuriyetçi Atatürkçülüğü” bir hamle yapmış. Cumhuriyet gazetesinin “tehlikenin farkında mısınız?” sorusuna bugün tüm sosyalistler, Marksistler de dâhil, herkes “Eveeet!” diye cevap veriyor. Masa başında kadrolara, “bu Kemalistleri sosyalist yapabiliriz” yalanları söyleniyor. Buna uygun olarak, sosyalizm de Marksizm de fikir ve eylem temelinde inceliyor, kıvama getiriliyor. Kontrol ve disiplin onlar için de devreye sokuluyor.
Ortada bildirdikleri türden bir tehlike yok. Erdoğan da Fethullah da bir davanın kavgasını verecek kişiler değil. Devlet bunu çok iyi biliyor. Ama korku salınması, kitlelerin kontrol ve disiplin altına alınması gerek. Ülke içindeki krize, 2008 krizi eşlik ediyor. Kontrol ve disiplin için sağ ve sola ayar çekiliyor. Suriye Savaşı’nın planları da o günlere dayanıyor. Bugün Esad’cılık yapanlar, Ahmet Necdet Sezer eliyle başlatılan Suriye görüşmelerinin bir uzantısı. Aynı işi sürdüren AKP hükümeti ise kendisine ait başka uzantılar çıkartıyor, hepsi bu.
İtilafçılık ve ittihatçılık karşısında iştirakçilik var. Tarihsel birikim kesintili ilerlemiş. Her çatlakta, her kopuşta, burjuva siyasetinin her tıkanmasında, iştirakçi siyaset, gerisin geri burjuva nizama ve fikriyata boyun eğdiriliyor. Tartışmalar bununla ilgili. Bir yönüyle siyaset yukarıdakilerle pazarlığa indirgenmiş durumda.
ABD’de solun ana gündem maddesi, insan hakları hareketi ve zencilerin beyazlarla eşitliği meselesi. Vietnam Savaşı ile birlikte ordunun askere ihtiyacı oluyor, askere alınan zencilerin ağzına bir parmak bal çalınıyor ve hemen eşitliği güvence altına alan yasa 1965’te çıkartılıyor. Askerî tarih politik tarihi biçimlendiriyor. Bu noktada burjuva siyasete kul olmuş solcular boşluğa düşüyorlar, krize giriyorlar. James Baldwin’in de dile getirdiği gibi, siyah hareket bu tıkanmayı İslamîleşerek aşıyor. Özellikle siyah hareketi kontrol ve disiplin altına alma amacıyla FBI, COINTELPRO ismiyle bir çalışma yürütüyor, hatta siyahların devrimcileşeceğini öngörerek, silâhlı örgüt bile kuruyor.
Devlet aklı bu, birbirlerinden öğreniyorlar. Kontrol ve disiplin, burjuva siyasetinin ruhu. İslamî olana yönelik saldırı, 2007’den beri yürütülen bu siyasetin bir çıktısı. Birilerine, “burada size ekmek var” denmiş ve sırtları sıvazlanmış. Devletin görevi bu. Sol, o siyahları Müslüman yapan şeye düşman. Dolayısıyla siyah olana düşman.
Sosyalistlerin alan açamadığından yakınan Çulhaoğlu açıktan yalan söylüyor dolayısıyla. Çünkü bugün gençleri cumhuriyet bekçiliğini solculuk zannediyor. İtilaf ve ittihat arasında tam boy bir sınıf düşmanlığı var zannediyorlar. Perde gerisinde birlikte çalışıyorlar. Anlaşıyorlar, bazen yöntemler arasında uzlaşmazlık çıkıyor, o kadar. Sosyalistler ise bu anlaşmazlık hâllerinde “acaba bize de ekmek çıkar mı?” diye eşikte bekliyorlar.
Baldwin’i yıllar önce İstanbul’da gezdiren isimlerden biri de Gülriz Sururi. Bugünse internette Müslümanlara açıktan küfreden, “geberseler de kurtulsak” diyen, orta sınıfların ruhunu gıdıklayan yazılar yazıyor. Baldwin’se o günlerde Hristiyan olanın devletleştiğini, Allah’ın siyahîleştiğini söylüyor. Ayrıca önemli bir hususa vurgu yapıyor: “Siyahlar için İslam, ABD öncesini anlatıyor”. Yani İslam, siyahlara ABD’yi önceleyen, geçersizleştiren, boşa düşüren bir zemin sunuyor.
Sol, itilaf ve ittihat arasında salınacağına, bu topraklardaki iştirakçi damara örgütlenmeliydi. Ama artık bu mümkün değil. Zira cumhuriyet diye bir kazık var, gerisine düşülemez, onu ilerletmek asli görevdir. Yoksul köylünün, işsizin, alın terini satan işçinin böyle bir derdi var mı diye soran bile yok.
Muzaffer Oruçoğlu din düşmanlığında tutarlı ise soy ismini de değiştirmeli. “Beni artık Kaypakkaya ile ilgili bir şeye çağırmayın, ben onu aştım” diyen Oruçoğlu da yelkenini bu rüzgârla şişiriyor anlaşılan. Koç ve Sabancı gibileri kendisine yoldaş belliyor artık. Yeni sentez bu olsa gerek.
Çünkü artık kentli orta sınıfların hassasiyetlerine oynamak daha kolay geliyor. Daha doğrusu özellikle 2007’den beri verilen emre uyuyorlar. Herkes içtimaya alınmış ve görev yerlerine gönderilmiş.
Bir mitolojiye inanıyorlar sonra. Kurtlar Vadisi’nde anlatılana benzer hikâyelere bağlanıyorlar. Saf, çekirdek, ilerici ve devrimci bir öz grubun perde gerisinde durduğunu ve ülkeyi yönettiğini düşünüyorlar ve ona örgütleniyorlar. Bugün sol örgüt şeflerine “aynı masada bir generalle mi yoksa elleri nasırlı bir işçiyle mi olmak istersin?” diye sorulsa, generali tercih edecek durumdalar. O nasır ve o işçi mide bulandırıcı ve aşağılık bulunuyor zira.
Yükselme kaygısı artık siyaseti de ele geçirmiş durumda. Devleti önceleyen ve sonralayan hiçbir şeye tahammül edemiyorlar. Mevcut statükoya put gibi tapıyorlar. Sonra da bağıra çağıra “putperest dönem İslam’a göre ilericiydi” diyorlar, “Osmanlı pazarı özgürlükçüydü” diyor bir başkası.
Pazar dedikleri Rum, Yahudi, Ermeni. Bugün bu üç azınlık topluluğu ile ilgilenmelerinin, siyasetlerinin merkezine bu üç dinamiği koymalarının nedeni, onları çok sevdiklerinden değil. Tek değer verdikleri, pazar, onların pazardaki yerleri. Rum, Yahudi, Ermeni edebiyatı yapanların, yıllarca define peşinde koşanlardan farkı yok. Tek dedikleri şu: “bu halklar olsaydı, daha zengin olurduk.” Ayrıca Rum, Ermeni, Yahudi, onlar için bu geri kalmış toprakları batıya bağlayan kanallar.
İştirakçi hat, çeşitli momentlerde itilafçıların veya ittihatçıların oyaladığı yoksul dinamikleri keserek ilerledi, ilerliyor. Burjuva siyasete karşı devrimci siyaseti çıkarttığımız durumda, o dinamikler bizi, biz de onları göreceğiz. Bunun için devletin çektiği perdeyi yırtmak gerek.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Maun

Kadim Arap toplulukları, su kuyusu etrafında toplanıp yerleşik hayata geçen bedevilerdir (Zemzem kıssası).
Su kuyuları, hem hayatın hem de tüm toplumsallıkların merkezidir.
Su kuyuları yüzünden Arapların sürekli savaş yaptığı tarihin şehadeti ile sabittir.
Yüce Allah kâfirlerden bahsederken “maunu yasaklarlar” buyuruyor.
Tefsirlerde suyun (diğer sayılanlarla beraber) maun olduğu söyleniyor. Yani savaş sebebi olan şeyin tekelleşmesini yasaklayarak İslam, savaşın nasıl ortadan kalkacağını söylüyor.
“Maun” kavramının günümüzdeki tam karşılığı, komünizmdir (petrol ve doğalgaz dâhil tüm hammadde üzerindeki tekelin kalkmasıdır).
Şerafettin Kalyoncu
Devamını oku ...

Arjantin’de Devlet Şiddeti

Arjantin sokakları gösterilerin ateşiyle yanıyor. Binlerce insan hükümetin en son geçen ay görülen yerli aktivisti teslim etmesini istiyor. Geçen ay sınır polisi, Mapuche isimli yerli halkı Patagonya’daki topraklarından çıkartmıştı. Bunun sebebi, İtalyan giyim şirketi Benetton’ın bu toprakları hukuka aykırı biçimde mülk edinmesiydi.
Tanıklara göre sınır polisi, Patagonya bölgesinde yolu kapatan Mapuche yerlilerine saldırdı ve 28 yaşındaki Santiago Maldonado’yu zorla bir polis minibüsüne bindirdi. Maldonado, o günden beri kayıp. Arjantin hükümeti bu olayda parmağı olduğunu inkâr etti. Aralarında Plaza De Mayo Anneleri’nin de bulunduğu göstericiler, ülkede devlet şiddetinin o korkunç geçmişi yüzünden, Maldonado’nun hayatı konusunda epey endişeliler.
ABD’nin desteklediği, başında General Jorge Rafael Videla’nın bulunduğu askeri darbe, 1976’dan 1983’e dek uzanan süre zarfında halka zulmetmiş, en az otuz bin kişi katledilmiş, kaçırılmış ve kaybedilmişti. Arkasına Ronald Reagan’ın desteğini alan Videla ve elindeki güvenlik aygıtı, binlerce insana sağcı askerler eliyle işkence etmiş, birçoğunu öldürmüştü.
Santiago Maldonado vakası, Arjantin’de askeri cuntanın geride bıraktığı hatıraları yeniden canlandırdı. Maldonado, General Videla yönetiminin sona ermesinin üzerinden yaklaşık kırk yıl geçtikten sonra başa geçen Cumhurbaşkanı Mauricio Macri döneminde kaybedilen ilk isim. Maldonado’yla uzun zamandır görüşemeyen ailesi onun ölmüş olduğuna inanmıyor. Aile, devletin oğullarının nerede olduğuna dair bilgi vermesini istiyor ve onun hemen geri dönmesini talep ediyor.
Başkan Donald Trump’ın cumhurbaşkanı Macri ile arası son dönemde gayet sıkı fıkı. Bu da Trump yönetiminin yerli toplulukların haklarının kesinlikle güvende olmadığının bir delili. Macri’yle birlikte yayınladığı ortak bildiride ABD hükümeti, iki ülke arasındaki ilişkileri derinleştireceklerini söyledi. Bu ilişki, ABD’nin Arjantin’in uyuşturucuyla savaşında destek verilmesi, sınır güvenliği konusunda işbirliği kurulması ve “rejim değişikliği”ni gerçekleştirmek için Venezuela’nın birlikte hedef alınması gibi ana başlıkları içeriyor.
Arjantin’de halk, ABD destekli “Kirli Savaş” dönemine bir daha asla dönmeme konusunda kararlı. Bunun için net bir hat çizerek, Maldonado’nun devletin askeri aygıtının yeni bir kurbanı olmamasını istiyor.
Rukiye Şemseddin
Devamını oku ...

Gündelikçi Süreyya

Genç Marx filmi, kimi sıkıntılı yanlarına rağmen, değerlendirmeyi hak eden bir film. Ülkede iki kişiden üçünün Marksist olmasına karşın, bu filme dair tek bir eleştiri kaleme alınmamış olması da düşündürücü. İlk mücadele döneminde Marx’ın kavga ettiği kişileri o Marksistlerin kendilerine daha yakın görmeleri daha büyük bir ihtimal. Kim Weitling, kim Proudhon, belli değil. Kim nezaketle mücadeleyi vazediyor, kim soyut kavramlar arkasına saklanıyor, tartışılmalı.
Yavanda olsa, filmde “tüm insanlar kardeştir” sözünün yerini “tüm ülkelerin işçileri birleşin” sözünün alışı anlatılıyor. Burjuvazinin saldırısına soyut insan kurgusuyla, sevgi, mutluluk gibi değerlerle ya da peygamber-mürit ilişkileriyle karşılık verilemeyeceğine vurgu yapılıyor. Marx, saflık arayışının, kavganın kirinden kaçma pratiğinin karşısına dikiliyor. Bunları esnaf-zanaatkâr pratiği olarak yargılıyor.
Bizde ise solcular başkalarını “kedi” zannediyorlar. Gündelik Hayata Direnmek adıyla kitap yazan Süreyya Karacabey, “insan kendisiyle ya da başkalarıyla konuşur, tarihle konuşamaz. Hatta ilkin kendi ruhuyla konuşur, orada ayıklar bütün fazlalıklarını sonra başkasının hayatına yönelir, bir ortaklık tesis edebilmek için” buyuruyor. Özellikle doksanlarda dile pelesenk olan, “önce kendinde devrim yap” lafına ayet gibi sarılıyor. Siyasetin bireyden başladığı imasında bulunuyor. Bu birey, teoriye gelmiyor. Marx’ın söylediği gibi, cehaletin kimseye hayrı olmuyor.
Filmde dile getirildiği biçimiyle, geleceğe dair bir teorik yapı olmaksızın kavga da olmuyor. Teorik mücadele, öngereklilik olarak kendisini her daim hissettiriyor. O mücadele, bireyin saflığı noktasında fazlalık olarak görülüyor. Dolayısıyla Karacabey gibiler, “bir yandan geleceği geçmişe havale edenlerin yarattığı boğuculuk, öte yandan geçmişi geleceğe havale edenlerin yarattığı müphemlik” diyerek, sadece kendisine ait olan bir gündelik hayat mitine sarılıyor.
Ama şimdi de bu mitin fazla avamlaştığı kanaati üzerinden, direnişe geçtiğini söylüyor. Gezi günlerinde yazdığı yazıda “ne geçmiş ne gelecek” diyen hoca, bugün gündelik hayata direnmekten söz ediyor. Direndiği ana husus, bir vakitler bir panelde “solu ezberlerinden kurtaracağız” diyen Baskın Oran’ın aklındaki mesele. “Boğuculuk ve müphemlik”ten kurtuluşsa, bireyin saflığına dönmekle mümkün. Marx'ın açtığı kılıç yarasını sarmak, liberal bandajlara düşüyor.
Demek ki Selim Temo haklı: “Eskiden taşra cahildi, şimdi merkez de cahil.” Karacabey, Gezi’yi “birikmiş bir tepki, çok zorlanmış bir sabrın patlaması” olarak değerlendiriyor. Bir akademisyen, bir olayı bireysel alan ve duygular kapsamında inceleyebiliyor. Sonra da “güç isteğine sahip değildik” diyor. Oysa sahada “ait” olduğu “dostluk meclisi”nin o isteği, iradeyi kırmak için uğraştığı biliniyor. Başsız, sonsuz, müşterek bir kavga yaşanırken, ona karşı olanlar, kendi saflıklarını bileyliyorlar. Kirlenmek istemeyenleri çağırıyorlar.
İrade buradan kırılıyor. Mesele o gün de “ezberleri bozmak”tı. Kimse o lafı ettiğinde bir devrimcinin ayağa kalkıp Oran’a “biz o ezberler için kan döktük!” dediğini anımsamadı. Çünkü o devrimci, Karacabey’e göre, “artık yaşamayan ölüleri referans alan ve şimdi burada olmayan bir hayat vaat eden” biriydi. Kan kirliydi, ezberler onu anımsatıyordu. Burjuvaziye “temiz çocuk olacağım” sözü verilmişti bir kez. Siyaset sadece, laiklik ve ilericilik bağlamında, burjuvazi işini yapmadığı için kızıp devletin kucağına, “devlet işini yapmıyor” diye burjuvazinin eteğinin altına sığınmaktan ibaretti.
Dolayısıyla “Nuriye ve Semih’i çekiştirdikleri” söyleşide “[onların] eylemi aynı kaderi yaşayan KHK’zedelerin çoğu tarafından marjinal göründü” demesi bir gerçeği ifşa ediyor olmalı. Karacabey de bir günlük katılım, dostlar alışverişte görsün eylemi sonrası, aynı marjinallik tespitini yapıyor aslında, yani o da eylemi marjinal görüyor. Çünkü o, “masumiyetini yitirmiş, ne için kavga ettiğini çoktan unutmuş, bütün iktidarların negatif imgesi olarak kendini kurmuş insanlara ve örgütlerine” hiç mi hiç inanmıyor. Tek derdinin masumluk, saflık, kirlenmemek, birey kalmak olduğu anlaşılıyor.
Son dönemde sokaklarda başıboş bırakılmış, yığınla kediye rastlanıyor. Bunun nedeni, küçük burjuvazinin o kedilere artık bakamaması ve hiç acımaması. Ondaki ülkeden gitme hâli veya gitme arzusu, bu gerçeğin başka bir tezahürü. Yani okullarından atılan hocalar, çok zahmetli bir iş olan, yabancı üniversitelere girmeye dönük çalışmaları önceden başlatacaklarına, Nuriye ile Semih’e omuz verebilselerdi, odalarını, öğrencileriyle ilişkilerini savunabilselerdi. Uzun soluklu mücadele yürüten bu genç devrimcilerin adlarını tam yazamayacak, “Nuse” diye anacak kadar üşengeç olmasalardı. İşten atılan farklı kesimden insanlarla, suyundan, işinden, tarlasından olanlarla buluşmak bu kadar mı zordu?
Sosyal medyada “faşizme karşı birleşmeyenler, zindanlarda birleşirler” türünden afili cümleler yazmak bir anlam ifade etmiyor yani. “Laik müfredat” çığlıkları atanlar dün görmedi Nuriye ve Semih’i, bugün de görmeyecek. Herkes kendi bir’liğinden, bireyliğinden bakıyor dünyaya. Bu öğütleniyor. Eksik değil tam olduğu düşünülenden yola çıkılıyor ve yol kendi’den başka hiçbir yere çıkmıyor. Zaten istenen de bu. Dolayısıyla eksiğin giderilmesi için verilecek müşterek kavga daha baştan anlamsızlaşıyor.
Bu açıdan kapağa kadınlara has, popüler bir Che figürü misali, Ulrike resmi koymakla, başa eşarp sarmakla olmuyor. Gündelikçi kadınların çilesine ortak olmayan, onu saflık mitosunu satmak için kullanan kişilerin o gündelikçi kadınlara hiçbir hayrı dokunmuyor. Kitabını çevirmen emeğini gasp eden bir yayınevinden çıkartanların kendilerine uygun bir yuva buldukları görülüyor. Ama her şeye rağmen, gene de, gerçek gündelikçi Süreyya’lara örgütlenmek gerekiyor.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Türkiye’de Askerî Rejim

4 Ekim 1980 Cumartesi günü Washington’dan gelen bir telefonla bana Başkan Carter’dan General Evren’e iletilmek üzere bir mektubun geleceği bildirildi. Başkan, mektubun generalin NATO Komutanı Bernard Rogers’ı Pazartesi öğleden sonra saat üçte kabul etmeden önce teslim edilmesini istiyordu. Mektubun bu kadar dar bir zamanda teslim edilecek olması bir açmazı da beraberinde getirdi. Eğer mektubu alıp General Evren’den randevu almak için Pazartesi sabaha kadar beklersem, o randevunun saat üçten önce gerçekleşmesi mümkün olmayacaktı. Diğer yandan eğer Pazar gününe randevu alırsam, randevu Pazartesi sabah gerçekleşecek ve ben önemli olduğuna inandığım, Başkan Carter’ın mektubunda değişiklikler yapma konusunda öneri sunup gerekli onayı almaya fırsat bulamayacaktım. Bu noktada başkanlarla ilişki yürütme hususunda “ihtiyat cesaretin parçasıdır” diye düşünerek, General Evren’le Pazartesi sabah görüşmeye karar verdim. Mektup Pazar öğleden sonra geldi. Hiçbir değişikliğe gerek yoktu, bunu görünce ben de rahatladım.
General Evren’in genelkurmaydaki ofisinde onunla buluşmadan önce yeni özel kalem müdürü seçilen, dışişlerinden genç bir diplomatla buluştum, o noktada Türkiye’nin ilk yeni yurttaşına nasıl hitap edeceğimi bilmediğimi anladım. Geçmişte ona “Paşam” diyordum ama artık bu ifadenin mevcut koşullarda uygun kaçmayacağı belliydi. Sorduğum soru karşılığında bana “devlet başkanı” dememin daha uygun düşeceği söylendi. Ayrıca General Evren’e “cumhurbaşkanı” dememem gerektiği de iletildi. Generalle bir araya gelince, Carter’ın mektubunu ona ilettim. Evren gözlüklerini taktı ve mektubu dikkatle okudu, ara sıra yaverine İngilizce bir kelimeyi veya ifadeyi sordu. Evren en kısa sürede mektuba cevap vereceğini söyledi ama bu esnada Başkan Carter’a Washington’ın Türk generallerin darbe dışında bir seçenekleri olmadığı konusuna anlayışla yaklaştıkları için teşekkürlerini iletti. Dediğine göre askerler, ülkeyi mümkün olan en kısa sürede demokratik bir hükümetin başa geçmesini sağlayacaklardı. Bu süre zarfında eleştirilere maruz kalmamayı hak ettiğini söyledi. Yunanistan’ın NATO’ya yeniden katılması konusunda Evren, bunu Türkiye’nin de istediğini iletti. General, Yunanistan’ın NATO’ya yeniden girişini Ege’deki Yunan ve Türk nüfuz sahasının tanımlanması için kullanmayı umduklarını da ifade etti. Sözünü yarıda kesip Yunanlıların ittifaka katılmasını istedi. Böylece o, Ege’deki komuta ve kontrolle alakalı meselenin çözüme kavuşacağını düşünüyordu.
Ben de cevaben ABD’deki yetkililerin Türklerin 12 Eylül’de yaptıklarına dair dile getirdikleri değerlendirmelerde olanları eleştirmediklerini ama en kısa sürede demokrasiye geçilmesinin önemi üzerinde durduklarını söyledim. Türkiye’deki hükümet biçimi bizi doğrudan ilgilendirmiyordu ama NATO demokratik ulusların teşkil ettiği bir ittifaktı. Kanaatimize göre, Yunanistan’ın NATO’nun askeri koluna en kısa sürede geri dönmesi önemliydi ve bu yeniden katılım ancak General Rogers planı ile gerçekleşebilirdi. Eğer General Rogers bu işi başaramazsa, ABD ve Başkan Carter bu işe müdahale edecekti.
General Evren iki tarafın da birbirini anladığını söyledi. Bir çay söyledi ve Türkiye’nin “eski günler”i üzerine yarım saat sohbet ettik. Çıkarken bana ittifakın yeniden tesisi konusunda her şeyi yapacağını söyledi ve iki üç hafta sabretmemizi istedi. Aynen de öyle oldu, 15 gün sonra Yunanistan’ın Rogers planı uyarınca NATO’ya yeniden katılımı ilân edildi.
General Evren’in bu konuda gösterdiği kararlılık ve verdiği güven askeri rejimin de ana özelliğiydi. Katlanarak çoğalan belirsizliklerden uzun süredir çile çekmiş Türk halkını da asıl cezbeden bu özellikti. Türk halkı uzun zamandır, cumhurbaşkanımız olacak mı, eve canlı gidebilecek miyiz, gaz, su, elektrik kesilecek mi, televizyonlarındaki tüpler patlayacak mı, enflasyon amaçlanandan yüksek olacak mı gibi meselelerle uğraşıyordu.
Şurası çok açık ki paşaların işleri yapma ve yürütme tarzları Washington’ın da beğenisine yol açıyordu. Askeri alımlar üzerinden uzun zaman içerisinde birikmiş borçlar silindi. Güvenlik yardımı programı dâhilinde belirlenmiş silâh ihtiyaçları listeleri hızla ve eksiksiz olarak listelendi. ABD-Türkiye Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması ve Millet Meclisi’nin aylar önce hazırladığı “Tutsak Mübadelesi Anlaşması” Milli Güvenlik Konseyi’nce ve meclis yerine hareket eden Bakanlar Kurulu tarafından onaylandı. Üst düzey Türk subaylar, Kıbrıs ve Ege konusunda Yunanlı meslektaşlarıyla bir dizi toplantı düzenlediler.
Ülkeye gelişimden dokuz, askeri darbeden üç ay sonra, Aralık 1980’de rutin istişare toplantısı için Washington’a gidecektim. ABD’ye götürebileceğim en iyi şeyin askeri rejimle ilgili dengeli bir değerlendirme olacağına karar verdim. Rejimin ne yaptığı ve nereye gittiği ile ilgili olarak elçilikte her gün tartışmalar yürütüyorduk. Gittiğimde gördüm ki çıkarımlarımız Washington’da kimsenin umurunda değildi. ABD’de yapılan 4 Kasım seçimleri sonrası siyasetçilerin çoğu, Ed Muskie, Dışişleri Bakan Yardımcısı Warren Christopher, Dışişleri Müsteşarı Matthew Nimetz, Avrupa’dan sorumlu Bakan Yardımcısı George Vest ve Savunma Müsteşarı Robert Komer masalarını boşaltmakla meşguldü. Bu isimlerin yerini alacak Reagan yönetimindeki kişiler de daha henüz netleşmemişti.
Zamanla doğru olduğu anlaşıldığı için, burada 1980 sonbaharında Ankara’daki elçilikte yapılan değerlendirmelerden de söz etmem gerek. Darbeden üç ay önce şu soruyu sormuş ve olumlu cevap vermiştik: Askeri darbe kaçınılmaz mıydı? Geriye dönüp baktığımızda bu değerlendirmenin iki temel sebepten ötürü yerinde olduğu görülüyor.
İlk sebep şu: hükümet süreçleri kesintiye uğramış, asayiş modern bir devletin canlılığını korumasına mani olacak ölçüde bozulmuştu. Kurumların mevcut durumdan çıkma ihtimalleri yoktu, zira 1961 anayasası meclisin dağıtılmasını veya seçimlerde tek parti çoğunluğunun oluşmasını engelliyordu. Bu sorunu derinleştiren bir husus da CHP lideri Ecevit ile AP lideri Demirel arasındaki derin kişisel husumetti. Her ikisi de güçlü insanlardı. Usta birer siyasetçi olan bu iki lider mahir birer idareciydi aynı zamanda. Esasında bu iki ismi diğer demokratik ülkelerde o dönemde faal olan başka isimlerle kıyaslamak mümkündü: Yunanistan’da Rallis ve Papandreou, Fransa’da Giscard ve Mitterand, Birleşik Krallık’ta Callaghan ve Thatcher, ABD’de Ford ve Carter. Gelgelelim Ecevit ve Demirel, diğer kimi rakip politik liderler gibi birbirlerinden nefret ediyor, birbirlerine asla güven duymuyordu. Aralarında herhangi bir tavizin söz konusu olması bile mümkün değildi, ayrıca her iki taraf da ne yenilgiyi kabul edecek ne de sadık bir muhalefet rolü oynamayı içine sindirecek durumdaydı.
İkinci sebepse şuydu: Türk ordusu, devletin koruyucusu rolüne bağlı olan ve bu rolü içten benimseyen bir yapıydı. Ordu bu rolü Osmanlı döneminde ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de iki kez oynamıştı. Bu görev kendisine Atatürk tarafından verilmişti, Atatürk’ün bizzat sözlü olarak ilettiği bu görevin ABD’de George Washington, Abraham Lincoln veya başka bir başkan tarafından verildiğine hiç şahit olunmamıştı.
Türk olmayanların Türk cumhuriyetinin orduya bahşettiği rolü anlamaları çok zordu. Elçilik, askeri rejimin eylemlerini meşrulaştıran bildirisinde anayasaya yönelik bir başvuru arayıp bulmak için epey vakit harcamıştı. Daha çok ordu mevzuatındaki muğlak bir bölüme atıfta bulunuluyordu. Bu durum ABD’li yetkililerin biraz canını sıktı. Oysa birçok Türk’e göre bu gayet doğaldı: “Askerlerin gerektiğinde meselelerle ilgilenmesini bizzat Atatürk söylemiş”ti.
Ele aldığımız diğer bir soru da darbenin gerçekten gerekli olup olmadığı ile ilgiliydi. İlk analizimizde alternatif koalisyonlar, Demirel’inki haricinde başka bir azınlık hükümeti ihtimali ve erken seçim çağrısı için gerekli araçların devreye sokulması gibi muhtemel meclis içi seçeneklere odaklandık. Buna da Türkler basit bir cevap veriyorlardı. Paşalar o süreçte muhtıra verdiler (General Evren’in 2 Ocak 1980 tarihli mektubu ve 13 Mayıs 1982’de cumhurbaşkanı seçimi çağrısı). Sonra da beklemeye başladılar (bu süreçte Nihat Erim ile Kemal Türkler’in öldürülmesi ve Atatürk’ün laik devletine yönelik tehditler üzerinden olağanüstü hâlin uzatıldı). Ardından da nihayet harekete geçtiler. Zayıf ihtimaller karşısında bu güçlü mantığı ele alınca sistem içerisinde kurucu nitelikte bir değişimin mümkün olduğunu gördük ve darbenin gerekli olduğu sonucuna vardık.
Peki askeri darbe işe yaradı mı? Ta başından itibaren, 1980 darbesinin 1960’daki darbeden daha uzun süreceğini ve (serbest seçimlerin yapılmasından önce 30 ay boyunca atanmış sivil hükümetin iktidarda kalmasını sağlayan) 1971 muhtırasına kıyasla daha derin ve daha kapsamlı değişimleri tetikleyeceğini gördük. Tek şüphemiz, ordunun, bilhassa General Evren ve Milli Güvenlik Konseyi’nin yeni kurulacak temsili sistemde kendilerine güçlü bir rol bahşetme konusunda ısrarcı olma ihtimaliyle ilgiliydi.
Darbeden bir gün sonra her yanı saran politik cinayetler son buldu. On günde devreye sokulan ekonomi politikasıyla enflasyon üç ay içerisinde yüzde 130’dan yüzde 40’a çekildi. Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan’ı asarak derin yaralar açmış olan 60 darbesinin hatalarından uzak duruldu. Tüm eski parti liderlerini siyaset sahnesinden uzaklaştırarak, 1961’de olduğu biçimiyle, yeni anayasanın niteliğini bu partilerin tayin etmesine mani oldu ve 1971-73’de görüldüğü üzere, ilgili liderlerin bu dönemi taraftar sayısını artırmak için kullanmasına izin vermedi. Dışişleri ile alakalı meselelerde Milli Güvenlik Konseyi, Demirel’in Kıbrıs ve Ege ile ilgili ılımlı ve uzlaşmaya açık siyasetini sürdürdü. Ortadoğu’da Türkiye’nin konumu daha da güçlendi ve onun İran-Irak Savaşı esnasında desteği alındı. Batı Avrupa kaynaklı eleştirilere karşı çıkan Türkiye darbedeb sonra ABD’den her zamankinden daha fazla yardım aldı.
Toplamda askeri rejimin birkaç yıllık süre zarfında gayet iyi “işlediğine” hiç şüphe yok. Ancak gene de ortada cevaplanması gereken bir soru vardı ki bu soru hâlâ yürürlükte. Türk halkının paşaların niyet ve istekleriyle çelişip çelişmeyeceği sorusuna cevap vermek zordu. Zira Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlığına kavuşmuş, temsili hükümete aşina olmayan bir devlet değildi. Cumhuriyet altmış yaşındaydı. Asyalı ve İslamî gelenekler hâlen daha taşrada derin köklere sahipti ama Cumhuriyetçi Atatürkçülük de köklü bir yapıydı. Uzun süredir hükümete katılım bilinen bir husustu ve el üstünde tutuluyordu. Menderes, Demirel ve Ecevit kendi dönemlerinde sivillerin üstünlüğünü öngören geleneği tesis etmek için çok çalıştılar ve başarılı oldular. Örneğin Cumhurbaşkanı Korutürk’ün görev süresinin sona ermesi ardından yaşanan kaosta birçok Türk, ordu dâhil toplumun tüm kesimlerinin göreve gelecek kişinin asker kökenli olmaması gerektiği hususunda anlayış birliği içerisinde olmasını gururla karşılamıştı.
Son olarak paşaların elinde fazla güç ve yetki vardı, dolayısıyla iktidarın yozlaşmayı beraberinde getireceği bilinen bir şeydi. Bülent Ecevit ta başından itibaren bu duruma dair kimi politik sonuçlara ulaşan bir isimdi. İnatçı muhalefeti ve sürekli tutukluluk hâlinde tutulması (ki aksine Demirel sabır politikasını yürürlüğe sokmuştu) askerî rejimin bocalayacağına ve bir noktada kabul görmeyeceğine dair bir gösterge gibiydi. Ardından Ecevit, rejimin yegâne kararlı ve uzlaşmaz muhalifi olarak, bu süreçten tıpkı Humeyni’nin İran’da yaptığı gibi, kimi politik kazançlar elde edebilirdi. Böylesi bir şeyin olması mümkündü. Ancak darbeden dört yıl sonra mevcut riskler böylesi bir gelişmeye yol açmadı.
Tabii bu noktada ordunun verili sistem dâhilinde yaptığı hatalardan, geniş kapsamlı tutuklamalar ve gözaltılardan, polisin zulmünden, reform adımlarının yavaş atılmasından ve gelecek için öngörülen “sıkı disiplinli demokrasi” fikrinden bahsetmek mümkün. Gene de söylemek gerek ki ekonomi düzelmeye devam ediyor; paşalar aralarında hiç kavga etmiyorlar (ki bu da içlerinde bir Nasır veya Kaddafi olmadığını gösteriyor). İktidarı kendi çıkarlarına kullanıp suiistimal etmiyorlar. Hazırladıkları yeni anayasa basın, üniversiteler ve kişisel haklar konusunda kimi sınırlamalar getirse de ülke içerisinde özgürlüğe alan açıyor ve birçok Batılı ulusun demokrasi dediği şeye ait parametrelere gayet iyi uyuyor.
7 Kasım 1982’de yapılan referandumda seçmenlerin yüzde doksanından fazlası hem anayasayı hem de General Evren’in cumhurbaşkanlığını onayladı. 6 Kasım 1983’te yapılan seçimde birçok eski politik lider seçim dışında tutuldu ve bazı partiler yasaklandı. Ancak seçime giren üç partiden ikisi rejime muhalifti. Başında Turgut Özal’ın bulunduğu parti oyların çoğunluğunu aldı. Paşalar, seçim öncesi Özal konusunda halkı uyarmıştı ama seçim sonrası yeni başbakanla işbirliği içerisinde oldular. Bir demokrasiyi işletmenin en kötü yolu bu değil ve Eylül 1980’de elçiliğimizin kendi politik meselelerini kendi üsluplarıyla çözüme kavuşturmaları konusunda Türklere bir şans vermemiz gerektiğine ilişkin kararımız karşısında hâlen daha içim rahat.
James W. Spain
ABD Ankara Büyükelçisi (1980-81)
[American Diplomacy in Turkey, Praeger, 1984, s. 24-28.]
Devamını oku ...