Ballistofobi

Bir an düşünün, ödeme yapmak için gittiğiniz vergi dairesi ya da devlet bankasındasınız. Numaratörden aldığınız sıra size geldi, bankoya yöneldiniz, tam işlem için evraklarınızı uzattığınızda devlet memuru olan görevli: “Sıra sizde değil, işlem yapmıyorum” dedi.
Doğal olan tavır, “hayır, sıra bende. Sizin koyduğunuz numaratörden aldığım sıraya göre işlem hakkı bende” dediniz.
Bir anda memur arkadaş sinirlendi ve size tekme tokat saldırdı, sizi yerlerde sürüklemeye başladı.
Ne yapardınız? Bu durumu gören çevrenizdeki insanlar ne yapardı?
Bu durum karşısında bir insanın verebileceği ilk doğal tepki; karşı koymak, saldırıyı püskürtmek olacaktır.
Etrafınızda seyirci olan insanların ilk tepkisi; ayırmak, saldırana karşı gelmek olacaktır. 100 örneğin 99’unda aynı sonucu alacağınıza eminim.
Eee! Ne var bunda?
Aynı devlet memuru polis olduğunda aldığımız sonuç; karşı gelememek, izleyenlerin görmemiş gibi davranması, hatta vicdanının insancıl saldırısına karşı koymak için dövene övücü sözler söyleyerek durumdan siyaset üretmeye gitmek.
Hâlbuki durumun siyasi bir ayağı yok!
Numaratörü koyup işleyişi belirleyen banka ile yasaları işleten kurum aynı, memur aynı.
Hatta ikincisinin adı “güvenlik memuru” diye geçmektedir. Adı üstünde güven, güvenli sıfatları ile bezenmiştir.
Bu durumun adı nedir?
Tehdit, bir kimsenin iç huzuruna, karar verme hürriyetine ve serbest hareket etme özgürlüğüne yönelik bir müdahale olup suç teşkil eder. Cebir ise bir kimseye bir şeyi yapması veya yapmaması için zor kullanmak olarak tarif edilebilir.
Cebir ve tehdit yetkisi hiçbir memura verilmediği halde hür bir insanın hakkını gasp eden kişiye karşı gelmemesi, duruma kayıtsız kalan, hatta cebri meşrulaştıran seyircilerin olmasının sebebini güvenle açıklayamayız.
Memura karşı gelmenin yasası bellidir ve güven atfı bulunan ile bankoda oturan kişiye dokunulmazlık veren kanun aynı iken tepki neden farklıdır?
Herkesin bildiği tek fark, donanımsal farktır. Biri kalem, klavye kullanırken diğeri silâh ve cop kullanmaktadır.
Yani cebre uğrayanı tepkisiz kılan, aciz bırakan ile seyredenleri dilsiz şeytan yapan tek korku:
“Ballistofobi!”
Haklı olmanızın, zulme uğramanızın bir önemi yoktur, artık hür bir insan olmadığınızı size hatırlatan tek şey “ballistofobi”dir.
Bu cümleye kadar okumuşsanız, derin bir nefes alıp arkanıza yaslanın, rahatlayın.
Hastasınız. Evet evet müjde, hastasınız.
Artık daha da rahat seyirci olabilir, vicdanınızı rahatlatabilirsiniz.
Artık sizin de havalı ve moda olan bir hastalığınız var. “Ballistofobi”.
Oppositional defiant disorder’de görüşmek umudu ile…
Zerçe Gifari
Devamını oku ...

Sevgili Müslüman Kardeşime Açık Mektup

Merhaba
Selamünaleyküm
Binlerce yıldır İslam hakkında Müslüman olan veya olmayan milyonlarca yorumu bir tarafa koyarak kişisel düşüncelerimi burada size söylemek istiyorum.
Hz. Muhammed, dini önderliği yanında, toplumun acılarına kulak vermiş ve bir çare olmak için topluma yol göstermiş devrimci bir önderdir. Dönemindeki fuhuş, tefecilik ve ahlaksız ticari ilişkilere karşı canını ortaya koymuştur. Buna örnek olarak şu ayeti gösterebiliriz: “Çocuklarınızı yoksulluk yüzünden öldürmeyiniz. Allah onlara rızkını verir.” [İsra suresi-31. ayet) Kız çocuklarının o dönemde doğdukları anda öldürüldüğünü bilirsiniz. Neden? Çünkü o dönemde yoksullar tefeci bezirgânlardan borç alırlardı. Ödeyemediklerinde tefeciler kız çocuklarını ellerinden alır ve onları cariye yaparlardı. Bugünün anne-babaları “kızım kötü yola düşeceğine ölsün daha iyi” dedikleri gibi o dönemde yoksul aileler kızları olunca öldürürlerdi. Bunun nedeni fuhuştu. İşte Hz. Muhammed bunun karşısında durdu. Veda Hutbesi’nde kadın erkek eşitliğini savundu. “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” diyerek ırkçılığı yasakladı. “Faiz haramdır” diyerek haksız kazancı yasakladı. O, toplumun yeniden eşit, adil yaşaması için ölümü göze aldı.
Sizce Hz. Muhammed neden erken öldü? Çevresindeki güçten korkan Mekke tefecileri, bir süreliğine İslam'a inandıklarını söyleyerek Hz. Muhammed'i durdurdular. Bu Mekkelilere İslam'da “münafık” denir. Yani kalbi başka, ağzı başka söyleyen... Tek düşünceleri Medine'de başlayan paylaşımcı toplumun önüne geçmek ve tefeci düzenlerini yeniden kurmaktı. Peygamber’i yavaş yavaş zehirlediler. İşte bunlar Emevi soyundan gelenlerdi. Peygamber’in ölümünden hemen sonra da eski düzenlerini kurmaya başladılar. Kerbela'da öldürdükleri Ehl-i Beyt Hz. Muhammed'i birebir tanıyan ve onların kurmaya çalıştıkları sahte Müslümanlığa karşı çıkanlardı. Gerçek İslam'ı Peygamber’in torunları anlatıyorlardı ve yok edilmeleri gerekiyordu. Peygamber’in erkek torunlarını öldüren bu katiller, eşit ve adil düzene karşı savaş açanlardı. Onlar öldükten sonra da düzenlerini kurmaya devam etmişlerdir. İslam'ı yoksulların elinden alıp zenginlerin İslam'ı haline getirmişlerdir. Tarihi en çirkin biçimde yeniden yazmışlar ve egemenlerin tarihini ezilenlere ezberletmişlerdir.
Emeviler’de, Abbasiler’de, Selçuklu’da, Osmanlı’da sarayda yaşayanların İslam’ıyla, üreten insanların İslam’ı hep birbirinden farklıydı. Sarayda keyif sürenler, dini hep halkın adalet talebini bastırmak için kullandılar. Bugün değişen bir şey yok. Sarayın size sunduğu İslam, zalimin İslam’ıdır. Egemenin İslam’ıdır. İslam için yaptıklarını söyledikleri her şey kendi servetleri içindir. Bugün IŞİD'e yardım eden, onu destekleyen ve İslam devleti kuracaklarını söyleyenler sizi kandırmaya çalışıyorlar. IŞİD, ABD tarafından Ortadoğu'nun biçimlendirilmesi için kurulmuştur. İsrail'e bir kurşun bile atmayan, yanlışlıkla düşen füzeden dolayı İsrail'den özür dileyen bir terör örgütünün İslam devleti kurması mümkün müdür? Ya da kuracağı devletin İslam'la bir alakası olacak mıdır? Tefeci ve fuhuşçu Mekke zihniyeti hâlâ devam ediyor.
Hz. Muhammed'in mütevazı hayatını hiçbiri örnek almıyor. O dönemde kurulmayan devasa camiler kuruluyor. O dönemde Peygamber’in yaşadığı mütevazı ev bir tarafa bırakılmıştır, bugün saraylar ve villalarda yaşanıyor. Tarih bilmeden o dönemdeki İslam'ı yorumlayamazsınız. Size iktidarın sunduğu İslam, kendi servet edinme ve halkı köleleştirme İslam’ıdır. Zenginlerin İslam’ı ile yoksulların İslam’ı hep farklı olmuştur. Çünkü aslolan sınıf mücadelesidir. Egemen ve ezen sınıfların düşünceleriyle yoksul emekçi sınıfların düşünceleri asla aynı değildir. Onlar emekçileri kendilerine hizmet için kullanırlar. Dini de buna kalkan yaparlar. İnandığınız dinin asıl özünü bilirseniz, onlar sizi kandıramaz ve kullanamazlar. Bugün çocuklarınızın sizin yaşadığınız haksızlıkları yaşamalarını istemiyorsanız, size sundukları dini değil, devrimci kimliği olan ve o egemenler tarafından yok edilmiş peygamberin dinini benimseyin. Başörtüsünü kullanarak iktidara gelen ama başörtülü kadınları hapse attıran, içeride işkence yapılmasını emreden bu sahte İslam iktidarını reddedin. İslam'ı bu kötülerin ellerinden kurtarmak sizin elinizde. Rantçı zihniyetin sahte İslam’ına karşı koyun.
Yüzbinlerce kamu emekçisini Müslüman-ateist ayırmadan sorgusuz sualsiz işten atan, aileleriyle birlikte açlığa mahkûm eden bu zihniyetin İslam'la ne alakası var? Bu KHK ile ihraçlar Müslümanlığı korumak için yapılmadı. Kendi rant düzenleri devam etsin diye yapıldı.
İhraç edilen iki kamu emekçisi Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın devam eden açlık grevi karşısında çaresiz kalan bu rantçı iktidar, eyleme çözüm olarak onları işlerine döndürmek yerine, yine dini kullandı. “Açlık grevi dinen caiz değildir” dedi. Dervişlerin en az 30 gün kendilerini inzivaya çekme durumunu bilmez gibidirler. Derviş, 30 gün, belki 50 gün kuru ekmek ve su alır yanına. Kimseyle konuşmaz o günlerde. Sonra ruhunu terbiye etmiş biçimde çıkar insan içine. Ruhu terbiyesizler bilmez ya da bilmezden gelir dervişlerin açlığını. Bu gibi açlığa itirazları yok ama sonuna “grev” sözcüğünü eklersen, açlık sınıfsal hale gelir. O zaman itiraz başlar. Çünkü bu açlık, kişisel açlıktan çıkmış toplumun açlığını duyurur hale gelmiştir. “Kapitalizmin tek korktuğu şeydir, aç olan insanın durumu. Yani kapitalizm “her şeyi al, kullan, ye” buyurganlığı içerisinde olduğu için kendini açlığa alıştıranlara tahammül etmez. Onları ortadan kaldırmanın yolunu arar.
Sevgili Müslüman kardeşlerim, hepinizi Nuriye ve Semih'in açlığını paylaşmaya, onların yanında olmaya ve İslam'ı bunların elinden kurtarıp temize çekmeye çağırıyorum. Biz ezilenler olarak, dini, dili, ırkı ne olursa olsun birlikte mücadele etmezsek, bunlar bizi ezip geçer. Müslüman olduğunu söyleyen, yine Müslüman olana eziyet eder. Nuriye'nin ve Semih'in annesi her gün çocukları için dua ediyorlar. Onların yanında olmak Müslümanlığın gereklerinden biridir. Hepinizi sevgi ve umutla kucaklıyorum.
Acun Karadağ
Nam-ı diğer Acun Öğretmen
Devamını oku ...

Zulme Karşı

İnsanları içeri atarak susturabileceklerini, etraflarında bulunanları da korkutabileceklerini sanıyorlar.
Kadrican abi, abimdir, hocamdır, yol göstericimdir.
Bedenen tutsak edince onun düşüncelerini de yok edebileceklerini mi sanıyorlar?!
Hiçbir şekilde başaramayacaklar bunu.
Ondan öğrendiğimiz en önemli şey dimdik ayakta durmak.
Evet, üzgünüz, bu üzüntü onu aylarca göremeyeceğimizden ama bir o kadar da öfkeliyiz.
Kendisini seven, takip eden, görüşlerini paylaşan onlarca insan varken, hangi birimizi korkutarak bu görüşleri yaymamıza engel olabilecekler?
Bu ülkenin bir halt olacağına dair umudum yok ama birbirini asla yalnız bırakmayacak, her şartta ve koşulda birbirine destek olacak yüzlerce insan var.
Zulümlerini arttırarak, halklar karşısında yaşadıkları korkuların büyüklüğünü gösterenlerin karşısında, Kadrican abinin yanındayız, aynı düşüncedeyiz ve aylar sonra aynı meydanda yine yan yana, muktedirlere karşı sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz!
Sacide Uras
Devamını oku ...

Mad Marx

Devamını oku ...

İslam ve Sosyalizm Arasında Dr. Hikmet Kıvılcımlı

Kıvılcımlı’nın yaşamında sosyalistliğinden nasıl şüphe edilemezse, ölümünde de son nefesinde, kendi vasiyeti üzerine söylemek gerekirse, cenazesinin bir Müslüman olarak kaldırılmasında şüphe yoktur. Bu başlıktan Kıvılcımlı’nın cansız bedeni Müslümanlara teorik ve siyasal mirası ise doğal varisi olan sol varislerine düşen bir hisse değildir. Üstelik doğal varisleri bile şimdilerde Kıvılcımlı’nın teorik ve siyasal mirasını paylaşmada iki karşıt cephe oluşturmuşken, bir de buna çok dışarıdan bir üçüncü akrabayı eklemek oxymoron olarak algılanabilir. Fakat bu yazıdan murat edilen şey oxymoron yaparak sensüel anlamda dikkatleri avlamak değildir.
Türkiye’de bir kısım sağ taifenin sol cenah karşısında mâruf ve mâlum kompleksi olan mühim adamların da “bizden” olduğu “Müslüman olduğu” bilinçaltındaki komplekse merhem olacak türden ecnebilerin ya da mühtedîlerin Müslüman olma keyfiyeti üzerinden ezilmiş ruhlara bir inşirâh vazifesi görmesi de değildir. Bu kompleksin bir başka cephesi de bir kısım taifenin iç dünyalarındaki mütereddit ruh hâllerine her seferinde doğru yolda olduklarına delalet eden bir karine arayışı hiç değildir.
Kendine inanmayan bir insanın kafa kuruluşuna bakıldığında; kendini beğendirmek kaygısı ile kendi gibilerini aşağılamaktan ya da hiçe saymaktan doğan, kendi muhiti dışındakilere karşı ise önemli insanlara zekayı geriletecek düzeyde bir hayranlıkla kendini ele vermesidir. Bu kafa, sürekli apoloji ya da kendini ibrâ etmeye duyulan ihtiyacın zorunlu sonucu olarak, edilgen kişilik ve özür dileyici bir zihniyetle ma’luldur.
Bu yazı, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın teorik ve politik mirasından Türk Sağı’na da iki önemli hissenin düştüğü yönündedir. Birinci hisse “Edebiyat-ı Cedidenin Anatomisi” ve “Bergsonizm” üzerinden sağın içindeki hastalıklara, yapısal sorunlara Kıvılcımlı kadar gür bir ışık tutan başka bir zekâ yoktur bana göre. İkincisi ise İslam dini konusundaki derin vukufiyeti ile yaptığı çalışmalardır. Bu çalışmalar “Allah, Peygamber, Kitap”, “Fetih ve Medeniyet”tir. Kıvılcımlı’nın bu eserleri, sadece tez sahibinin antitezini araştırma çabasının ürünü olarak değil, bana göre, samimi bir inancın da ürünüdür.
Kimdir Kıvılcımlı?
Marxsizmi Türkiye gerçekliğine uyarlamaya çalışan en özgün zekâlardan biridir Kıvılcımlı. Bir çağın vicdanı düşünce ufkumuzun sınırlarında gezen bir cevelân. İbni Haldun’un çağdaş şakirdidir Kıvılcımlı. Hakikatin peşinde harcanmış bir ömür, bu ömrün 22 yılı hapishanelerde geçmiş Kıvılcımlı’nın bir başka özelliği de sağın ve solun dünyasında hakikati gölgeleyen yalanları birer birer ifşa edip gerçeği yalanlardan arındıran adamdır.
Türkiye’de sağın soldan bildiği Türk solunun 1960’yılların ortalarında başlayan ATÜT ve Feodalizm tartışmalarda ATÜT’ü savunan İdris Küçükömer ve Kemal Tahir’dir. Bu iki isim, Türk sağının 1970 yıllarda en çok aşina olduğu isimlerdir. Fakat bu listenin içinde Dr. Kıvılcımlı yoktur.
1968 Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgaliyle dünya solunu ikiye bölen bu olay Türkiye solunda da derin çatlaklara yol açarak, yeni tarihsel blokların oluşmasına neden olacaktır. Özellikle İşçi Partisi içinde M. Ali Aybar grubu ile Behice Boran grubu karşı karşıya gelerek sol örgütler içinde hizipleşmenin kaynağını oluşturacaktır.
1960’lı yıllar bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sol düşünceyi tarihsel toplumsal ve siyasal açıdan geliştiren son derece velud ve münbit bir iklim yaratmıştı. Bu dönem, özellikle 1960’lı yılların ortalarından başlayarak sol cenahta ATÜT ve Feodalizm tartışmaları dönemin entelektüel ve akademik çalışmaları tarihçilik bakımından önemli eserler üretmiştir. Ancak Kıvılcımlı, bu tarihten çok önceleri Tarih Tezi’yle Osmanlı toplumunun tarihini İbni Haldun metoduyla ilk araştıranlardan birisidir.
Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nde devrimleri Tarihsel Devrimler ve Sosyal Devrimler olarak ikiye ayırmaktadır. Tarihte yapılmış devrimlerin Hz. Peygamber’in yaptığı devrimlerin tarihsel devrim olarak nitelemektedir. Din konusunda ise Kıvılcımlı Kemalizmin kaba din ve laiklik anlayışının yanından bile geçemeyeceği düzeyde derin bir vukufiyeti temsil etmektedir.
Kıvılcımlı’nın Kemalist ideolojinin din konusundaki kaba laiklik anlayışının çok uzağında, derinlemesine bir İslam vukufiyetinin olduğunu Allah, Peygamber, Kitap isimli eserinde Esmaül Hüsna’nın ekonomik, toplumsal ve beşeri bağıntılarını ele aldığı çalışmasında görmek mümkün.
Eğer tebcil sayılmazsa, Türk solu içinde Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal somut gerçekliği üzerinde Marxizmin yorumlanması çabasıyla Kıvılcımlı’nın halen aşılamadığını söylemek mümkün. Özellikle Marxsizmin üstyapıya ilişkin nakıs tarafları, daha sonra felsefî düzeyde Althusser ve Gramsci gibi post-Marxistler tarafından aşılmaya, giderilmeye çalışılsa da Marxizmin üstyapıya ilişkin din konusundaki eksikliğini giderecek çalışmalar yapılmamıştır. Bu nedenle klasik Marxizmin bu konudaki tavrı, kaba bir ekonomik determinizmden öteye gidememiştir.
Demir Küçükaydın’ın tespitiyle, teorik düzeyde de bakılınca Marxizmin bir din teorisi yoktur. Bana göre Kıvılcımlı, Türk solundaki bu eksikliğin ilk farkında olan kişilerden biridir. Kıvılcımlı, bu teoriyi Türkiye ölçeğinde geliştirme çabası içinde olan bir düşünürdü. Türk solunun din konusunda gelip yaslandığı duvar, kaba bir laik Kemalist söylemin eşiğini halen aşamadığı için, solun toplumsal taban tutmadaki krizlerinden biri de buradan kaynaklanmaktadır. Kıvılcımlı, sadece din konusunda değil, Osmanlı tarihi konusunda da ilk eşiği aşan bir düşünürdü. Bu açıdan “Osmanlı Tarihi’nin Maddesi”, “Tarih, Devrim ve Sosyalizm” kitapları en önemli eserleridir.
Kıvılcımlı, Hz Peygamber için bizlerin yüzlerce yıl sonra bile onun kadar tarafsız laik olamadığımızı söylüyor. Kıvılcımlı, sağın koyu bir İslam tapıncı ve bir o kadar da bezirgan riyakarlığıyla ma’lûlken, Solun da ateist afur tafralarıyla bu konuda zihinsel bir fukaralık içinde olduğunu söyleyecektir.[1] Gerçekten de kapitalist sistem kendi âdemini yaratırken, sosyalist sistemin neden kendi tipini, kendi âdemini yaratamadığı, tartışılması gereken bir sorundur. Bugün bir Homo Kapitalismus’dan ya da Homo İslamicus’tan söz edilmesine karşın Homo Marxismus’un varlığının neden teşekkül etmediği sorunu, tartışılması gereken önemli bir konudur.
Kıvılcımlı, klasik Marxist anlayışın tersine, din meselesinin hiç de ikincil, üçüncül kategoriden bir sorun olamayacağını, çünkü din konusunun sadece toplumun üst yapısında tıkırdayan bir kültür meselesi olmadığını, insan beyninin düşünce mekanizmalarında işleyen, âdeta sistemleşmiş canlı bir düşünce biçimi olduğunu söyleyecektir. Dinin insan yaşamından kolayca sökülüp atılamayacağından bahisle, onun derinlere yapışmış köklere sahip olduğunu vurgulayacaktır. Dinin söküldüğü sanıldığı yerde bile bir nesnenin veya konunun fetişe edilişine tanık olmanın, tapınmaya dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu ifade etmektedir. Gerçekten de Levi Strauss’un aydınlanma düşüncesinin Tanrı’yı tahtan indirip yerine insanı koyan düşüncenin bugün gelinen nokta itibariyle modern insanın boğazına kadar irrasyonel tabulara boğulduğunu söylemesi, Kıvılcımlı’nın bu tezini doğrulamaktadır. Strauss, tersine dönmüş bir imanın ya da ateizmin inkâr ederken bile boğazına kadar dinin içine gömüldüğü ve dindar insan gibi davranmalarının dinin bu derin ontolojisinden kaynaklandığını söyleyecektir.
[1] Hikmet Kıvılcımlı, Allah, Peygamber ve Kitap, Bumerang Yayınları, s. 86.
Devamını oku ...

Karanlık İslam Orduları, Hedefiniz?

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Müftüsü Hasan Kamil Yılmaz, camilerle alakalı şu sözleri dile getirmiş. “Camilerimizin statüleri farklılaşacak ve gruplara ayrılacak, camiler topluma açık hâle gelecek ve sadece ibadet yapılan yer olarak görülmeyecek.” Çok değerli İstanbul Müftüsü’nün bu sözlerini günümüz İslam dünyası için çok anlamlı ve değerli buluyorum. Türkiye özelinden başlayarak İslam dünyasının geneline yayılan ve en büyük sorun olan bu konuyu dile getirmesi takdire şayan!!! Çünkü İslam, bugün tarihi boyunca görmediği ilerlemeyi kat etmiş, ilim irfan yolunda Batı’ya ve diğer medeniyetlere örnek teşkil etmiş ve İslam’a inanan Müslümanlar, savaşın olmadığı barış dolu bir dünya yaratma yolunda hızlıca yol almış. Kendisini buradan ne kadar tebrik etsek azdır!!!
Adalet kavramı ile özdeşlemiş, barış ile yoldaşlık etmiş bir dinin günümüzdeki en büyük sorunu bu çünkü. Ancak kendisine buradan bir sualde bulunmak istiyorum. Kendisi, camilerin statüsü ile uğraşacağına, şu soruyu önce sorması gerekmez miydi: “Acaba camiler, bu zamana kadar cami olmuş muydu ki? Bu misyonu yüklenebilmiş miydi ki?” Bilmiyorum ama benim dinî mabedlerden anladığım şu: bunları ben, özellikle de bu İslamî mabedler söz konusu olunca, halkın o günkü sorunlarını dinleyip çözüm için uğraşan, halkın yaşadığı sıkıntıları bilip omuzlamaya, destek olmaya çalışan mekânlar olarak algılıyorum. Aslında bütün dinlerin de özü budur. Bazılarının anladığı gibi, pahalı seramiklerin, şatafatlı avizelerin, halıların olduğu, ama halkın bütün değerlerinden kopuk camiler olarak anlamıyorum. İslam’ın günümüzde o kadar sorunu varken buna mı kaldı sadece İslam? Bizim inananlar olarak bugün konuşmamız gerekenler bunlar mı sizce? Dört bir yanı saran adaletsiz iktidarlar, halkına zulmeden Firavunlar, Nemrutlar varken, bizler camilerin statüsünü mü konuşacağız? İnsanlar ölürken, dilleri, renkleri, kokuları başka diye, baskı altına alınmış onca İslam ümmeti varken ve İslam ümmetinin yetimleri yanı başınızda zulme uğrarken, bugün bunları mı konuşmamız mı gerek? Biliyorum, sizlerde benim düşündüğüm gibi düşünüyorsunuz aslında, bu konuda size haksızlık etmek istemiyorum. Ama bunlardan önce namaz kılarken çalınmamasını düşündüğünüz bir ayakkabınız ve çok sevdiğiniz bir makamınız var.
Siz onları düşünürken, İslamî cihad adı altında insan öldürenler, bir futbol sahasında ırkçılığı tekbir sesleriyle süsleyenler, elinde Kur’an ile gezip daha sonra gezdiği yerleri yakıp yıkan inananlar, dinî sorumluluklarını yerine getirme rahatlığını hissediyorlar!!! İnsanları harekete geçiren, kendi içinde devrime iten İslam’ın yerine uyuşturan, sessizleştiren ve bencilleştiren İslam’ın alması, ne kadar acı. İslam, cahiliye devrinde diri diri toprağa gömülen insanları yeniden yaşama getirirken, köleliği kaldırırken, zulme karşı ses çıkarmayı amaç edinmişken, insanların yaşamlarını karanlıktan aydınlığa getirirken… Bugün karanlıklar içinde kalıyoruz maalesef. Komşusundan haberi olmayan, insanların uğradığı adaletsizliklerden haberi olmayan, sessiz ve pasif, kocaman bir karanlık İslam ordusu...
Devamını oku ...

“Hemfikir” Olmak

Bulunduğunuz grubun söylemleriyle sessizce hemfikir olduğunuzda kendiniz olabilir misiniz? Sizi siz yapan özellikleriniz, bir grubun aldığı çoğunluk kararı ile törpülenebilir mi? Özgünlüğümüz ve bizi biz yapan özelliklerimiz klişeler ile normalleştirilirse, hâlâ var olma mücadelemizi sürdürebilir miyiz? Bazen doğru sorular sormak, doğru cevaplar bulmaktan iyidir.
Günlük pratiklerde birden fazla insanın birden fazla bakış açısı yaratması ve hemfikir olmaması oldukça olası bir durumdur, ancak gerçek böyle değil. Bireyler oldukça öznel tanımlanması gereken konularda bile bazı koşullarda hemen hemen aynı cevabı vermek zorunda kalıyorlar. Nedir bu bazı durumlar? Birey, neden kendine ait bir düşünceyi anlatmakta “zorunda” kalır ki?
Örneğin cansız ve değişime uğramayacak bir nesneyi düşünelim; çay bardağı. Çay bardağını birden fazla insana gösterdiğimizde, birden farklı tanım alabiliriz. Bu tanımların aslında hepsi doğru olacaktır. Fakat bu tanımlar, bireyin özgün tanımları olacaktır. Aslında oldukça nesnel bir tanım çıkabilecekken bile bireyler kendi özgünlüğünü anlatmak isteyeceklerdir. Ama birer “birey” iken!
Bir çay tiryakisi için oldukça güzel tanımlar ortaya çıkabilecekken, babasını Çernobil faciasının etkileri ile kanserden kaybetmiş biri için oldukça kötü tanımlar ortaya çıkacaktır. Nesnel bir olgu için bile farklı bireylerde farklı tanımlar ortaya çıkıyor. Grup iken neden bu özgünlükler kayboluyor?
Bireylere bir grup olarak bu soru sorulduğunda, hepsinin hemen hemen aynı yanıtı verdiği görülecektir. “Çay içilen nesne” bu kadar! Bu kadar nesnel bir olgu olan çay bardağında bile farklı tanımlar yapabilecekken, aynı yanıtı veren grup üyelerinin değişen ve canlı olan yaşamsal pratikleri aynı değerlendirmesi ile kaybolan ve silinen özgünlüklerini bir düşünün.
Yani bu tanımlamalar, cansız bir nesne üzerinde değil de sürekli hareket eden ve değişen “toplum” olgusu için ele alınırsa, çok fazla tanım ve öznel birçok kelime ortaya çıkacağı şüphesizdir. Bir çay bardağı tanımı yaparken bile binlerce tanımın ortaya çıkacağı bireylerden canlı ve hareket eden bir insanlık için herkesten aynı tanımın çıkması pekte normal değildir. Burada esas olan şey, bireyler tarafından söz konusu inancın gerçekleşme olasılığının kabulü, çok büyük kitlelerin ona inanmış olmasına bağlı olmasıdır. (Effect,1848) Bir grupta çalışan insanlar gruptaki diğer üyelerle arasındaki ahengi koruyacak davranışlara yönelir. Ahengi korumak adına doğru bir karardan saparak başka kararları onaylayabilir. Bu durum, bireyin kendinden olan özelliklerden ödün vermesi ve bunları törpülemesi gerektiğine dair bir uyarıdır.
Bireylerin gruba uymasının en büyük sebeplerinden birisi de, yalnızlık korkusudur. Eğer zihnimiz korkularla dolu olmasaydı, her zaman mantıklı ve berrak düşünmeye yönelirdik. Eğer kararlarımız tam olarak mantıklı temellerde değilse, gözümüz kapalı olarak diğerlerini takip etmeye yöneliriz. Çoğunluğa eşlik edenlerde, kolektif katılım ve çoğunlukçu kabullerin inançlara daha ağır basması söz konusudur. Bu davranış, çoğunluk düşüncesinin yanlış olduğu bilinse bile gerçekleştirilir.
Grubun genel görüşleri sürekli tekrarlandığında herkesin tanım ve değerlendirme ölçütlerini etkileyecektir. Bu yüzden neden-sonuç ilişkisi kurarak olguları ve pratikleri değerlendirmeli ve öğrenmeyi sürekli pekiştirmeliyiz. Bu öğrenme sürecinde ise bizi biz yapan özelliklerimizden, mesela çocukluğumuzdan, kültürümüzden getireceğimiz özgünlükleri asla unutmamamız ve sürekli “bilgi” ile harmanlamamız gerekmektedir. Akılcı düşünce ve söylemle meşgul olmak istiyorsak, gerçekleri kabul etmeliyiz. Alternatif gerçeklere dair olguları gösterebilecek insanlara sürekli olarak seslenmeliyiz.
Ali Eren Demir 
Devamını oku ...

Babam Neden Le Pen’e Oy Veriyor

Geçen ay Marine Le Pen’in yüzü bilgisayar ekranımda göründü. Resmin altındaki başlıkta “Marine Le Pen 2. Turda” diyordu. Fransa’nın aşırı sağcı Ulusal Cephe’sinin lideri başkanlık seçimlerinde artık sonucu belirleyecek aşamaya ilerlemişti. Hemen yüzlerce mil uzaktaki babamı düşündüm.
Onu televizyonun karşısında, kabına sığmayan bir sevinç duyarken hayal ettim. Aynı sevinci, 2002 yılında Marine Le Pen’in babası ve ulusal cephenin önceki lideri Jean-Marie Le Pen ikinci tura kaldığında da yaşamıştı. Babamın gözlerinde yaşlarla “Kazanacağız!” diye bağırdığını hatırlıyorum.
Neredeyse 1980’lere kadar hemen hemen herkesin aynı fabrikada çalıştığı kuzey Fransa’da ufak bir kasaba olan Hallencourt’da büyüdüm. Doğduğum sıra, 1990’larda birtakım işten çıkarmalardan sonra çevremdeki çoğu insan işsizdi ve geçinebilmek için ellerinden gelen en iyi mücadeleyi vermeye çalışıyorlardı. Babam, tıpkı kendi babası gibi 14 yaşındayken okulu bırakmıştı. 10 yıl fabrikada çalıştı. Asla işten atılma şansı bulamamıştı. Bir gün işteyken, bir depolama konteynırı üzerine düştü ve sırtını ezdi. Bu olay onu yatalak bıraktı ve acısını dindirmek için morfin kullandı.
Okumayı sökmeden önce aç olmanın ne olduğunu öğrendim. 5 yaşındayken babam beni aşağı sokağa, soframıza verebilecek biraz makarna ya da ekmekleri olup olmadığını sormak için halalarımdan birisinin kapısını çalmaya yollardı. Beni yollardı, çünkü bir çocuğa bir yetişkinden daha kolay merhamet duyulacağını bilirdi. Babamın aldığı tazminat yıl be yıl azaldı. Dört kardeşim vardı ve sonunda babam yedi kişilik bir aileye bakamaz oldu. Annem çalışmazdı, babam kadının yerinin evi olduğunu söylüyordu.
Onsekizimde, şansımın yaver gitmesi ve kimi mucizeler sayesinde, Fransa’nın en prestijli okullarından birisinde, Paris’te felsefe öğrencisi oldum. Ailemde üniversiteye giden ilk kişi bendim. Yetişip, büyüdüğüm dünyadan çok uzakta, Cumhuriyet Meydanı’nda küçük bir stüdyo dairede yaşarken, geldiğim yerle ilgili bir roman yazmaya karar verdim.
Günlük deneyimimizin parçası olan sefalet ve dışlanmaya tanıklık etmekti niyetim. Bildiğim, tanıdığım hayatın tüm o yıllar boyunca kitaplarda, gazetelerde ya da televizyonda asla görünmemesine şaşırıp kalıyor ve dertleniyordum. Ne zaman birisinin haberlerde ve hatta sokakta Fransa hakkında konuştuğunu duysam, birlikte büyüdüğüm insanlar hakkında konuşmadıklarını biliyordum.
İki yıl sonra kitabı bitirdim ve onu Paris’te bulunan büyük bir yayınevine yolladım. İki haftadan kısa bir süre içerisinde bana dönüş yaptılar. Yazdıklarımı basamayacağını, çünkü yazdığım fakirliğin yüzyıldan fazla bir süredir varolmadığını ve anlattığım hikâyeye kimsenin inanmayacağını söyledi. Bu e-postayı öfke ve umutsuzluğa boğularak birkaç kez okudum.
2000’lerde, büyüme çağımda, ailemin her üyesi bay Le Pen’e oy verdi. Babam, onların gerçekten ulusal cepheye oy verdiklerinden emin olmak için büyük kardeşimle birlikte oy verme kabinine girdi. Belediye başkanı ve personeli, babamın bunu yaptığını gördüklerinde hiçbir şey söylemediler. Birkaç yüzlük nüfusu olan kasabamızda herkes aynı okula gitmişti. Herkes, birbirini sabahları fırında ya da akşamları kafede görürdü. Kimse babamla kavga çıkarmak istemedi.
Elbette Ulusal Cephe’ye verilen oyda bir yanıyla ırkçılığın ve homofobinin rengi de vardı. Babam “Yahudileri ve Arapları kapı dışarı edeceğimiz” zamanı gözlüyordu. İlkokul bahçesinde diğer oğlanları daha şimdiden cezbetmeye başlamış olan bana sertçe bakarak, eşcinsellerin idamı hakettiğini söylemekten hoşlanırdı.
Durum buyken, bu seçimlerin babam için gerçekte ifade ettiği şey, onun görünmezlik hissiyle savaşma şansıydı. Babam, burjuvaların, kitabımı birkaç yıl sonra geri çeviren yayıncı gibilerin zihninde varlığımızın hesaba katılmadığını ve gerçek olmadığını benden çok önce anlamıştı. Babam, serbest piyasa söylemini ve düşüncesini benimsemeye başladığı 80’lerden bu yana sol politika tarafından terk edildiğini hissetmişti. Avrupa’da solcu partiler, sosyal sınıf, yoksulluk ve adaletsizlik, ızdırap, acı ve hakların tükenişi hakkında tek laf etmediler. Hep modernleşmeden, çeşitlilik içinde büyüme ve uyumdan, iletişimden, sosyal diyalogdan ve gerilimleri yatıştırmaktan bahsettiler.
Babam, bu teknokratik söz dağarının işçilerin çenesini kapatması ve neoliberalizmin yayılması anlamına geldiğini anladı. Sol, serbest piyasa yasalarına karşı işçi sınıfı için savaşmıyordu, işçi sınıfının yaşamını bu yasalar dâhilinde yönetmeye çalışıyordu. Sendikalar da aynı dönüşümü geçirdiler. Dedem sendikalıydı. Babam değildi.
Televizyon izlerken, ekranda bir sosyalist ya da sendika temsilcisi göründüğünde babam, “her neyse, sol ya da sağ, şimdi hepsi aynı” diye şikâyet ederdi. Bu “her neyse”, onun zihninde, onu savunması gerekirken savunmayanlar karşısında duyduğu hayal kırıklığının en saf hâliydi.
Buna karşılık Ulusal Cephe, kötü çalışma koşullarına ve işsizliğe karşı, göç olgusu ve Avrupa Birliği’ne karşı yakınıp duran bir dil tutturdu. Solun onun çektiği çileyi tartışmaması, babamı sağın önerdiği yanlış açıklamalara bağladı. Yönetici sınıftan farklı olarak, onun önceliği, politik bir programı oylamak değildi. Oy verme, onun için, ötekilerin gözünde varolmaya dönük umutsuz bir girişimden başka bir şey değildi.
Geçen ay, başkanlık seçiminin ilk turunda kime oy verdiğini, Pazar günü 2. turda da nasıl oy kullanacağını bilmiyorum. Onunla pek bir sohbetimiz kalmadı. Birbirimizden çok ayrı düştük ve ne zaman telefonda konuşmaya çalışsak, iki yabancıya dönüşmüş olmamızın acısıyla sessizliğe gömülüyoruz. Genellikle bir ya da iki dakika sonra aklımıza birbirimize söyleyecek hiçbir şey gelmiyor oluşundan utanıp telefonu kapatıyoruz.
Fakat ona doğrudan soramıyor olsam bile, babamın hâlâ Ulusal Cephe’ye oy verdiğinden eminim. Seçimin birinci turunda, kasabasında Marine Le Pen sandıktan birinci çıktı.
Bugün yazarlar, gazeteciler ve liberaller, geleceğin sorumluluğunun yükünü taşıyor. Ailemi Marine Le Pen’e oy vermemeye ikna etmek için onun ırkçı ve tehlikeli olduğunu göstermek yeterli değil. Herkes bunu zaten biliyor. Nefrete karşı ya da ona karşı savaşmak da yeterli değil. Bizim, babam gibi güçsüzler için dövüşmemiz, hiç görülmeyen, hesaba katılmayan insanları kuşatan bir dil uğruna mücadele etmemiz şart.
Éduard Louis
Devamını oku ...

Kopuşun İçindeki Kopuş: İbrahim Kaypakkaya

İbrahim Kaypakkaya'yı 71 kopuşunda öne çıkaran özelliği, Kemalizm ve aydınlanma hattına karşı fırlattığı oktur. O, kopuşun içindeki kopuştur. Pasifist ve kitle kuyrukçusu çizgiye karşı 71'in tüm pratik çizgisi ortak olsa da İbrahim teoride de bunun aşılmasını sağlayan temeli kurmuştur. Burjuvazinin ilerlemesinden kendine pay biçen, bunun üzerinden kendilerine bir rota ve ortaklaşma belirleyenlere karşı İbrahim, devrimci mücadele çizgisinin yaşamıyla izdüşümü, kurduğu teorisiyle cephaneliğidir. O cephaneyi tüketmeye ve unutturmaya çalışanların varlığı, devrimciliğin önündeki en büyük engellerden biri olmuştur. İbrahim'i “ser verip sır vermemeye” indirgeyen, onu yıkıcılığının dışından anmaya çalışan duygusal solculuk, aslında İbrahim'in yaratmaya çalıştığını yok eden, solun içindeki burjuvazinin dolaylı ve dolaysız izdüşümleridir.
Kemalizmin “ilericilik” safsatalarıyla meşrulaştırılmasının, bir devrimci kökene indirgenmesinin ve bunun üzerinden bugün hâlâ devam eden düzen içi arayışların kökeninde, ülke solunun çarpık varoluşsal ortaya çıkışıyla birlikte, Marksizmin kurucularının da dolaylı olarak payı vardır. Yani hatanın önemli bir bölümü de içimizdedir. Marksizmin kurucularının Hindistan özgülünde İngiltere sömürgeciliğine dolaylı olarak atfettiği ilerici-sınıfsal mücadelenin önünü açmaya yarayan “kötülük” rolü, Amerikan ve Fransız burjuva devrimlerine aydınlanmacı eksenden yaklaşarak atfettiği önem, Marksist hattın bir bölümünün uzun vadede aydınlanmacı evrende, burjuvazinin “sol” bir varyantı olarak kalmasını sağlayan temeli hazırlamıştır. Köleliği kaldıran Amerikan iç savaşı ve devriminin aslında bir ilerleme mi gerileme mi olduğu politik devrimi hedefleyenler açısından tartışmalıdır. Kölelik görünürde kalkmıştır, ama başka ve daha geri bir kölelik biçimi kendini inşa etmiştir. Tarım aristokrasisinin çıkarını yansıtan klasik köleci düzenin yerini sanayi sermayesinin proletarya kurumundaki köleliği almıştır. Klasik kölelik, bir insana emeğini zorla bir sahibe bağımlı kalmasını sağlarken, modern kölelikse, piyasa içindeki emek gücünün özgür metalaşmasını getirmiştir. Yani biri, zora dayanan bir sistemken, diğeri sömürülenin sömürülmeyi özgürce kabul edişi ve gönüllü olarak emeğini satışını getirmiştir. İnsanın gönüllü olarak kendini köleleştirmesi, bir sömürücüye tabi kılması tarihin ilerlemesi değil, gerilemesidir özünde. Tarihin gerilemesini göremeyenler, burjuvazinin sömürülen toplumsallık içindeki hegemonyasını sağlamlaştırmışlardır. İşçinin rotasının devrim değil, hayat şartlarının düzeltilmesine kilitlenmesini sağlayanlar, onun suni dengeyi kuran hareket denklemine sıkıştığı sürecin parçası olmuşlardır.
Fransız burjuva devriminde burjuvazi ile aristokratik çevrelerin çatışması, kendini kültürel-ideolojik alanda, laiklik başlığında göstermiştir. Laiklik, yeni gelişen ve iktidarını kurmak isteyen sömürücü sınıfın eski iktidar sahibi sınıfa karşı toplumsal alanda meşruiyet ve destek yaratma aracı olmuştur. Yıkılmakta olanın diniyle uğraşıp yeni iktidar olanın aracıyla uğraşmayanlar, burjuva hegemonyasının sol ve sömürülen toplum içindeki gönüllü taşıyıcıları olmuşlardır. Burjuvazinin aydınlanma-ilerleme-laiklik evreninin bir parçası ve sahiplenicisi olmak, solun burjuvazinin yarattığı kültürel-ideolojik söylemleri benimsemesini, bunun sonucunda da varlığını modernitenin içindeki yıkıcı değil, düzenleyici bir hatta kurmasını sağlamıştır. Bu varlığın ters yüz edilip yıkıcı-devrimci bir diyalektiğe dönüştürülmesinin arayışıysa, Narodniklerden Bolşeviklere ve Spartakistlere o hattın ardılı Maoistlere ve Guevaristlere, tüm politik devrimcilerin teorik-pratik konusu ve mücadelesi olmuştur.
Bu bağlamlar üzerinden, solun içinde iki tarihsel hat ortaya çıkmıştır. Bir taraf, Marksizmin kurucularının İngiltere sömürgeciliğinin Hindistan'da oynadığı zorunlu tarihsel ilerici rol analizi üzerinden varlığını kuranlarla oluşmuş, diğer tarafsa, Marksizmin kurucularının sömürgecilik üzerinden elde edilen artı değerin bir kısmının İngiliz proletaryasına dağıtımıyla işçilerin nasıl sisteme entegre edilip, devrimciliğinin yok edildiğinin analizine katılım üzerinden oluşmuştur. Bir taraf, sömürülenlerin burjuva evrende hayat koşullarının düzeltilmesi üzerinden hareketini kurarken, diğer tarafsa, suni dengenin kırılması, reddi, yani çelişkilerin keskinleşmesi üzerinden kendini kurmuştur. Bir taraf, burjuvazinin laiklik-din çatışmasının parçası ve bunun burjuvaziyle birlikte gönüllü “savaşçısı” olmayı tercih etmişken, diğer tarafsa, oklarını yıkılmış olana değil, iktidar olana, yani burjuvaziye yöneltmeyi ve yapay bir kültürel savaşın değil, tüm sömürülenleri kapsayan devrimci bir mücadelenin savaşçısı olmayı tercih etmiştir.
Sonuç olarak bu iki tarihsel hattın yansımalarının biri, Marksizmin ekonomik determinizme indirgendiği, burjuvazinin ilerleme evreninin peşinden sürüklenen çizgiyi oluşturmuştur. Bu çizginin ülke solu üzerindeki yansımaları, TC işgalciliğinin Kürt isyanları ve Dersim direnişine karşı katliamlarını “ilericilik” söylemiyle meşrulaştırıp, sömürgeciliğin yanında duran, mücadele perspektifi suni dengeyi kırmaya ve çelişkileri keskinleştirmeye yönelik bir çizgiyi değil, düzen içi çözümleri ve ittifakları hedef alan bir çizgiyi oluşturmuştur.
Diğer tarihsel hatsa, Marksizmi yıkıcı devrimci diyalektikle bütünleştirip, teorik cephaneliğini ve örgütlenme şematizmini burjuva uygarlığın alanının tamamen reddi ve yok edimi üzerinden kurmuştur. Düzen içi arayışların, egemen kliklerinden herhangi birinin peşine savrulmanın, kitle kuyrukçuluğunun ve pasifizmin reddi, politik devrimcilik, öncülüğü inşa edebilme ve kapitalizme karşı silâhlı mücadeleyi bugünden hayata geçirerek sistemin yıkımını ve gündelik hayatın dönüşümünü mevcut andan başlatmak, Marksist devrimciliğin ve onun ülke özgülünde yansıması olan 71 devrimciliğinin bugüne uzanan mücadele hattı olmuştur.
Halk savaşının inşasında Mahir'in PASS stratejisi, modernite solculuğunun aşılmasında da İbrahim bugün hâlâ rotamızı belirlemeye devam ediyor. İbrahim'in Kemalizm-aydınlanma evrenine karşı fırlattığı ok, Mahir'in teorik atılganlığı ve yaratıcılığı ve her iki çizginin devlet ve burjuvazinin ilerleme çizgisinin dışında kurduğu devrimci pratik hat, bugünün devrimcileri için bütünleştirilecek ve geliştirilecek bir çıkış noktası olmayı sürdürmektedir. Ne Kemalizmin “ilerici” safsatalarıyla kabulü ve bunun üzerinden düzen içi ortaklaşmalar ne de silâhın ertelemeci anlayışla reddi...
Bekir Sami Paydak
Devamını oku ...

IŞİD Yenildiğinde

IŞİD Yenildiğinde Arap Dünyasında Oluşacak Entelektüel Boşluğu Kim Dolduracak?
Son birkaç aydır Ortadoğu’ya baktığımda, Arap aydınlarındaki sessizlik beni hayrete düşürüyor.
Michel Eflak, Corc Habeş, Raşid Gannuşi, Edward Said ve daha birçok ismi doğurmuş olan topraklar, kendi aydınlarını kıyıya köşeye atıyor.
Hayalleri, öngörüleri olan kimi Araplar, ya mezhepçi propagandaya akıtılan tonla paranın kulu kölesi oluyor, saldırılara uğramaktan korkuyor ya da ait oldukları mezhep, din veya politik kabile neyse onu aşan kolektif bir vizyon üretmeyi başaramıyorlar.
Bu boşluğu, işe yaramayan TV tartışmalarına katılan, birkaç özgün fikri geviş getirip sunan insanlar hâline getirilmiş Arap aydınlar oluşturdu. O boşluğu, herkese soykırım dolu bir gelecek vaat eden, aşırıcı sesler doldurdu.
Arapların ve Müslümanların aşırıcılığın en önemli mağdurları olduğu sır değil.
Oysa kendi karanlık politik gündemlerini başkalarına kabul ettirmek için dini gasp edenlere karşı en çok din âlimleri birleşip harekete geçiyor.
Birçok adım atmış olmalarına karşın, Müslümanların çoğunluğunu temsil eden bu Müslüman âlimlerin sesi medyada pek işitilmiyor.
Örneğin Haziran 2016’da Bangladeş’te yaklaşık yüz bin Müslüman din adamı IŞİD’i mahkûm eden bir fetva yayınladı.
Bu türden fetvalara daha sık rastlanıyor, binlerce Arap Müslüman âlim bu tür adımlara iştirak ediyor.
Ortadoğu, Asya, Afrika ve dünyanın geri kalan kısmında az çok popüler olan IŞİD bir şekilde İslam’ı ve tüm Müslümanları Batı’nın gözüyle tanımlıyor.
Batı medyasında ve akademisyenler arasında verimli ve inatçı bir tartışma sürerken İslamofobiyle zehirlenmiş isimler, büyük bir hevesle İslam’ı IŞİD’e indirgiyorlar, bazı isimler de örgütün kökenleri ile ilgili olarak bir dizi komplo teorisi geliştiriyorlar.
Bu herkesin morallerini çökerten tartışmada gereğinden fazla vakit harcadığımız açık.
Aşırıcılığın kökleri, Avrupa’yı karanlığın, Ortaçağ’ın içinden çıkartıp rasyonel felsefe ile bilimin yükselişe geçtiği bir döneme taşıyan bir dinde bulmak asla mümkün değil.
İslam’ın altın çağı boyunca Müslüman bilim insanları sayesinde simya, matematik, felsefe hatta ziraî yöntemler Müslüman, Hristiyan, Yahudi Araplar ve İranlı âlimler eliyle on ikinci yüzyıl başlarında, yüzlerce yıl süresince, Ortaçağ Avrupa’sına geçti.
Endülüs gibi gelişmiş Arap Müslüman kent devletleri Müslümanların geliştirdiği bilgilerin Batı Avrupa’ya geçiş kapısı görevi gördüler ve bitmek bilmeyen savaşların ve batıl inançların esir aldığı kıtayı etkilediler.
1492’de Granada’nın düşüşüyle her şey terse döndü. İspanya’da Araplar ve Yahudiler yüzlerce yıl katliamlarla yüzleştiler. Birçok Yahudi gelip Arap dünyasına sığındı ve bu barışçıl birlikte yaşama pratiği yirminci yüzyılın ortalarına dek devam etti.
Zaman akıp geçti, bir din olarak İslam’ın özü hiç değişmedi.
Âlimlerin ve aydınların elinde İslam dünyanın büyük bir kısmını etkiledi. IŞİD’li âlimlerin elinde ise İslam istimara uğradı ve bu süreçte her yanından kan damlayan, kadınları aşağılayıp köleleştiren fetvalar üretildi.
İslam hiç değişmedi ama “aydın” değişti.
IŞİD konusunda aramaya çalıştığımız cevapların büyük bir kısmı pek bir anlam ifade etmiyor, zira sorulan sorular Amerika’nın ve Batı’nın öncelikleri üzerinden biçimleniyor.
Israrla IŞİD’i Batı’nın güvenliğine dair bir mesele olarak tartışıyoruz ve onun ortaya çıkışını ABD ile Batı’nın Irak, Suriye, Libya ve Yemen’e yönelik müdahaleleri bağlamında değerlendirmekten imtina ediyoruz.
IŞİD, Kaide veya diğer aşırıcı örgütler Batı’nın Ortadoğu’daki askerî operasyon sahaları ile rabıtalıdır. Aşırıcılık, güçlü merkezî iktidarların olmadığı veya politik meşruiyetten ve halk desteğinden mahrum yerlerde gelişip serpiliyor, bu da yabancı güçlerin müdahalelerine kapı aralıyor.
Yemen’de, Somali’de, Libya’da ve Mali’de uzun yıllardır güçlü bir merkezî iktidar yok. Bu yerlerin hem aşırıcıların hem de müdahalecilerin birer kurbanı olmaları hiç de şaşırtıcı değil.
Müdahaleci bir siyaset güden yabancı güçler çoğunlukla “savaşçı aşırıcılığı” başka ülkelerin içişlerine karışmaya dönük adımlarını meşrulaştırmak için kullanıyor. Bu da müdahaleleri daha fazla adam, para ve destekleyici gerekçe temin etmek için kullanan aşırıcıları güçlendiriyor.
2003’teki Irak işgalinden beri Ortadoğu oluşan fasit dairenin esiri.
Kaosun ve aşırıcılığın takip ettiği müdahaleler arasındaki ilişkiyi Batı medyası her daim gözden kaçırıyor.
Öte yandan Arap dünyasında farklı bir sorun daha var.
Son yıllarda “fikir pazarı” daraldı, bu daralma aydınların satın alınması ve makul fiyata satılması ile alakalı.
Bir gazetenin yayın yönetmeninin gazetesini Ortadoğu’daki bir tarafın sözcüsü olarak kullanması gayet yaygın bir durum. Ayrıca bu tür kişilerin sık sık taraf değiştirdiğine tanıklık ediliyor.
Bu noktada asıl önemli olan, en çok parayı kimin verdiği.
Bir zamanlar geleceği parlak olarak görülen birçok aydın da bu sürecin mağduru ve bu isimler de sadece sözcülük yapıyorlar.
Oysa bir zamanlar Arapları etkileyen milliyetçi, sosyalist ve İslamî ideolojilerin bileşiminden oluşan, özel bir anlatıyı dillendiren Arap aydınları vardı.
Bazen halk hareketlerinin kimi uzantıları belirli bir bireye veya iktidar partisine bağlı olsalar da, sömürgecilik karşıtı mücadele ve sömürge sonrası dönemde gündeme gelen diğer mücadeleler esnasında ortaya çıkmış Arap aydın hareketi geçerliliğini, canlılığını ve gücünü korumayı bildi.
2011’deki ayaklanmalar, isyanlar ve iç savaşlar sonrası yaşanan geri çekilme yoğun bir kutuplaşmaya neden oldu. Batı’ya kaçmış olan birçok Arap aydın ya hapse atıldı ya da sessiz kalmayı tercih etti.
Öte yandan sözde aydınlar birilerinin safına geçti ve eski bağlılıklarını en fazla parayı verene sattı.
Aydın sahasında oluşan bu boşluğu IŞİD, Kaide gibi örgütler doldurdu.
Onların gündemi karanlık ve dehşet verici. Ama onların Arap toplumlarının ümitsizliğe kapıldığı bir dönemin makul sonuçları olduğunu da görmek gerek. Bu dönemde yabancılar bölgeye müdahale ettiler ve bu toprakların mahsulü olan aydın hareketi ortaya çıkıp Arap milletine zorbalıktan ve işgalden arınmış bir geleceğe uzanan bir yol haritası sunamadı.
IŞİD yenilse bile ideolojisi yok olmayacak. Belli ölçüde bu ideoloji değişip dönüşecek ki IŞİD’in kendisi de diğer bir dizi aşırıcı ideolojinin değişip dönüşmüş hâli.
Bugün mevcut boşluğu ne Batılılaşmış Arap aydını ne de birilerinin adamı olan isimler doldurabilir. Bu durum da oportünist aşırıcılığın her fırsatta dolduracağı, daha fazla karışıklıkla yüklü bir alanın oluşmasını sağlıyor.
Bu, özünde devlet destekli Arap medyasının veya Batı üniversitelerinin yürütebileceği bir tartışma değil. Bu ortamlar sadece kendilerine hizmet eden hikâyeler anlatıyorlar ve bu hikâyeler hep onlar lehine olan sonuçlara ulaşıyor.
Bu noktada tartışmayı esas olarak Müslüman veya Hristiyan, tüm özgür Arap düşünürler yürütmeli. Bu tartışma, bölgeye başka bir gelecek sunacak hareketin doğmasını sağlayacak.
Fazla iyi niyetli mi düşünüyorum? Sanmam. Aydın cenahında bu tür bir diriliş gerçeklemezse Araplar her daim şu iki seçeneğe esir olacaklar: onlar ya Batılı güçlerin uşağı olmaya devam edecekler ya da sadece kendisine hizmet eden rejimlerin esiri olacaklar.
Bu iki seçenek de halklar için hiç de uygun bir seçenek değil.
Remzi Barud
Devamını oku ...

Nekbe Milli Gün mü?

Nekbe’nin İsrail’in Milli Günü Olarak Tebrik Edilmesini Kınıyoruz!
Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Filistinlilerin ve İslam Ümmeti’nin “Nekbe” yani “büyük felâket” olarak adlandırdıkları gün olan Siyonist İsrail’in kuruluşunun kutlandığı Ankara’daki resepsiyona katılmıştır.
Resepsiyondaki konuşmasına İsrail’in milli gününü tebrik ederek başlayan Avcı, “İsrail ile önümüzdeki dönemde özellikle enerji, kültür, turizm, ticaret, yüksek teknoloji gibi alanlarda işbirliğimizin gelişmesinin bölgedeki siyasi ortama da olumlu tesir edeceğini değerlendiriyoruz” ifadelerini kullanmıştır.
Ayrıca konuşmasında Başbakan Binali Yıldırım’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya tebrik mesajını ileten Avcı, Başbakan Yıldırım’ın, İsrail’in milli gününü tebrik ettiğini söylemiş, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin gelişmekte olduğunu görmekten memnuniyet duyduğunu aktarmıştır.
Geçtiğimiz aylarda yine bakan Nabi Avcı İsrail’e gitmiş, Mavi Marmara katliamından sonraki sürecin ardından, ilk yüksek düzeydeki teması gerçekleştirmişti.
Daha önceki açıklamamızda da belirttiğimiz üzere, Siyonistlerle kurulan ilişkilerin, hükümet içinde İslamî geçmişi en belirgin isimlerden biri olan Nabi Avcı üzerinden ilerletilmesi de ayrıca ibret vericidir.
Bütün Filistin halkının, İslam ümmetinin, antisiyonist ve antiemperyalist hareketlerin Nekbe acısını Siyonistlerle hesaplaşma arzusuyla andıkları bir günde, bakan Nabi Avcı’nın ve hükümetin bu tutumu hiçbir şekilde kabul edilemez, onaylanamaz. Bu siyaseti açıkça kınıyor ve reddediyoruz! Acılarımızı milli gün ilan edenleri tebrik etmenin İslamî ve vicdanî olarak neye tekabül ettiğini halkımızın değerlendirmesine bırakıyoruz.
Siyonistlerle her alanda dostluk ilişkilerinin, ekonomik ve siyasi işbirliğinin zirve yaptığı bir dönemdeyiz. Son olarak Türkiye kapitalizminin ileri gelen patronlarının heyet hâlinde İsrail’e bir ziyaret gerçekleştirmekte olduğunu da kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.
Başta doğalgaz kaynakları olmak üzere Siyonist çetenin işgali altındaki Filistin’i yağmalama sürecinde aktif rol alma arzusu her şeyden önce mide bulandırıcıdır!
Bu gelişmeler vesilesiyle, bir kez daha Siyonist terör rejimi ile ilerletilen ilişkileri reddettiğimizi beyan ediyoruz.
Başta İslamî çevreler olmak üzere bütün antiemperyalist-antisiyonist hareket ve kişilerden beklentimiz, bu sürece karşı koymalarıdır.
Şüphesiz ki her şeyi görüp bilen Âlemlerin Rabbi Allah’ın azabı pek çetindir.
Devamını oku ...

İnsan Olmamak

Uzun bir zaman oldu yazı yazmadığım...
Yaşamın bana dayatmış olduğu birçok ihanet, birçok yalan ve beni benden alan birçok hadiseden ötürü mürekkebi dökemedim yazıya. Özür diliyorum bu yüzden kalemimden. Beni ben yapan en büyük silâhımdan.
Beni tekrar buraya getiren ve ateşimin hâlâ sönmediğini hissettiren olay ise yaşadığım topraklar üzerinde özgürlüğü alınan, emeği gasp edilen, işi elinden çalınan ve çocuğunun cenazesini almak için, yanlış okumadınız, çocuğunun cenazesini almak için bedenini açlığa terk eden onurlu insanların mücadelesi olmuştur. Çünkü onlar mücadele ederken, bedel öderken ve kendini feda etme gibi insanî aşamanın en üst, en olgun seviyesine ulaşmış insanların sesine duyarsız kalmam, inandığım bütün doğrulara, hatta dine bile ihanet etme anlamı taşıyacaktı.
7 Haziran 2015 ve 15 Temmuz 2016 sonrası yaşanan ve bu güzelim coğrafyanın güzelim insanlarına yaşatılan o kadar çok kötü hadise var ki buraya onları yazmaya kalksam herhalde mürekkeb bile utanmaya başlar. Evet kaotik ortamın çevreyi sardığı bir ortamda maalesef çoğu insan, haksızlıklar karşısında sessiz kalmayı, kör olmayı, sağır davranmayı tercih etti ve ediyor da. Oysa bunu yapan insanların ne tarihlerinde ne de dinlerinde böyle bir şey söz konusu, tarih ve din onlara mazlumdan yana olmayı, onların sesi olmak gibi bir misyon yüklemişken, onlar, modernitenin ve egemen sistemin dayatmış olduğu vurdumduymazlığı ve vicdansızlığı yüklenmiştir. Düşünün bir yer de insanî aşamanın en üst noktası ve bir yanda da en alt aşaması, sanki bu çağ bize insan kılığında ama insanî olmayan modern çağ sunuyor!!!
Sessizleşme, duyarsızlaşma ve eşekleşme üzerinden dizayn edilen günümüz toplumlarının nasibinden maalesef bizlerde üzerimize düşen ne pay varsa fazlasıyla aldık. Çoğu defa Kürt şehirleri yıkılırken ve insanlar ölürken sessiz kalmayı, şehirler de bulunan AVM’lerde, lüks mekânlarda bulunup yanı başımızdaki çocuk ölümlerini veya kirli çirkin işler üzerinden duyarsızlaşmayı ve iş- ev ve sanal âlemde hiçbir mana ifade etmeyen paylaşımlar üzerinden de eşekleşmeyi öğrendik. Sanırım “bugünkü yaşadığımız toplumun görüntüsü budur” desem hiç kimse “yok” demez.
Toplumun aydın diyebileceğimiz kesimi ise bu konularda maalesef sınıfta kalmış durumda. Halkının sorunlarını dert edinen insan sayısı bir elin parmağı kadar az iken, paranın, koltuğun ve herhangi bir gazete köşesinde yazı yazmak için yer edinmeye çalışsan insan sayısı ise ellere sığmayacak kadar çok. Bu durum gerçekten mide bulandırıcı. Düşünün, bir ülke de insanlar ölürken, ölülerin yerlerde sürüklendiği, günlerce sokaklarda bekletildiği, şiddet dilinin her yeri sardığı, gazetecilerin tutuklandığı bir ortamda dilsiz kalmayı başarmak ve öylece yaşamak.
Biliyorum, ben de çok masum değilim bu konuda. Benim de şeytanlaştığım, bir insan gibi davranmadığım zamanlarım oldu. İnsanların gözyaşlarına, yaralarına merhem olamamanın acısını yaşıyorum çoğu zaman yüreğimde. Ve çaresizliğim için utanıyorum kendimden. Ve utandıkça da kendime geliyorum aslında. Çünkü benim için her utanış bir ızdırap ve sonrasında uyanış oluyor. Şimdi düşünüyorum da tok karınları ile nutuklar atan mı kazanıyor yoksa onurlu bir şekilde mücadele edip fedakârlığın her türlüsünü gösterip vicdanları ve insanlığı uyandıranlar mı? Kazanan belli aslında, çünkü tarih bedel ödeyen güzel insanları hatırlayacak.
Devamını oku ...

Biz Kazanacağız

Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve Kemal Gün’ün açlık grevi eylemlerine bir destek de Filistin’den geldi. Filistin’de açlık grevinde olan Leyla Halid, Yüksel Caddesi’ndeki kitleye telefon aracılığıyla bağlanarak “Eninde sonunda biz kazanacağız” mesajını paylaştı.
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevlerinin 69’uncu gününü, İsrail cezaevlerinde 30 gündür açlık grevinde bulunan Filistinli tutuklulara adadı.
Filistin’deki tutsaklarla dayanışmak için de Yüksel Caddesi İnsan Hakları anıtı önünde basın açıklaması gerçekleştirildi. Açıklamada Gülmen ve Özakça da bulundu. Gülmen, Özakça ve Dersim’de 81 gündür açlık grevinde olan Kemal Gün’ün fotoğraflarının taşındığı açıklamada Türkçe ve Arapça sloganlar atıldı. Filistin bayrağı motiflerinin yer aldığı puşileri takan yüzlerce yurttaş, alanda Filistin bayrağı açtı. Sokak tiyatrocuları Gülmen ve Özakça’ya destek olmak için alanda pandomim gösterisi yaptı. Açıklamada HDP’li vekiller Garo Paylan, Hüda Kaya, Saadet Becerikli, Dilek Öcalan, CHP’li vekil Hilmi Yarayıcı, SYKP Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ile Filistinli gazeteci-yazar Hasan Tahravi de yer aldı.
Filistin’den Nuriye’lere Dayanışma
İlk olarak konuşan HDP PM üyesi Bereket Kar, Gülmen, Özakça ve Gün’ün yanında olduklarını söyleyerek, “Kalben ve fikren onların yanında olduğumuzu ve haklarını alarak kazanacaklarına inanıyorum” dedi. Filistin’de bin 700 tutuklunun başlatmış olduğu açlık grevine değinen Kar, “Biz buradan iki arkadaşımızın ve aramızda olmayan Kemal Gün ile güçlü bir dayanışma ilan ediyoruz’ ifadelerini kullandı.
“Gülmen, Özakça ve Gün’ün Direnişi Evrenseldir”
Konuşmasını Arapça yapan gazeteci-yazar Hasan Tahravi ise, Gülmen, Özakça ve Gün’ün direnişlerinin evrensel olduğunu vurgulayarak, şunları söyledi: “Bugün buradaki direniş ile Filistin’de devam eden direniş halklar arasında tarihî bir dayanışmadır. Bu mücadelemizi başarıya ulaştırana kadar sürdüreceğiz. Yeniden hepinizi selamlarken, zaferin yakın olduğunu müjdeliyorum” diye konuştu.
Leyla Halid: “Eninde Sonunda Biz Kazanacağız”
Daha sonra Filistin’den telefonla bağlanarak mesajlarını ileten, Filistin’deki açlık grevlerini sahiplenmek için açlık grevine giren, yakın Filistin tarihinin sembol isimlerinden Leyla Halid ise, “Filistin’in dört bir yanından binlerce selam iletiyorum. Bu direnişiniz meşru bir hak mücadelesidir” dedi.
Bu direnişin aynı zamanda dünya halklarına bir mesaj olduğunu ileten Halid’in mesajı şöyle:
“Özel olarak Nuriye ve Semih hocalara en kalbi selamlarımı iletirken, bu direnişlerinin sadece kendilerini temsil etmediğini; bizim İsrail zindanlarında bin 800 esirin sesi de olduğunuzu da biz buradan duyuyoruz. Eninde sonunda biz kazanacağız. Direnişle haklarımızı kazanacağız. Siz Türkiye’de biz Filistin’de başkaları başka yerden güçlerimizi birleştirip bu dayanışmayı daha da yükseltmemiz gerekiyor. Ben yeniden Filistin halkı ve esirleri adına Nuriye, Semih ve Kemal Gün’e binlerce selam iletiyorum. Zafer yakındır diyorum.”
“15 Yıllık İktidar Zihniyeti, Emeği Çürüttü”
Son olarak konuşan HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya ise, “bedel ödeyen ve zulme karşı boyun eğmeyen tüm dostlarımızı, sevgiyle selamlıyoruz” dedi. Kaya, şunları ifade etti: “Emek için mücadelede işte böyle bir şey. 15 yıllık iktidar zihniyetinin içinde emeği çürüttüler. İnsanları açlıkla terbiye etmeye çalışıyorlar. ‘Bu insanlık dışı uygulamaya biat etmiyoruz’ diyen herkesi, hapse attılar. Güzel olan erdemli olan ne varsa yerle yeksan etmeye tüketmeye çalışıyorlar.”
Konuşmaların ardından Gülmen ve Özakça alandan ayrılırken, açlık grevinin destekçileri İnsan Hakları Anıtı önündeki eylemlerini sürdürüyor.
Devamını oku ...