Deniz Feneri

Solun elli yılı, devletin teknesinde karılmış bir kitleyi devrime, olmadı sosyalizme, o da olmalı sosyal liberalizme ikna etmekle geçti. Bu tekneyle ilişkinin kendisi hiç mi hiç sorgulanmadı. İkna siyaseti, bireylere vurgu yapmak, kolektif dinamiklere kör bakmak ve onları köreltmek zorundaydı. Kaçınılmaz akıbet, bu körelmeyle alakalı.
Dolayısıyla Boşnaklara ve kadına küfreden Rasim Ozan’ı onun aynı küfürleri Denizlere ettiği bir dönemde kendi sosyalist gençlik kampına çağıranları, o teknenin dışında görmemek gerek. Karma işlemi, biraz içeriden biraz da dışarıdan işliyor çünkü. Rasim’de bulunan hikmet, bu gerçekle bağlantılı.
Melih Pekdemir, “AKP Atatürkçülüğü uhdesine alırken, Atatürkçüleri argümansız-talepsiz kılmak derdinde” derken, bu işi resmi TKP kurup kendi dışındaki komünizm faaliyetlerini yasaklayan siyasetten öğreniyor olmalı. Kendilerindeki halkçılık da bundan başka bir şey değil. “Halkçılık, oklardan birisi, onu da biz yapıyoruz, başkasına gerek yok” diyenler, o yasağa uygun siyasete “solculuk” diyorlar.
Oysa 1971 yılında Kurtuluş Yayınları’ndan çıkan Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç” isimli belgede şu tespite yer veriliyordu: “Görünüşte sol, özünde sağ pasifist politika, faşistlerin üniversite çevrelerinde örgütlenmelerine kolaylık sağladı. Tabiî bu lafta keskin palavracı pasifist küçük burjuva sosyalistleri, paçaları sıkışınca büyük bir gönül rahatlığıyla, ‘gerçek Atatürkçü gençlik biziz’ demekten de geri kalmıyorlardı.”
Rasim Ozan’dan “1968 gençlik hareketi”ni öğrenenlerin bugüne devrettikleri miras, o tekneyle rabıtasını hiç kopartmadı. Başka bir yerde nefes alamayacağını düşündü, hep zaten alınan nefeslerle yol almaya çalıştı. O yüzden “işçi-emekçi” gazetelerinde “ne sınıf savaşı, sevişin, sevişmekten daha devrimci bir şey mi var!” diyorlar. Kapitalizmin üreme dışı cinselliği mutluluk hapı niyetine sattığı bir gerçeklikte konuşuyorlar. “Papaza kızıp oruç bozuyorlar”; “AKP feodalizmi”ne bakıp kapitalizme bağlanıyorlar.
Buradan evlerinde oturan laikleri sokağa dökebileceklerini düşünüyorlar, tek strateji, tek program bu. Laikliğin o teknenin ana harç malzemelerinden olduğunu onlar da biliyor. “Sınıfsız, imtiyazsız kitle” bölünmeden, kılına zarar gelmeden, hop diye, sosyalizme geçme hayalleri kuruyorlar. Bunu da burjuvaziden ödünç aldıkları celep sopasıyla yapacaklarını düşünüyorlar. Devlet, bunların ortalığa saldığı korkuyla büyüyor, teknenin içindekiler o sopayla karılıyor. Burjuvazi, bunların siyaseti karşısında ellerini ovuşturuyor.
“Şimdi de anti-emperyalizmi sizden öğrenecek değiliz” diyorlar. Mizahî bir dille parlamak niyetindeler. Ama bir yandan da AKP’ye bir tür anti-emperyalizm atfetmiş oluyorlar. Halkla, mücadele içerisinde oluşmuş kitleyle bir muhabbetleri kalmadığından, anti-emperyalizmi o kitlenin mizanına vurma gereği bile duymuyorlar. Sadece “anti-emperyalizm” diyerek, tekne sahiplerine hoş görünmeye, yaranmaya çalışıyorlar. Çocuklarını yurtdışında okutmak için yetiştirenler, buranın halkına küfretmeyi, onu alaya almayı “anti-emperyalizm” sosuna batırıyor.
Anti-emperyalizm, köy yollarına, Filistin yoluna, Zap suyuna, kampüs yoluna çıkan bir pratikti ve ol sebeple Deniz olundu. O Deniz’e küfredenlerden solculuk öğrenenlerin, bugün Michael Jackson şarkısını Kürtçe okuyanları alkışlamayı siyaset zannetmesi zaten kaçınılmaz. “Kürt”, batılı bir imkân, uygar bir kapı, tatlı bir şeker, omza atılmış bir şal olmasa yüzüne bile bakmazlar. Kütahyalı’da ne buldularsa onda da aynı şeyi buluyorlardır, başka yolu yok.
Deniz’se kirli, onsuz olamayan dava ağır yük. Elli yılın mirası bu. Şahısların akılsızlıkları, beceriksizlikleri ile alakalı değil. Sınıf mücadelesi, en genel anlamda davanın gerçek sahiplerini öne çıkarmadı diye böyle. Hep birileri gelip, onu uhdesine almış, kimseyi yaklaştırmamış, davanın alev topu gibi tarihi-toplumu yarıp geçmesine izin vermemiş. Bu yüzden o sınıf mücadelesi dava sahiplerini öne çıkartacak korkusuyla, yükseltilmemiş. Kendinden menkul bir anti-emperyalizm, o davaya can vermeyen yoksullar, ezilenler olmadıkça, çocukları oyalayan, havada asılı bir ışıldak.
Deniz feneri ise başka bir yerde aranmalı. Tekneyi içeriden ve dışarıdan karıştıranları kerteriz almamalı. Ahmet Kaya’nın dediği gibi, “halk denizinde dalga olunmalı.”
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Seyit Rıza

Seyit Rıza
Gericilik, İlericilik, Bilim ve Rafine Solculuk
Erdal Kara bir yazısında Althusser'e atıf yaparak, dünyamıza bir pencere daha açar; Pozitif bilim 'tek katlı', toplumbilim 'çift katlı', sanat 'çok katlı'dır. Peki ne demektir bu, böyle bir pencere bize neyi sağlar? Cevabını hemen yazmayayım, “yazının içinde” diyerek devam edeyim...
Kimilerine göre, ismi bile çok şey anlatır, daha fazla söze gerek kalmaz; Seyit ve Rıza...
Seyit, 12 İmamların ve Ehl-i Beyt'in soyundan olan demektir. İmam Ali Rıza da 12 İmamların sekizincisidir ve Abbasi Halifesi El-Me'mûn (Selefine, Halefine bin lanet) tarafından katledilmiştir.
Seyit Rıza kimilerine göre ise gerici bir şeyh, bir köy ağası ve İngiliz emperyalizminin uşağı... Bu iddiaları sondan başlayarak kısaca açalım.
Seyit Rıza'nın İngiliz Emperyalizminin uşağı olduğu görüşünün tek dayanağı, İngiliz makamlarına yazdığı ve yardım istediği iddia edilen bir mektuptur. İmam Ali Rıza'nın katili Abbasilerin tarihsel devamcısı olan Osmanlı, sayısız Alevi katliamının uygulayıcısı idi. Giremediği, kesemediği, ezemediği tek yer ise Dersim'di. Dersim halkı ve önderleri Osmanlı'ya vergi vermez, asker göndermez, Osmanlı askerini kendi toprağına sokmazdı. Halifeliği kaldıran genç cumhuriyet Dersimlileri heyecanlandırmış olsa da bu heyecan fazla uzun sürmez. Her ne kadar Dersim halkının ve önderlerinin başlarda Cumhuriyet yönetimiyle ilişkileri Osmanlı dönemine göre çok daha iyi olsa da tek dil, tek din, tek ulus peşindeki İttihatçı artığı iktidar, Dersim'i boğmanın planlarını yapmaktadır. Tahrikler, cinayetler, uçaklardan atılan bombalar, aşiretler arasına sokulan nifaklar yeni bir direniş yaratır. Ve direniş, tek ulusçu yeni orduya da yenilgiyi tattırır. Bunun üzerine hükümet Seyit Rıza'ya barış çağrısı yapar ve görüşme teklif eder. Seyit Rıza, arkadaşları ile birlikte Erzincan Valiliği'nde yapılacak görüşmeye giderken tuzağa düşürülür ve yakalanıp idam edilir. (Seyit'in nasıl tuzağa düşürüldüğü, kendisinin yaşının nasıl küçültülüp, oğlunun büyültülerek idam edildikleri, af dilerse idamdan kurtulacağı teklifini nasıl reddettiği ve kendi sehpasını nasıl tekmelediği gibi ayrıntıları dönemin İçişleri Bakanı İ. Sabri Çağlayangil ve birçok bürokratın anılarından okuyabilir.)
Haddimizi aşmadan, ayrıntısını açıklamayı sınıf gömleği gitmiş tarihçilere bırakarak, şunu söyleyelim; Seyit Rıza, barış görüşmesi hilesi ile tuzağa düşürülmeden önce yenilgi hâlinde değildir, bu nedenle İngilizlerden yardım istemesi için özel bir sebep yoktur. Kaldı ki asimilasyoncu ve soykırımcı bir saldırganlığa karşı direniş örgütleyen bir halkın uluslararası birtakım güçler ile bağlantılar kurması o hareketi doğrudan uşak yapmaz. Ayrıca söz konusu mektubun Seyit Rıza tarafından yazıldığı ya da yazdırıldığı iddiası son derece tartışmalıdır ki, aksi yönde de iddialar ve deliller mevcuttur. Bu bahiste, yüzlerce yıllık katliam ve saldırıların hedefi olmuş bir halkın ve inancın çeşitli şekil ve girişimlerle kendini korumak istemesi, ittifaklar araması da son derece meşrudur.
Şeyhlik ve gericilik meselesine gelince; bir dindarın namaz kılması, istavroz çıkarması, duvarda ağlaması veyahut ineğe tapması değildir gericilik. İdeolojimiz, üretip de ürettiğine sahip olamayanlar ile üretmeyip üretenlerin ürünlerine el koyanlar arasındaki kavgada nerede durduğumuzu; Ebu Zer'den Tomas Münzer'e, Seyduna'dan Camilio Torres'e ve Şeyh'in yolundan giden Aydının Türk köylüleri, Sakızlı Rum gemiciler, Yahudi esnaflarından dünyanın dört bir yanında;
“Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek” için dövüşenlerin cellâdı mı, yoldaşı mı olacağımızı belirler.
Kültürümüz ise dili, dini, rengi, inancı ve ibadetiyle dövüşenlerin dünyasına omuz veren herkesin katkısıyla, etkisiyle oluşur. Aksinin kabulü, Bedrettin'i gerici bir şeyh, Engels'i düşman bir burjuva yapar. Sakın “sınıf intiharı” gibi beylik laflar etmeyin; ne Bedrettin şeyhliğini reddetti, ne de Engels babasından kalan fabrikaların hisselerini işçilere dağıttı...
...
İnanç ve ibadet sahibi insanların sırf bu yönleri itibariyle gerici olarak kodlanması, Avrupa aydınlanmacılığının ve burjuva gericiliğinin işçi sınıfı mücadelesini bölmek için geliştirdiği silâhlardan biriydi. Çağdaşlık–medeniyet adı altında toplumu inancı nedeniyle aşağılayan ve bölen bu siyasal gericiliğe yüz yıl önce M. Akif Ersoy gereken cevabı vermişti;
“Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!”
Dönelim Erdal Kara'ya: “Althusser haklı. Pozitif bilim ‘tek katlı’, toplumbilim ‘çift katlı’, sanat ‘çok katlı’dır. Rengi, dili, dini, cinsiyeti, sınıfı ne olursa olsun, laboratuvara girdiğinde herkes için su 100 santigrat derecede kaynar. Bu nedenle pozitif bilim ‘tek katlı’. Tarih bir toplumbilim laboratuvarıysa eğer, giydiğiniz gömlek, laboratuvardan elde edeceğiniz sonuçları da belirler. Ezilenlerin, sömürülenlerin gömleğini giyen ile ezenlerin, sömürenlerin gömleğini giyen, bu laboratuvardan aynı sonuçları elde etmez/edemez. Bunun için iki tür tarih, iki tür felsefe var diyordu Althusser. Ezenlerin, sömürenlerin tarihi ve felsefesi. Ezilenlerin, sömürülenlerin tarihi ve felsefesi.”
Eğer amaç, son üç yüz yılın kavramları ile etiketler oluşturmak ise tarihin sınıflar savaşında komünist bir işçi olmayan köleler, plebler, köylüler; dervişler ve azizler... hepsi geridedir ve gericidir. Amacın buysa, sakın kimseye dokunma ve tertemiz, rafine bir solcu olarak küçük dünyandaki mutluluğun keyfine bak.
Yok şayet ezilenlerin gömleğini giyip dövüşenlerle aynı dona girmekse derdin, şeyh veya seyit, aziz veya derviş, köle veya pleb, “geri”de kalmış tüm sınıf yoldaşlarınla bugünkü yol arkadaşların arasındaki bağlantıyı gör ve onlara sarıl.
Tüm bunların hiçbiriyle ilgilenmiyorsan eğer, Halis Polat'ın dediği gibi “bazı yaralar zamanla iyileşmez” hiç değilse deşme, bırak kabuk bağlasın, başka ihsan istemez...
600 yıl arayla Serez Çarşısı’nda ve Buğday Meydanı’nda her ikisi de aynı kaderi paylaşan sınıf yoldaşlarımız “Şeyh”e ve “Seyit”e saygıyla...
Gökmen Yeşil
Devamını oku ...

Hariri’nin İstifası: LKP ile Mülâkat

Hariri’nin İstifası: LKP ile Mülâkat
Her mahallede, her sokakta Lübnan başbakanı Saad Hariri’nin resimleri asılı. Resmin üzerinde ise Arapça “hepimiz seninleyiz” yazılı.
Geçen hafta Hariri’nin Suudi Arabistan eliyle gerçekleşen, şoke edici istifası ile İran ve Hizbullah karşıtı sözlü saldırılar ülke içerisinde gerilime yol açtı ve İsrail’e saldırı için bir bahane sundu. Bu hafta tüm Lübnan, ülkenin egemenliğini savunmak adına birleşti, herkes, Hariri’yi yabancı bir gücün elindeki bir tutsak olarak görüyor ve onun Suudi Arabistan’dan dönmesini istiyor.
Ne Değişti, Neden Değişti?
Bağımsız araştırmacı ve Lübnan Komünist Partisi üyesi Jana Nakhal ile 16 Kasım günü bu gelişmeler üzerinden bir araya geldik.
“Hariri 4 Kasım günü Lübnan başbakanı olarak gittiği Suudi Arabistan’dan istifa edince herkes şoke oldu. İsrail’in bomba atması, suikastlar, her şey mümkün hâle geldi. Bugün herkes, Lübnan’ın uluslararası güçlerin çatışacağı bir merkez hâline gelmesinden endişeli.”
Lübnan’daki zaten yönetilmesi güç olan politik sistemin istikrarsızlaşması gayet kolay. 1925’te Fransız sömürgecilerin kurduğu sistem, hükümet görevlerini ve meclis içi dağılımı tayin ediyor, esas olarak da farklı dini gruplara dayanıyor. Hariri Sünnileri, Aoun Hizbullah’la müttefik olan Hristiyanları temsil ediyor.
Ancak Nasrallah ve Aoun, Hariri’ye her daim muhalif olmalarına karşın, onu Suudilere karşı destekledi, Lübnan’ın egemenliğini savundu ve Hariri’nin serbest bırakılmasını talep etti. Aoun, başbakan Lübnan’a dönüp açıklama yapmadıkça, onun istifasını kabul etmeyeceğini söyledi. Aoun ve Nasrallah, ilkeli bir milli birlik talep etti, bunun üzerine halk çağrıya uyup yürüyüşler düzenledi.
Nakhal’a göre, “tek çözüm gerilimin sonlandırılması. Herkes bu sayede rahatlayacaktır. Her konuda Hizbullah’ı suçlamaya hazır olan Hariri’nin Gelecek Hareketi çatışma içerisine girse bile, ülke içerisinde herhangi bir çatışmaya tanık olunmayacak. Krizi Suudiler yarattı ve onu Riyad kaynaklı bir diplomasi sorununa dönüştürdü.”
Ülkedeki Birlik İsrail’i Saldırmaktan Vazgeçiriyor
Nakhal’a göre, “ülkedeki birlik İsrail’i saldırmaktan vazgeçiriyor. Zira gruplar arasındaki kavgaları İsrail, her daim saldırı için bir bahane olarak kullanmıştı. Örneğin 2006’da İsrail işgaline karşı tüm ülke, Hizbullah ve diğer direniş örgütleri etrafında birleşti. 2006’da İsrail’in ancak içeriden yenilebileceğini anladık.”
Nakhal, devamında “bugün saldırı yaşanmayacağını, İsrail’in kendi ajandasına uygun olarak saldırmak istediğini” söylüyor.
Ama hâlâ bazı tehlikeler varlığını koruyor. Örneğin Suudi Arabistan’ın Lübnan’a ekonomik abluka veya ekonomik boykot tatbik etmesi mümkün. Bu da Suudi Arabistan’da çalışan ve her yıl ortalama 4,5 milyar doları ülkeye gönderen 350.000 Lübnanlının canını acıtacak bir gelişme.
Suudiler Lübnan’ın Egemenliğine Saldırıyor
Suudiler, Lübnan’ın içişlerine neden bu kadar pervasızca ve açıktan müdahale edip onu İran’la karşı karşıya gelmek için bu küçük ülkeyi bir savaş sahası hâline getirdiler?
Washington’ın petrol zengini Ortadoğu’daki en önemli müşterilerinden biri olan Suudi Arabistan, Lübnan’ı egemen bir devlet değil, kendi çıkarlarının bir uzantısı olarak görüyor. Riyad, uzun zamandır hem Suudi hem Lübnan vatandaşı olan, Suudi Arabistan’da iş yapan Hariri’yi Lübnan’daki “adamı” olarak görüyor. Suudiler, Hariri geçen yıl Aoun ve Hizbullah’la koalisyon hükümeti kurduğunda çok kızdı, oysa 13 yıl içerisinde ulusal bütçe oluşturma ve ülkeye istikrar getirme imkânı bulan ilk hükümet bu hükümetti.
Lübnan ve İran arasında ilişkilerin ısındığına ve politik bir anlaşmanın tesis edildiğine dair son dönemde yaşanan gelişmeler Riyad’ı öfkelendirmeye yetti. Bunun üzerine Riyad, Hariri’yi ayağına çağırıp ondan istifa etmesini istedi.
23 Ağustos günü Hariri, İranlı yetkililere, Lübnan’ın karşı karşıya olduğu iki ana tehdidin, Suudilerin tespit ettiği gibi, Hizbullah ve İran değil, “İsrail ve terörizm” olduğunu söyledi.
3 Kasım günü Hariri, sonrasında Lübnan-İran ilişkilerinin “gayet iyi” olduğunu söyleyecek olan İranlı üst düzey danışman Ali Ekber Velayeti ile bir araya geldi.
Ertesi günse Velayeti ile Aoun buluştu. Tehran Times’a göre “Aoun, İran’ı bölgede istikrarı ve güvenliği tesis etme noktasında oynadığı rolü övgüyle andı ve iki ülke arasındaki bağların güçlendirilmesine çok büyük bir önem verdiğini söyledi.”
Nakhal’ın ifadesine göre, Hariri’nin İran kaynaklı terörizm tehdidine vurgu yapan eski lafları yinelediği istifa konuşması, son dönemdeki açıklamalarla çelişmekteydi. Bir gün önce İranlılarla bir araya gelen Hariri, ertesi gün İran’ın Lübnan’daki elini kesmekten söz ediyordu.
Suudiler, kendi hâkimiyet kurma girişimlerine karşı mücadele eden Yemenlilere (Husilere) yönelik Hizbullah desteğine şiddetle karşı çıkıyorlar. Suudi bombaları ve Amerikan silâhları yüzünden her gün yüzlerce insan ölüyor, bu ölümlere bir de açlık ve hastalık kaynaklı ölümler ekleniyor. Nakhal’a göre, Hizbullah’ın Yemen’e yardımı, Che Guevara ve Küba’nın ülke dışında kurtuluş mücadelelerine verdiği enternasyonalist desteğe benziyor.
Nakhal’ın da aktardığı biçimiyle, Hariri, 12 Kasım tarihli mülâkatında dilini değiştirdi. Lübnan’daki muhaliflerine karşı daha uzlaşmacı bir dile başvuran Hariri, Hizbullah’ın Yemen’e yaptığı yardımın “ana sorun” olduğunu söyledi. Burada Suudi çizgisinin revize edilmesi söz konusu. Mülâkatı Suudi Arabistan’da yapan, Hariri’nin partisine ait olan Gelecek TV. Hariri, mülâkatta tutsak olmadığını iddia etti ama bu iddia öylesine mantıksızdı ki Lübnan televizyonu mülâkat yayınını kesti.
Kısa süre önce Hariri, bağımsızlık günü olan 22 Kasım’da ülkeye döneceğini söyledi.
Hizbullah ve LKP’nin Direnişteki Rolü
ABD, “terörist” olarak gördüğü Hizbullah’a karşı kampanya yürütüyor. Nakhal ise “Hizbullah’ın Lübnan toplumunun ve politik sahnenin bir parçası olduğunu, ne vakit Lübnan’a saldırı düzenlense, onun direnişteki yerini aldığını” söylüyor.
Silâhlı birliklere sahip olan LKP de aynı direnişin parçası. Parti, 1975-90 arası dönemde yaşanan Lübnan İç Savaşı’nda Filistin halkını korumak için mücadele etti. Üyeleri, 2000’de 18 yıldır işgal altında bulunan Güney Lübnan’ı kurtarmak ve 2006’da İsrail işgaline son vermek için Hizbullah milisleriyle birlikte savaştı.
Son dönemde LKP, Suriye sınırında 120 kilometre uzunluğundaki Lübnan toprağını El-Kaide ve Nusra’dan kurtarmak için Lübnan Ordusu ve Hizbullah’la birlikte savaşın içerisinde yer aldı. Birleşik Lübnan güçleri, Mayıs’ta başarı kazanarak, bu toprakları dört yıllık işgal ardından, Hristiyan ve Sünni köylülere geri verdi.
Nakhal’a göre, bugün Lübnan başka önemli meselelerle karşı karşıya.
Tespitine göre, Suriye’deki savaş çiftçilerin ve Suriye’de ürünlerini satan, bu amaçla uzun zamandır Lübnan-Suriye sınırını geçip duran Bedevilerin hayatlarını ve ekonomisini mahvetti. Bu sınır savaş yüzünden uzun zamandır kapalı.
Lübnan’daki Suriyeli Mülteciler
Buna ek olarak, 4-5 milyonluk nüfusa sahip olan Lübnan’da bir milyonu aşkın Suriyeli mülteci var. “Ana sorun, Lübnan hükümetinin onlara hiç el atmaması ve bu insanların destek verme ve iltica hakkı bahşetme zorunluluğuna bağlı olarak mülteci statüsüne kavuşturulmamaları.” Bugün Suriyeli mülteciler, “geçici yerleştirilmiş bireyler” olarak kategorize ediliyorlar.
Suriyeli mültecilere yönelik yardımı sadece BM kurumları sağlıyor ve bu yardımlar, bağımlılık ilişkisini perçinleyecek bir şekilde dağıtılıyor. Lübnan’daki birçok Suriyeli çocuk okula gitmiyor, okuma-yazma bilmiyor.
Nakhal’ın tespitiyle, her sorun mülteci kaynaklıymış gibi değerlendiriliyor. Bu görüş, sınıf meselesinden bağımsız değil. Kimse zengin Suriyelilere öfkeli olduğunu söylemiyor. Tüm bunlar, Lübnan’daki mezhepçi politik sistemle ilişkili. Bu sistem sınıfsal ilişkileri maskeliyor. Örneğin “kentteki ve köydeki yoksullar çoğunlukla Şii.”
Mezhepçi Politik Sistemin Sürdürülmesi Mümkün Değil
LKP, insanları esas olarak dini topluluklara göre tarif etmeyi öne alan mezhepçi tarzı uygulayan bir yapı değil. Partinin üyeleri ve liderleri arasında ülkedeki tüm etnik ve dini gruplardan insanlar var. “Bize göre, mezhepçi yönetim tarzının sürdürülmesi mümkün değil. Bu sistem, kır ve kent yoksullarına pek bir şey sunmuyor. Bazı bölgelerde eğitim bile verilmiyor.”
LKP, bugün kadınlar, çiftçiler, işçiler, sendikalar, kooperatifler ve öğrenci hareketleri ile birlikte çalışma yürütüyor.
Joyce Chediac
Devamını oku ...

Direnişe Saldırı

Direnişe Saldırı, ABD ve Siyonistlerin Arap Ajanlarıyla Aldıkları Bir Karardır
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Arap Birliği’nin Hizbullah’ı “terörist” olarak adlandırmasını, Arap Birliği içerisinde alınan kararlar ve politikalar üzerinde Suudi Arabistan Krallığı’nın sahip olduğu hegemonyayı yansıtan, tüm Arap milletine yönelik bir saldırı olarak değerlendirir. Bu saldırının da teyit ettiği biçimiyle, Arap Birliği, ABD emperyalizminin ve Siyonizminin emirlerine teslim olmuştur.
Bölgedeki direniş eksenine yönelik bu saldırı, ABD ve Siyonistlerin kararlarını ve çıkarlarını yansıtmakta, Hint Okyanusu’ndan Körfez’e dek uzanan Siyonist ve ABD hâkimiyetini reddeden direniş hareketlerine ve halk güçlerine karşı Arap gerici rejimlerinin gerçek niyetlerini ortaya koymaktadır. Suudi Krallığı, bölgeyi savaşa ve yıkıma sürükleyecek bir tehdittir ve mezhepçi yıkım ateşine daha fazla benzin dökmektedir.
Cephe’nin tespitiyle, Suriye’yi kendi bünyesinden atan, Yemen’deki savaş suçlarını meşrulaştıran, Lübnan’ı tehdit eden, Gazze üzerindeki abluka karşısında sessiz kalan Arap Birliği’nin aldığı hiçbir karar meşru değildir. Birlik, hiçbir role, işleve ve hedefe sahip değildir, hatta kalkınma ve bağımsızlıkla ilgili resmi retoriği bile artık hükümsüzdür.
FHKC’nin değerlendirmesine göre, Arap Birliği’nin dün aldığı kararlar, aynı zamanda son haftalarda hızlanmış olan ve Amerika’nın “Yüzyılın Anlaşması” olarak ifade ettiği, onun Filistin Davası’nı tasfiye etmek için dayattığı anlaşma üzerinden “uzlaşma” sürecini hızlandırmaya dönük planıyla doğrudan ilişkilidir ve o plandan asla ayrı düşünülemez.
FHKC, ayrıca Suudilerine Yemen’e yönelik yürüttüğü savaşı onaylayan ve dünkü Arap Birliği’nin belirlediği konumu destekleyen Filistin Yönetimi’nin resmi konumunu şiddetle eleştirir ve bu konumun Filistin milletinin konumu ve ilkelerini asla yansıtmadığını ifade eder.
Cephe, Arap devletlerinin, bilhassa Kahire ve Amman’ın, Siyonist düşmanla ilişkilerini kopartmasını, sabıkası herkesin malumu olan sömürgeciyle her türden anlaşmayı yırtıp atmasını ve resmi, gayri resmi düzeylerde Arap coğrafyası genelinde süren normalleşme çabalarına karşı konulmasını talep eder. Cephe, ayrıca İran halkını “uluslararası toplum” ile korkutmak yerine, farklılıkları verimli bir şekilde çözüme kavuşturmak için İran İslam Cumhuriyeti ile hep birlikte karşılıklı diyalog içerisine girmeleri konusunda Arap ülkelerinin adım atmalarını ister.
Bildirisinin sonunda Cephe, Yemen halkını ve onun meşru mücadelesi ve davasını selamlamaktadır. Yemen halkı, Filistin halkına destek sunmaktan ve kanını o dava uğruna feda etmekten hiç geri durmadı, ayrıca Siyonist yapı ile onun ajanlarına karşı sürdürülen adalet mücadelesine iştirak etti. Yemen’e karşı kurulan o sözde “Arap ittifakı”nın yürüttüğü savaş, Amerika’nın ve Siyonizmin bölgede direnişe karşı yürüttüğü savaşın bir parçasıdır ve bölgeyi kontrol etmeye yönelik ABD emperyalizminin ve Siyonistlerin hedeflerine hizmet etmektedir.
FHKC
Devamını oku ...

Direnişin Yumruğu

Direnişin Yumruğu Nazi İşgalinden Beri Hâlâ Sımsıkı
Tasarruf tedbirleri karşıtı gösterilerin Yunanistan’da yaşanan finansal kriz esnasında tüm Atina’yı ele geçirdiği günlerde, saçları beyaz bir ihtiyarın ön sırada yumruğunu kaldırdığını ve polisin yüzüne gaz sıktığına tanık oluyordunuz. Bazen aynı gün içerisinde aynı adamı, meclisin önünde durup milletvekillerinin kredi kuruluşlarınca ülkeye dayatılan tasarruf tedbirleri paketini reddetmelerini isterken görüyordunuz. O adama göre, söz konusu paket Yunanistan’ın boynuna vurulmuş bir prangaydı.
Bu 92 yaşındaki adamın adı Manolis Glezos. Yunanistan’ın özgürlüğü için savaşmış bir savaşçı o. İnançlarından ötürü zindana atılmış biri. Yetmiş yılı aşkın bir süredir ülke tarihinin en önemli momentlerinde aktif rol almış bir devrimci.
Üç kez idam cezasına çarptırılmış. 12 yıl hapis yatmış, işkencelerden geçmiş, dört yılı sürgünde geçmiş.
Bugün tüm ideolojilerin ötesinde, ülkenin direniş sürecine ait bir sembol. Akropol’de dalgalanan Nazi bayrağını arkadaşıyla birlikte söküp yırtan o.
Bu olaya dair haberler, tüm dünyaya yayılmış ve Avrupa’nın üzerine kapkara bulutların çöktüğü günlerde milyonlara umut vermiş. Gençken kumral olan saçları ağarmış, onca yükü taşımayı bilmiş sırtında kambur çıkmış ama çelik grisi gözleri inançla hâlâ alev alev, bilhassa Akropol’de o bayrağı yırttığı anı anımsarken.
Kendisiyle röportaj yapan gazeteciye şunu söylüyor: “tarihsel bir görevi ifa ettiğimizin bilincindeydik. İnanmadığın bir mücadele her daim beyhudedir.”
Glezos, Almanya’nın öncülük ettiği, Yunanistan’a dayatılan tasarruf tedbirlerine karşı yürütülen mücadelede sesini yükseltti, bu yüzden gaz yedi, hastanelik oldu ve tutuklandı. Üyesi olduğu parti seçimlerde zafer kazandı, kendisi de en yaşlı milletvekili olarak meclise girdi.
“Avrupa genelinde insanlar, her yerde geleceğime kendim karar vermek istiyorum diyor.”
Glezos’a göre, yüzyıl boyunca verilen mücadelelerle Avrupa barışı güvence altına aldı ama Avrupa demokrasisi bir avuç muktedir seçkin eliyle tehlikeye girdi. Altın Şafak gibi neofaşistler, yeni aşırı sağcı gruplar artık yeni tehdit.
“Ben insanların kendi kaderlerine kendilerinin karar vermelerini istiyorum”
Glezos’a göre Yunanistan’a iki milyar dolarlık kredi verenlere karşı hükümet, sistem ve troyka karşıtı sözlerini sarfetmekten geri durmuyor. Troykanın dayattığı şartlar bankaların işine yarıyor ama sıradan Yunan halkının yaşam koşullarını mahvediyor.
Glezos, kendi partisi içerisinde bile sert kaçan sözler dillendiriyor ve ülkesini Avro bölgesinden çıkması gerektiğini söylüyor. Ona göre, Almanya Avrupa’yı sömürgeleştiriyor. Bu nedenle Glezos, Berlin’e bir trilyon avro kadar savaş tazminatı ödemesi gerektiğini söylüyor.
Manolis Glezos 1973’teki Politeknik Üniversitesi Katliamı’nda
ölen gençler için saygı duruşunda
Glezos, net ifadelere başvuran bir isim, zira o, arkadaşı Santas’la birlikte, Akropol’e girerken taşıdığı inancı bugün hâlâ taşıyor.
O gece henüz 18’inde olan iki genç, Akropol’ün altındaki bir kovuğa girdi. Üzerlerinde bir fener ve bir bıçak vardı. O saatlerde Alman subaylar, Hitler’in Girit Adası’nı alışını kutlamak için Parthenon yakınındaki meyhanelerde kadeh tokuşturuyorlardı. Gençler kale direğine tırmandılar ve orada asılı Nazi bayrağını indirdiler, bayrağı lime lime edip yakarak bir deliğe attılar. Glezos eve döndüğünde annesi ona sarılıp “neredeydin?” diye sordu.
Glezos bu anla ilgili şunu aktarıyor: “Annemin sorusu üzerine gömleğimi açıp Nazi bayrağından kalan bir parçayı çekip çıkarttım.” Anneme göstererek ona ‘İşte buradaydım’ dedim. Annem tek kelime etmedi, beni kucakladı ve gitti.”
Ertesi gün Glezos’un üvey babası annesine “senin oğlan ne yapıyor?” diye sordu. “Akropol’e bak anlarsın” diye cevapladı anne. Birkaç saat sonra Naziler bayrağı indirenlerin ölüm cezasına çarptırıldığını ilân ettiler.
“Bu benim direniş sürecindeki ilk eylemimdi. Başka eylemlere de iştirak edeceğimi biliyordum.”
Glezos 1942’de Almanların eline geçti ve hapse atıldı.
İdam cezası hafifletildi, bir sonraki yıl İtalyanların eline geçti, iki yıl sonra da Nazilerle işbirliği yapan Yunanlılarca hapse atıldı. Kaçmaya çalıştığında ağır işkencelerden geçti.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Yunanistan, dört yıl sürecek bir iç savaş sürecinin içine girdi. Savaş, yeni hükümetle Nazi işgaline karşı direnişi örgütlemiş komünist savaşçılar arasında cereyan etti. Glezos komünistlerin safındaydı. Bu yüzden 1948’de iki kez idam cezasına çarptırıldı ama ceza müebbet hapse çevrildi.
Hapisteyken Glezos milletvekili seçildi. 1958’de Sovyet casusu olma suçuyla tekrar tutuklandı. Buna karşılık Sovyetler üzerinde Glezos’un resminin bulunduğu bir posta pulu bastı.
1967’de askerler iktidara gelince sürgüne gönderildi. 1974’te demokrasi yeniden tesis edildiğinde o solcu hareketler içinde çalışmaya başladı ve seksenlerde Panelenik Sosyalist Hareket adına seçimlere girdi.
“Hiçbir zaman kahraman olmak için uğraşmadım. Sadece inancımın peşinden gittim.”
Röportaj esnasında bir an duraksadı ve ölüm, hapis, işkence ve sürgüne rağmen mücadeleye devam etmesini sağlayan şey üzerine düşündü.
“Arkadaşlarım ve ben, özgürlüğümüzü geri kazanmak için yaptığımız her eylemimizi gerçekleştirmeden önce, birbirimize şunu söylüyorduk: Yarın ben ölürsem beni asla unutmayın.”
“Ne vakit ormanda yürüsem, rüzgârda salınan yaprakları dinlesem onların sesini duyarım. Sahilde yürürken, kuma vuran dalgaları dinlerken onları duyarım. Her şarap içişimde bir yudum da onlar için alırım.”
Pastel boyayla çizilmiş bir yığın resmi çıkartıyor. Birinde Santas elinde Yunan bayrağı ile çizilmiş. Bunlar, ülke genelinde çocuklar tarafından yapılmış resimler. Nazi bayrağının indirilişi hâlen daha okullarda öğretiliyor.
“Şuan karşınızda duran tek bir kişi değil, artık aramızda olan tüm yoldaşlarım.”
“İşte benim yola devam etmemi sağlayan bu. Onlar için yaşamaya, kavgaya ve mücadeleye devam etmek zorundayım.”
Liz Alderman
2014
Kaynak

Devamını oku ...

İnsan Üzerine Birkaç Kelâm

Öyle ki şu ana kadar başka hiçbir canlı nüfus olarak insanın ulaştığı sayıya (yaklaşık rakam 7 milyar) ulaşamadı ve insanın sahip olduğu ortam çeşitliliğine sahip olamadı.
İnsan, ağaçta, mağarada, çölde, suyun içinde, denizaltında, uzayda, modern binalarda yaşayabildi. Farklı davranış biçimleri sergiledi; aile, topluluk, ulus, federasyon, yalnızlık, değişik sosyal örgütlenmeler gösterdi. Farklı yiyeceklerle beslendi, farklı dillerle iletişim kurdu, farklı dinlere, tanrılara inandı, farklı düşüncelere sahip oldu, avcılık-hayvancılık ve ziraatla uğraştı, doğayı değiştirmek için makineler icat etti, teknoloji üretti.
Mülkiyeti öğrendiler, sahiplenme gibi korumacılığa alternatif algılar geliştirdiler, böylece sınırlar çizdiler, mayınlar döşediler.
Gelişmiş silahlarla birbirlerini öldürdü, felsefe yaptı, az bulunan metallere anlam kattı değer verdi, doğayı tahrip etti, doğadaki canlılardan etkilendiler hareketlerine dans ürettiler, kendilerine uyarladılar.
Yalan atmayı icat eden insan, cinsel eylemlerine anlam ve önem atfederken, aynı zamanda yere vurdu bu eylemliliği. İşin tuhaf tarafı: neydik ne olduk, nerden gelip nereye gidiyoruz? İnsanın amacı bu muydu onca doğaya direnme, buluş düşünce her şeyi bir ufak azınlık bitirsin diye miydi?
Kişiliğimiz, karakterimiz çalınıyor, insanlık değerlerimizden ödün veriyorduk, ne uğruna? Para, toprak, mülk uğruna yitirdik. Ailecilik fikriyle birlikte daha canavarlaştık. “Her şey ben ve ailem” içindi, bu algı beynimizin içine kadar yerleşti.
Akıl dışı ahlâk dışı maddi karşılıklarla emeğimizi, alın terimizi sömürüp bizleri ucuz marketlerin kanserli (“BİM- A.101”) gıda maddeleri ile günü en ucuza kapatıp faturaları ödemekten başka bir şey düşünemeyen robotlar hâline getirdiler, bir anlık hata ile yapılabilecek para hesapları karartabilirdi, yaşamlar dağılabilirdi, o ufacık avuç kadar azınlık, o kıl kadar hata yüzünden sistemin dışına insanları itebiliyordu.
Yeryüzünde hiçbirimizin değeri yoktu, “o mutlu azınlıktan başka”. Her hastalıkta astronomik rakamlarla, vermedikleri paralarla, kendileri için çalışan medya organlarında yaptıkları gösterilerle, belli bir zekâ seviyesine sahip olan, genel kalabalık nesli etkiliyordu. Kanseri hem üretip, hem satıyorlardı. O azınlığın ise paraya ihtiyacı olmadığı gibi, iflastan da korkmuyordu, zaten parayı onlar basıyordu.
Telefonlar üretiyor, insanların üstündeymiş gibi anlatıp, utanmadan, telefonun 2000 şarkı çalacağından bahsediyor, bireyin onu acilen tüketmesi için, bilimi de araç olarak kullanıyordu, bilim ise bilinci etkileyecek teknikler üretiyor, bunu üreten birey ise izlediği reklâmlar ile bu çok fonksiyonlu, insanı kıskandıran hicabında utandıran özelikleriyle gözümüzün içine sokuluyordu.
Ne de olsa halkla ilişkiler çağında yaşıyorduk, üniversiteler amaçları dışında çalışan yerler hâlini aldı, hiç bitmeyen transkriptler, belgeler, uzayıp giden okullar. Hayat ise çok kıymetli, kısa ve değerliydi. Hastalıklar üretiliyor, o mutlu azınlık para kusuyordu. Buna karşı çıkan devrimciler ise o mutlu azınlığın emrine uyan, beynin aylık maaşa teslim eden robotlar tarafından imha ediliyordu.
Bu zengin azınlık, bize ürettiriyor, sağlıksız ürünleri tekrar ambalajlattırarak geri satıyordu, peki bizler ne yapıyorduk, o ürüne ne pahasına olursa olsun sahip olmak istiyorduk çünkü, sahiplenmek ve mülkiyetlenmek içimize işlenmişti, artık tüketici güdülerimiz vardı, kapitalizm yegâne biricik doğal yaşam biçimimizdi, ne de olsa atalarımız da bu biçimde yetişmişlerdi.
O mutlu malum azınlık ise uyutmak için sosyal telkinleri geliştiriyordu, kısa hayatlarınızı çalışarak geçirin, ama vardiyada ama ışıkta ya da yeraltında. İnsan ne yapıyordu, ne pahasına olursa olsun, çok daha çok çalışmalıydı, çünkü emekli olacaktı. İşte yaşadığımız çağın elzemi de kendini 20 yy'da çoktan var etmişti.
Şimdi sormak lazım “bu kadar emek neden üretildi, bu kadar efor ne içindi?” Madem dünya yok oluyorsa neden bir şeyler yapılmıyor? Her kıyamet senaryosunda neden zenginler hayatlarından feragat etmiyorlar?
"Eskiden köle olmaktan korkardı insan, şimdi ise robotlaşmaktan korkuyor” demişti Erich Fromm. Şimdi ne oldu o insana, hani şu uzaya ulaşmak, başka canlılarla tanışmak isteyen insana, hani şu özgürlüğü için yaşayan, özgürlüğüne şiir yazan insana.
Anlaşılan o ki insan her tarafı acı içinde, çehresi mamur bir yaşam içine girdi. TV'lerde yayınlanan, programlar, aşağılık olması bir tarafa, her şey fakir diye sıfatlanan insanı uyutmak üzere kurgulanmıştı Her şey bu büyük kalabalık içindi, savaşlar da, vatan sevgisi de, gereksiz teknoloji de, ırkçılık da, faşizm de, kapitalizm de hepsi fakirleri uyutmak, o günü kurtarmak içindi, emperyalizm bir maceraydı.
Selahattin Aykurt
Devamını oku ...

Cep ve Herkül

Naim Süleymanoğlu, kapitalist ilerlemenin kurbanı.
1986’da Türkiye’ye getirildiğinde, Bulgaristan’a kapalı kapılar ardında bir milyon dolar ödendiği konuşuluyordu o günlerde. Bugün bunu kimse hatırlamayacaktır. Hatırada kalan, ekran başında daha da güçlenmek isteyen ve daha güçlü görünme arzusunda olan küçük burjuvanın sevinç çığlıklarıdır.
Onca başarının ardında, gizli gizli verilen paralar ve doping ilâçları olduğundan da hiç bahsedilmeyecektir. Kimse, o ilâçların bir avuçluk karaciğeri dirhem dirhem çürüttüğünü de bilmeyecektir. Bilinmesi gereken, Türkiye’nin büyüdüğü veya zaten büyük olduğu gerçeğidir.
O, 12 Eylül rejiminin geriye çekildiği, Thatcher-Reagan dönemine has liberalizmin öne fırladığı dönemde eğilip öpmüştür vatan toprağını. Cepler dolsun diye, bir herkül icat edilmek ve anıtlaştırılmak zorundadır.
Biraz da dere kenarında inek gören kurbağanın hikâyesi gibidir yaşananlar. Sovyetler’den ve sosyalist ülkelerden Batı’ya kaçanlara kucak açılmışsa, bizim neyimiz eksiktir? Bulgar’ın Türk’ü varsa, bizim de Kürd’ümüz vardır. O günlerin lüverden fırlayacak mermi gibi dolaşan küçük burjuvaların ağzına bir parmak bal çalınmalıdır. Çalınmıştır. Hepsi cinayete suç ortağıdır.
Devlete dair analizlerde bir yandan kurumsal-yapısal ilişkilere bir yandan da kültürel-ideolojik boyuta vurgu yapan teoriler konuşmaktadır. Naim, biraz da ikisinin bileşkesi gibidir. Havalimanında ilk elini sıkan askerler, 12 Eylül paşaları; boynuna bayrak asanlar, yeni dönemin yuppileri, şirket müdürleridir.
Denilir ki türkülerde veya şiirlerde geçen “ciğer”, karaciğeri ifade etmektedir. Bedenin tüm pisliği onun omuzlarındadır. Onu pare pare edense cepteki para, dildeki herkül olma arzusudur. Bugün ikisi iç içe geçmiştir. Naim’le yetişmiş bir kuşak, “hep fazla”ya kul, aza düşman kılınmıştır.
Solu bile böyledir. Azken çok, dipteyken yukarıda görünme kavgasındadır. Beka’da Ahu Tuğba’yı, merkez komitelerinde Fenerbahçe’nin hâlini bu yüzden tartışmaktadır. O yüzden elindeki fenerle, kapitalizmin bugünde “komünizm”e dair serpiştirdiği kırıntıları arayıp çıkınına atma derdindedir. Yoksulun Musa’sı öldürülmüş, asası kapitalizme verilmiştir ona göre.
Naim’i öldüren, yarışın, hızın ta kendisidir. Eski Yunan’da bile Pers gölgesindeki kent-devletleri, müsabakalarla yönetilebilmişlerdir. Herkül oralardan kalan bir imgedir. Bir yanıyla yoksul halkın çığlığı, bir yanıyla krala teslimiyetin tescili.
Bugün futbolla ilgili “yabancı sınırı” tartışması da bu ortamda cereyan etmektedir. Okul bahçelerinin park yeri, spor salonlarının düğün salonu olduğu bir yerde top ve saha hâkimiyeti öğrenilmez. Sadece cebe bakan ve iri görünmeye çalışan bir ruh hâlidir dil bulan. O yabancıya düşmanmış pozu kesen MHP, Naim’i ve popülaritesini belediye başkan adayı yapmış bir partidir. Mühim olan, damardaki kan, kanda akan dopingdir. Sokakta, insanların ve onca engelin olduğu yerde çalım atmayı öğrenmemek esastır onun dünyasında.
Mesele ölü sevmek değil, ölünce sevmektir. Küçük burjuva, bazı şeylere ancak ölünce tahammül gösterebilmektedir. Ahmet Kaya mevzuunda da olan budur. Baro başkanına sempatik gelmeyen de budur. Hep birlikte, cebin ve herkülün devletine, düzenine biat söz konusudur. Ruhuyla, bedeniyle hemhal olunan, onlardır. Ölçü oradan çekilir, ölçek oradan alınır.
Naim’le birlikte dirilen neyse, bugün ölmüştür. Cüsseyi iri, cebi kabarık gösterecek her tür teşebbüs, müşterek cana ihanettir. Adriyatik’ten Çin Seddi’ne gerilen jeopolitik kuşak, buradan kopmuştur. Tüm kibir kuleleri devrilmeye mahkûmdur. Onları inşa eden kölelerin isimlerini ise efendilerin tarihi asla yazmaz.
Bahri Dikmen
Devamını oku ...

Ahmet Kaya: Dip Balığı

Bir hocamızla sohbetimizden ilham alarak edindiğim bir kanıdır ki memleketin resmi ideolojisi ne kemalizm, ne islamcılık, ne türkçülük falan değildir. En vazgeçilmez, başucu eylem ve tavır kılavuzu hipokrasi ve riyakârlıktır. Ve bu, sanmayın ki bir tek devlete, faşiste, islamcıya, recebiste ait bir huydur. Kat'a. Misal mi istiyorsunuz, bakınız ölüm yıldönümü vesilesiyle Ahmet Kaya hakkında sol, liberal, muhalif, 'entellektüel' cenahtan yazılanlar; ve hatta 2000’lerin ortasından beri aynı çevrelerce hakkında söylenenler.
Doğrudan söyleyeyim, ben eski Ahmet'çiyimdir. Çok kısa bir ara (Ahmet Abi'nin Gemisi vakti, Jetpa sponsorluğu, Ozan Arif muhabbetleri zamanı) dışında takipçiliğinden ve takdirciliğinden vazgeçmedim. Hayran olunmayacak gibi değildi Ahmet Kaya; dip balığıydı, maceracıydı, şaşırtıcıydı, inanılmaz bir şiir avcısıydı, cüretkarca deneyseldi. Öyle ki Ahmet Kaya “sound”u diye bir şey oluşmadı misal. Neredeyse hiçbir 2 albümü birbirine benzemez. Vokalleri çıkarıp dinletseniz kimseye aynı kişinin yaptığına inandıramazsınız mesela Acılara Tutunmak, Dokunma Yanarsın, Şarkılarım Dağlara albümlerini.
Ahmet neredeyse her kesimden dip balıklarının sesiydi ve öyle de kaldı. Vaktiyle sol çevrelerden “moralist” tiplerin Ahmet'i ve müziğini itibarsızlaştırmak için “kerhanelerde, karakollarda Ahmet çalıyor” dediklerini çokça duymuşumdur. Ahmet'in tam da hitap ettiği gruptan insanlardı aslında, eğer o abilerin ifadelerini kullanarak söylersem, “kerhaneye ve karakola düşenlerin”.
80’lerde ve 90’larda Ahmet ile ilgili neler söylendiğini çok iyi hatırlıyorum. Ahmet'e en nankörce davranan sol çevrelerdi. Nankörce çünkü Ahmet sürekli solcu yetiştiriyordu, bu çevrelerden aldığı karşılık ise aşağılama, hakir görme ve hatta bazen yasaklama idi. Kimi gruplardan elemanlar gizli gizli dinlerdi Ahmet'i. Mizah dergilerinde görüyorum bu aralar Ahmet karikatürleri. Maalesef aynı dönemki dergileri hatırlayınca, solcuların tavrından farklı değildi. Ahmet onlar için de “yozluğun” sembolüydü, “arabesk” idi. Liberal “entellijiansiyamızın” zaten pek radarına girmezdi. Bazı bazı “analizleştirirlerdi” sadece; 80 sonrası solun, kitlelerin “anlaşılması zor” sosyolojisinin, psikolojisinin emaresi olarak. Bu çevrelerin hepsinin muhtemelen ortaklaştığı yer Ahmet'in “hoyrat / vulgar ve cahil” olduğuydu. İslamcılar için nasıl bir karşılığı olabileceğine değinmeye bile gerek yok. Ancak birçok MHP'linin Ahmetçi olduğunu bilirim. Ama “ortamlarda” küfür ederlerdi o ayrı. Ahmet Kaya kelimenin tam anlamıyla “kör ölür badem gözlü olur” vakasıdır bütün bu saydığım kesimler için. Hikâyesi bu toplumun hipokratlığının, ikiyüzlülüğünün delilidir.
80’ler kısmına emin değilim ama sanırım Ahmet'in 90’lardan itibaren en sadık ve karşılık vefaya dayanan dostluğu Diyarbakır ile olmuştur. Ancak yanlış anlaşılmasın, bu ilişki dar anlamda Kürtlük üzerinden kurulu bir ilişki değildi. Ahmet'in Kürtçe söylediği türküyü kaç Diyarbakırlı bilir, emin değilim. Ama vaktiyle (belki şimdi de öyledir) Diyarbakır gençlerinin onun en ummayacağınız repertuarına hâkim olduklarına emin olunuz. Diyarbakır’la Ahmet'i birbirine bağlayan dipte dolanmaktı, aykırı olmak idi, isyan etmek idi.
Ahmet hiçbir “tek” ve “bilindik” kalıba sığdırılamayacak bir müzisyendi. “Solculuk”, Kürtlük, Saddamcılık, Sufilik, Kızılbaşlık vb. dâhil. Bestelediği şiirlere bakın, beslendiği yerlere bakın...Maalesef geri dönüp bakınca, insanların birçoğu onu o denli “tek” hatırlıyorlar ki, acı verici… O denli şaşırtıcı, rahatsız edici, çomak sokucuydu ki Ahmet, bence bu yüzden, örneğin, “hiç yakıştıramayacağınız” şekilde Attila İlhan ile çok iyi anlaştı.
Hayatımda bir kez bile karşılaşmadım. Tamamen eserleri üzerinden söylüyorum ki, Ahmet Kaya bu toprakların gördüğü en aykırı, en hırçın, en hüzünlü, en kırılgan “kılıç balıklarından” biriydi. Onu bu rezil ülkeye bu kadar erken bir yaşta “kurban” vermenin acısını hep duydum, hep de duyacağım...
Ahmet'in ruh ikizi Mahsuni idi. İkisi de hayatlarını kendilerini aramaya vakfettiler. Yaşama en dipten, en tersten bakmaya çalıştılar. Mahsuni bu satırları ancak onun için yazmış olmalı; ki Ahmet de üzerine çok güzel alınmış:
Dostlar beni bir kazana koydular
40 yıl yandım daha çiğdir dediler
Ölçeğimi gram gram yediler
Bir kantarda tartamadım ben beni
Yektan Türkyılmaz
Devamını oku ...

Hristiyanlar Komünist Olmalı mı?

1983’te Maryland Üniversitesi’ndeki bir dersinde, Yunan Ortodoksluğu tarihçisi Aristeides Papadakis, “ilk Hristiyanların komünist olduklarını” söylemişti. O günlerde kültürel ortam, Soğuk Savaş’ın her yanı buza kestiren ağır gölgesi altındaydı, bu nedenle Papadakis’in sözü, salonda büyük bir şaşkınlıkla karşılandı. Dolayısıyla profesör, sözlerine açıklama getirmek zorunda kalmış, burada teknik anlamda “komünizm”den bahsettiğini, ilk Hristiyanların ortak hayat tecrübe ettiklerini, mülklerini gönüllü olarak cemaatin hizmetine sunduklarını söylemişti. Homurtular böylece dinmiş, ama salona gene de sessizlik hâkim olmamıştı.
Aslında bu, herkesi şaşırtacak cinsten bir söz değil. Havarilerin kurduğu kilisedeki komünizm sır olsa bile, aslında herkesin görebildiği bir gerçeklik. “Komünalist” veya “komüniteryan” gibi sözcükler kulağa hoş gelse de ilgili gerçeği değiştirmiyorlar. Yeni Ahit’teki Resullerin İşleri, bize Kudüs’te Mesih’e örgütlenen ilk insanların birlikte yaşadıklarını, mallarını satıp servetlerini “ihtiyacı olanlara” dağıttıklarını ve her şeyi ortaklaşa mülk edindiklerini söylüyor. Bu, zaten İsa’nın bizzat çizdiği bir yol: “Sahip olduklarından vazgeçmeyenler benim müridim olamazlar” (Luka 14:33).
Sonraki dönemlerde birçok Hristiyan için bu sözler, rahatsız edici, hatta bir tür rezillik. Bugün Amerika’da serbest girişim ve özel mülkiyet üzerine kurulu o tuhaf dindarlık karşısında böylesi bir tavrın kışkırtıcı bir nitelik arz etmesi, büyük bir olasılık. Yüzlerce yıl boyunca Hristiyan kültürü, manastırlar ve rahibe manastırları gibi küçük özel cemaatler içerisinde yaşayan geçmişini silip attı veya ilk kilisenin tahrik edici yönlerini görmezden gelip durdu. Bu yönler kabul gördüğünde bile, onların Kitap’ın mesajı içerisinde arızî bir yere sahip oldukları iddia edildi. Bu iddiaya göre, düşmana karşı eldeki kaynaklar ihtiyatlı bir üslupla kısa süre yan yana dizilmişti ama bu dinin esasını teşkil etmeyen bir adımdı ve politik felsefesiyle hiçbir alakası yoktu.
İlk kilisenin günümüzde geçerli anlamıyla, politik bir hareket olmadığını söylemek gerek. Bu tür bir iddianın hiçbir anlamı olmadığı açık. Antik dünyada politik ideolojiler yoktu, toplumun yeniden inşası için geliştirilmiş tek bir soyut programa rastlanmıyordu. Politik bir hareket olmasa bile kilisenin kendisi de bir tür siyasetti, bir yaşam biçimiydi. O, sadece hayatta kalmaya dair pratik bir strateji sunmakla kalmıyor, ayrıca en yüce manevi ideallerin bedenlenişi olarak arz-ı endam ediyordu. “Komünizm”in din içerisinde arızî bir yer tutması pek mümkün değildi.
Beni son birkaç yıldır asıl etkileyen de kilisedeki “radikalizm” meselesi. Yale Üniversitesi Yayınları için Yeni Ahit’i çevirirken, ondaki radikalizmden epey etkilendiğimi söylemeliyim. Uzun zamandır editörlük yapan biri olarak, bu proje bana önerildiğinde, ilk başta aptalca bir fikirle işin gayet kolay olacağını düşündüm. Kolaydı, çünkü birçok yanlış tefsir edilen pasajı hem öğrenciler hem de kendim için uzun zamandır düzeltmeye çalışıyordum zaten. Kitaba zaten aşina oluşum sayesinde Yunancadan İngilizceye geçişin gayet kolay olacağını düşündüm.
Ama kısa süre sonra kitapla ilgili çok şey bilmeme karşın, onu her zaman doğru biçimde kavramadığımı gördüm. Geleneksel kitap çevirisi dilinin karmaşık, zor kelimeleri ve kavramları basit veya aldatıcı anakronik terimlere indirgediğini biliyordum (örneğin “ebedi”, cehennem”, meşrulaştırma”). Ama daha önce bu kuralların kitabın kavramsal dünyasına ait önemli boyutları nasıl kararttığını veya metnin kendisini nasıl fakirleştirdiğini hiç fark etmemiştim. Yeni Ahit içerisindeki kitapların tarihsel bir bilmeceyi teşkil ettiklerini zaman içerisinde gördüm. Bunun nedeni, aynı kitapların antik çağın geç dönemine ait bize uzak bir diyardan geliyor olması değil, kitapların çoğunlukla antik çağın genel bağlamı içinde bile belirli bir anlam ifade etmiyormuş gibi görünmesiydi.
Sonra “koinon” veya “müşterek” kelimeleri, ayrıca bilhassa metinlerde özel olarak üzerinde durulan “koinonia” kelimesi konusunda kendimce şüpheye düştüm. Bu kelime genelde “arkadaşlık” veya “paylaşma” ya da (biraz daha doğru biçimde) “iştirak” olarak tercüme edilmişti. Peki aslında bunu mu ifade ediyordu?
Her şeyin ötesinde Yeni Ahit’teki kişisel servete yönelik eleştiriler, kesintisiz biçimde dile getiriliyor ve gayet sert bir dille aktarılıyor: Örneğin Matthew 6:19-20’de (“Dünyada kendinize hazineler biriktirmeyiniz.”), Luka 6:24-25’te (“Yazıklar olsun siz zenginlere, rahatına düşkün olanlara.”), James 5:1-6’da (“Ey zenginler şimdi gelin, sizden kaynaklanan sefaletin karşında ağlayıp inleyin.”). Tabii bu arada belirtmek gerek. Bazı din adamları ve teologlar, Yeni Ahit’in zenginliği değil, onun kötüye kullanımını mahkûm ettiğini söyleseler de (ki bu, ancak saçma sapan ve zoraki bir okuma sonucu ulaşılacak bir çıkarım), bu iddiayı doğrulayacak tek bir ayet dile getiremiyorlar.
Sonuçta Koinonia kelimesinin aslında ilk Hristiyan cemaatleri içerisinde görülen belirli bir pratikler bütününü ifade ettiğini anladım. Burada Resullerin İşleri’nde tarif edildiği biçimiyle, özel bir toplumsal düzenlemeden bahsediliyor ve bu düzenleme, İsa’nın tesis ettiği yeni hayatın ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor. Örneğin İbranilere Mektuplar, müminlere koinonia’yı ihmal etmemeleri talimatı veriliyor, aynı şekilde Timothy’ye İlk Mektup, koinonikoi olunması tavsiyesinde bulunuyor. Bu, özünde kişisel düzlemde cömert olmaya dair bir tavsiye değil, komünal hayata dair özel bir forma işaret ediliyor.
En iyi hâliyle şunu söylemek mümkün: Roma dünyasında havariler döneminde kurulan kiliseler esasen küçük birer komündü, kendi kendine hayatta kalmayı bilen bu yapılar, aynı zamanda emredildiği vakit eldeki kaynakları bir başkasıyla paylaşabilmekteydi. Bu ince ince örülmüş komünler ağı, imparatorluk içinde, zor yerine hayırseverlik üzerine kurulu bir karşı-imparatorluk meydana getiriyordu. Daha doğru bir ifadeyle, bu yapı bu dünyada, bu dünyaya ait olan ama bu dünyada bulunmayan, toplum ve mülkiyet konusunda oldukça farklı bir anlayışa sahip bir krallıktı.
Şüphe yok ki ilk kuşak Hristiyanların özel mülkiyete bu şekilde kayıtsız kalması daha kolaydı. Onlar, kendilerini hızla yok olmakta olan bir dünyanın fani birer kiracısı, kendilerine ait olmayan bir tarihi üzerinden geçip giden birer mülteci olarak görüyorlardı. Ama Kitap’ın ilk yarattığı coşku ve beklentiler uçup gidince ve insanın içini karartacak denli dayanıklı çıkan dünyada hayata dair yeni yerleşik alışkanlıklar ortaya çıkınca, ilk Hristiyanların kendilerine has uygulamaları da yerini müesses nizamın müşterek pratiklerine bıraktı.
Ancak bu geçiş süreci de öyle göz kapayıp açıncaya dek gerçekleşmedi. İkinci yüzyılda yaşamış pagan hiciv ustası Samosatalı Lucian’ın aktardığına göre, Hristiyanlar malı mülkü hakir gören, tüm mülkiyete müştereken sahip olan insanlardı. Lucian’ın döneminde yaşamış Hristiyan yazarlar da bu tespiti doğruluyorlardı: Şehid Justin, Tertullian ve Didache olarak bilinen anonim risalenin iddiasına göre, Hristiyanlar, her şeye ortaklaşa sahip olmalı, özel mülkiyetten feragat etmeli ve tüm servetlerini yoksullara dağıtmalıydı. “Manevi yoksulluğu” ortadan kaldırmadığı sürece servetin biriktirilemeyeceğini söyleyen ilk önemli teolog İskenderiyeli Clement bile tüm mallara herkesin ortaklaşa sahip olması gerektiğini ısrarla dile getiren bir isimdi.
Dördüncü ve beşinci yüzyıllarda Büyük Basil, Nisalı Gregory, Milanolu Ambrose, Augustine ve İskenderiyeli Cyril gibi piskoposlar ve teologlar özel mülkiyeti bir tür hırsızlık, istiflenmiş zenginlikleri yoksulların elinden alınmış bir tür yağma pratiği olarak görüp mahkûm ettiler. John Chrysostom, zenginlik ve yoksulluk üzerine birçok kitap yayınladı ki onun yanında Karl Marx ve Mikhail Bakunin bile ürkek birer muhafazakâr kalırdı. Ona göre, tek bir mülk vardı ve o da tüm insanlara aitti. O mülke ihtiyacını aşacak bir miktarda el koyan kişi, haydut ve kâfirdi. O bu sözleri sarfetmesine karşın Konstantinopol Başpiskoposu olarak atanmıştı.
Bu türden bir dile imparatorluğun kontrolündeki Hristiyanlıkta bile rastlamak mümkündü. Gücünün önemli bir kısmını kaybetmiş olan bu Hristiyanlık, belli bir yere kadar tolere ediliyordu ve destekleyici bir unsur olarak görülüyordu. Bir buyruktan çok basit bir deyişi ifade ediyordu. Hristiyanlık, eşsiz bir şeyi duyuran, geleceğe dair bir şeyler söyleyen özelliğini zamanla yitirdi ve kültüründeki ibadete dayalı, yerleşik sistemden ibaret bir yapıya kavuştu. Dinî kurumlardan talep edilen tesellilerin ve güvencelerin merkezi hâline geldi. Zaman geçtikçe, ilk kilisedeki kışkırtıcılık, ara sıra da olsa, kısa ömürlü, “öze dönüşçü” hareketler nezdinde açığa çıktı: Manevi Fransiskanlar, Rus paylaşımcılar, Katolik işçi evi… Ama genelde Hristiyanlardaki bağlılık, salt bir din hâline geldi ve bu dünyadaki hayatın desteklenmesine bakan, alabildiğine farklı bir yaşam tarzına işaret etmeyen bir içeriğe büründü.
Bir bütün olarak hiçbir toplum, kendisini toplumun ana mekanizması olan mülkü reddetme üzerine kurmayı bir türlü başaramadı. Tüm büyük dinler, en uç taleplerini zaman içerisinde yumuşatarak, tarihsel düzlemde başarı kazandılar. Dolayısıyla ilk kilisedeki radikalizme bakıp, bugünde kendimizi morallendirmek pek mümkün değil.
Ama gene de Yeni Ahit’in geçmişe ait bir kayıt değil, bugüne yönelik bir itiraz olduğunu düşünen bizler için “havariler çağı Hristiyanlığını sonraki yüzyılların nispeten rahat Hristiyanlıklarından ayıran çizgi, sadece zaman ve koşullarla ilgili bir mesele miydi?” sorusunu ara sıra da olsa hâlen daha kıymetli bir iş.
David Bentley Hart
Devamını oku ...