Mağribî

Birkaç sene evveldi. Ara terminalden şehirlerarası otobüse bindiğimde, yan koltuktaki kişinin kucağında bilgisayarla, benim koltuğuma oturduğunu gördüm ve nazikçe kalkmasını istedim. Suratı asılan genç arkadaş, yan koltuğa geçti, ben de yerime. Simaen tanıdık gelen genç, bilgisayarda yazı yazmaktaydı. Yazı, daha çok, yan pencerede açılmış PDF kitaptan belirli bölümleri kopyalayıp yapıştırmaktan ibaretti. Sol camiadan tanıdık gelen bu arkadaşı nereden hatırladığımı bir süre sonra anladım, zira o, parçası olduğu müzik grubunun sosyal medya sayfalarına girip çıkıyor, üyesi olduğu örgütün epostalarına, yanında oturan şahsın ne ve kim olduğuna aldırış etmeden bakıyordu.
Son olayda da sol, esasen “bu lanet olası cahil, geri halkın iyi ki parçası değilim. İyi ki solcu olmuşum da bu rezillikten kurtulmuşum” diyerek yaklaştı. Tüm magazin haberleri gibi onu da bu zaviyeden ele aldı. Otobüse binen, örgütüyle vatsaptan yazışan örgüt sorumlusuna değil de muhbir halka kızdı. İşine gelen buydu.
Dolayısıyla mesele, cesaretsizlik ve depresyon değil. Sol, zaten eli kolu rahat olmak, rahat hareket etmek, özgür olmak, disipline gelmemek, işbölümünü tanımamak, hiyerarşiye küfretmek demek. O nedenle kendisini Avrupa sömürgeciliğine ve emperyalizmine örgütlüyor. O nedenle burada, kendisine küçük avrupalar inşa ediyor, oralarda huzur içinde yaşamayı politiklik zannediyor. Bu zan da teorik ve politik eylemin gereklerini yerine getirmemeyi, hatta görmemeyi beraberinde getiriyor.
YPG bünyesinde hareket eden yabancı savaşçıların önemli bir kısmının Müttefik ülkelerin eski askerleri olduğu görülüyor. Bunlara IŞİD karşısında “YPG’nin seküler ve demokratik olduğu” propagandası yapma görevi veriliyor. Mesele, direnilmesi vs. değil, çeşitli hamlelere, kararlara karşı çıkacak bağımsızlığın kalmaması, HDP’yi de içine alacak şekilde, Avrupa sağının hatta Neonazilerin diline dolanan ideolojik lafların solculuk diye pazarlanması. Geçmişte Özgür Gündem’in Aylan Kurdi karikatürü sebebiyle Charlie Hebdo’ya sahip çıkmasına itiraz etmemizin gerekçesini burada aramak gerek. Emperyalizmin ve sömürgeciliğin ideolojik propagandasına kul köle olmak, Doğu’ya kurtuluşu getirmeyecek, bu bilinmeli.
Ama zaten bu rahatlıktan ötürü, otobüste örgütüyle yazışılıyor. Her sakallı, dede sanılıp kucaklanılıyor ya da “IŞİD’li” denilip kurşunlanıyor. IŞİD’i gösterip bizi hangi sıtmaya razı ettiklerini sorgulamak gerekmiyor mu? Mesele cesaret, kişisel beceri diyerek geçiştirilebilir mi?
Tarikatlar, dinci gericilik gibi konularla alakalı haberlerin ardında devleti aramak lazım. Sol, bu haberlere mal bulmuş mağribi atlıyor. Ardını arkasını sorgulamıyorsa niye Marksist ki? Sağına soluna vurmuyorsa niye Leninist ki?
Adnan Oktar’ın TV’deki görüntüleri ile birçok solcunun sosyal medyada takdim ettiği hayat birebir aynı. İkisi de cenneti bu dünyada yaşadığını cümle âleme gösteriyor, böyle büyüyeceğini sanıyor, kendisini bu şekilde satıyor. Oktar’ın ve solcunun bir cennet kavgası verdiğini iddia etmek mümkün mü? “Adalet ve Marksizm” başlığı altında Kılıçdaroğlu’na destek veren ultra-bütünsel Marksistler, Kılıçdaroğlu konusunda Adnan Oktar gibi düşünüyorlar. Zaten hepsi de budünyada cenneti yaşama derdinde değil mi? O cennetleri için herkese “avama, ezilene, yoksula düşman olun, ona karşı savaşın” demiyorlar mı?
O tarikat şeyhlerinin kendi cemaatlerine yaptıkları açıklamaları herkese sarfedilmiş sözler olarak sunuyorlar, sonra da küfrediyorlar, garip!.. Oysa o şeyhler, sol örgüt şefleri gibi, kendi tabanını diri ve bir tutmak zorundalar. O açıklamaların sebebi bu. En ufak sarsıntıda, imandaki en küçük zedede, şeyh veya adamları çıkıp, tarikatı bir tutacak sözler etmeye mecburlar. Sol örgütler de tabandaki en ufak tartışmayı kimi gösterişçi eylemler ve boyu aşan sözlerle bastırmaya çalışıyorlar, hepsi bu. "Kitlelerden kopukluk sizi bozmasın, yalnızlık sizi üzmesin, zaten solculuk, Karl Popper’ın orman savaşçısı gibi olmaktır. Saldırın kitlelere, zavallı onlar, sizse biricikliğinizle kutsalsınız, sizi sıradanlaştıran, aşağı çeken, bozan, çürüten kitleye saldırın", tek dedikleri bu. Tek yaptıkları, kitle-iktidar edebiyatı üzerinden, kitle içinde olmanın diken sızısı olduğunu söyleyip durmak. Kitleye, kitlesel olana küfretmek solculuksa, halkın daha ne yapması bekleniyor? "Düz, değersiz, kaba görülen kitle içinde, her şey yapılabilir" denildiği için örgüt sırları faş ediliyor. Kitleyle kurulacak maddi diyalektik ilişki, zeminini burada yitiriyor. Tek hedefi, Batı sahillerine veya Avrupa kentlerine gitmek olan, buradaki kitlenin sıçrama, kırılma, patlama noktalarını asla görmüyor, görmek istemiyor.
Solcusu sağcısı, herkesi liberal amentüye kul etmek için piyasaya sürülmüş olan Eric Hoffer, Ayn Rand gibi isimlere artık gerek yok. Herkes, onlarla aynı çizgide. Hoffer, “insandan nefreti söküp alırsan, onu inançsızlaştırırsın” diyor. Tüm tezi, inanç, umut, korku ve öfkeyi insandan alıp onu egemenlerin sofrasına uygun bireyler kılmak üzerine kurulu. Sol, tam da bu hizada. Adına da öncülük, leninistlik, narodnik devrimcilik, süpermenlik vs. diyorlar. Hepsi rahat evlerinde, villalarında huzurla yaşamak derdinde...
Aynı hizayı, Afrika’nın sömürüsü dâhilinde, devasa güneş panelleri inşa edilmesi karşısında, o panellere elindeki baltayla saldıran Afrikalıya “gerici” diyen Müslüman da paylaşıyor. İleri olanı Batı’ya göre tarif ediyoruz, adımlarımızı ona göre atıyoruz. Bir zamanlar erkekler olarak balık etli kadınlara güzel derken, şimdi laminat kadar düz, anoreksiyalıları beğeniyoruz. O kızlar da zayıflamak için bir bir ölüyorlar artık. Buna da "feminizm" diyoruz. Femen düzlüyor kadınlık denilen pürüzü. Ondaki yıkıcı yanları tek tek öldürüyorlar.
Mağribîler, önlerine yığılan malların üzerine hücum ediyorlar. Gerçeği düzleyen bir zihin pratiği açığa çıkıyor. Derdin ve öfkenin tüm kıvrımları bireye küfürmüş gibi geliyor. Gülüyormuş gibi yapmak ve “cool” olmak, yeni tarz olarak benimseniyor. Ama düşman, ne sınıf savaşını unutuyor ne de o savaşın gereklerini yerine getirme konusunda imtina ediyor. Unutan da unutulan da bizleriz!..
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Baran Sason

H.’nin ölümü, Facebook aracılığıyla duyuruldu. Dışişleri Bakanlığı, Hollandalı olan (24 yaşındaki) H.’nin 15 Şubat’ta öldüğünü teyit etti. H., bu yılın başından beri Suriye’nin Kürd bölgesindeydi. Geçen yıl kendisinin dediğine göre, IŞİD’in başkenti Rakka’ya, YPG üyesi Kürdlerle birlikte gitmişti.
Kendisine isim olarak Baran Sason’u seçmiş olan H., Facebook sayfasına birkaç kez elinde silâhlarla ve tutsak edilmiş IŞİD üyeleriyle çekilmiş fotoğraflarını yüklemişti. Birkaç gün önce Deyrezzor’da öldü. YPG, bölgede IŞİD’den artakalanlarla hâlen daha mücadele ediyor. H., bombalı araç saldırısı sonucu ölmüş.
Ölümünden anlaşıldığı kadarıyla H., Rakka düştükten sonra bölgede kalmayı sürdürmüş. IŞİD’e karşı Kürdlerle birlikte savaşan Avrupalılar, 250 kilometre uzaktaki Afrin bölgesine gittiler. Buradaki Kürdler, Türk ordusunun saldırılarına maruz kalıyorlar.
Ukrayna
Eindhoven’da yetişmiş olan H., Suriye’ye gitmeden önce, birkaç ay süreyle Ukrayna’da kalmış. Burada Rusya yanlısı ayrılıkçılara karşı mücadele eden aşırı sağcı milislerle birlikte savaşmış. Dediğine göre, “savaşın daha önemli olduğunu” düşündüğü için Suriye’ye gitmiş. “Bu savaş güçle ilgili, özgürlükle ilgili”.
H., aynı zamanda “saf” Avrupa tartışmalarının sürdüğü, kaynağı belirsiz internet sitelerine de üyeymiş. Yazarlardan biri, kendisini “gerçek bir savaşçı şair” olarak anıyor: “Onun için hangi safta olduğunun bir önemi yoktu, o sadece savaşmak istiyordu. “Tek isteği ‘gerçek’ bir savaş bulmaktı.”
“Kendisini Davaya Adamış Bir Yoldaştı”
Suriyeli Kürdlerin Hollanda’daki temsilcisine göre, “Baran Sason kendisini davaya adamış bir yoldaştı”. Basın açıklamasında dile getirildiği biçimiyle, o, Suriye’ye gözünün önünde yaşanan adaletsizlikler karşısında sessiz kalmamayı tercih ettiği için gitmişti. Baran Sason, hoşgörü, çokkültürcülük, eşitlik ve adalet için savaştı. Kendi ifadesiyle, Suriye’deki savaş özgürlükle ilgiliydi.” Üyesi olduğu birim ise onu sadık, davasına bağlı bir “heval” olarak hatırlayacağını söylüyor ve onu bir kardeş olarak özleyeceklerini ifade ediyor.
Cyril Rosman
Devamını oku ...

Methiye

Jonathan Jackson 17 yaşındaydı. Ağabeyi GeorgeJackson ve arkadaşlarını kurtarmak için Ağustos 1970’te mahkeme salonundan hâkimi, savcıyı ve üç jüri üyesini kaçırdı. Bindikleri aracı takip eden polisin açtığı ateş sonucu hâkimle birlikte Jackson ve eylem sırasında mahkeme salonunda bulunan, Johnson’a yardım eden William A. Christmas öldü. Aşağıdaki konuşma, kilisede yapılan cenaze töreninden ve Kara Panter Partisi kurucularından Huey P. Newton’a ait.
Herkes, yaşananları bir facia olarak görüyor, birçokları, Jonathan Jackson ve William A. Christmas için ağlayıp duruyor. Oysa Kara Panter Partisi, yaptığı açıklama ile bu iki kardeşimiz için ağlamamamız gerektiğini söylüyor. Onlar özgürleşti, bizse köle olarak yaşamaya devam ediyoruz hâlâ. Eğer birileri için ağlayacaksak, hâlen daha zincirlerini kıramamış olan bize, esir hâlimize ağlayalım.
Kara Panter Partisi, bu iki cesur devrimcinin sunduğu örnekliğin açtığı yoldan hiç ayrılmayacak. Halk, bu gezegende birkaç yıl daha yaşamak için köleliğe ve esarete teslim olmaya karşı çıkıyor. Eğer özgürlük kavgasının cezası ölümse, o vakit biz ölerek esaretten kurtulup özgürlük diyarına geçiyoruz demektir.
Özgürlük yoksa hayatın anlamı yoktur. Prangalarımızdan başka kaybedecek bir şeyimiz yok, özgürlüktür kazanılacak olan. Bugün burada sadece yoldaşlarımız Jonathan Jackson ve William Christmas’a saygılarımızı iletmek değil, onların eylemlerinde ortaya konulan hedeflere ulaşmak için canlarımızı ortaya koymak amacıyla bir araya geldik.
Zalimin yaptığı ve mazlumun saygı duymak zorunda olduğu tek bir yasa bile yoktur.
Yasalar halka hizmet etmek zorundadırlar. Halk, yasalara hizmet etmek zorunda değildir. Yasalar halka hizmet etmediğinde, bu tür yasaların boyunduruğundan kurtulmak halkın hakkı ve görevidir.
Genelde mazlum halk, özelde Siyah halk uzun süredir çile çekiyor, bugün artık işte tam da bu gerçek redde tabi tutmalıdır. Silâhsız otuz milyon Siyah ile tepeden tırnağa silâhlı otuz milyon Siyah arasında büyük bir fark vardır.
Yalnız değiliz. Her yerde müttefiklerimiz var. Zalimin indirdiği kırbacın sesini işittiğimiz her yerde yoldaşlar buluyoruz kendimize. Dünyanın her yerinde halklar ayaklanıyor. Devrimin dalgaları yükseliyor, Amerika’nın sahillerini dövüyor, günahkâr seçkinler ile yozlaşmış devlet yetkililerini önüne katıp süpürüyor.
Yoldaş Jonathan Jackson ve Yoldaş William A. Christmas bize bir devrimci ders veriyor. Onlar, mücadeleyi yoğunlaştırdılar ve onu daha üst bir mertebeye taşıdılar.
Tek bir resim bin kelimeden daha değerli, eylemse en yücesi. Yoldaşlarımız feda ettiler kendilerini. Onlar, devrime canlarını verdiler.
Huey P. Newton
15 Ağustos 1970
Aziz Augustine Kilisesi, Oakland, Kaliforniya
[Huey P. Newton, To Die for the People: The Writings of Huey P. Newton, 1972, Vintage Books, s. 221-222.]
Devamını oku ...

O Yol

Efrin için de yapmışlar: üstü çıplak kadınlar, sokağa dökülmüşler. Dökülen yer ve eylem biçimi, solun geleceğine dair, kalıcı bir resim sunuyor. Artık o resim ana ölçüdür ve o ölçünün gerisi, gericidir.
Çünkü sol, Avrupa’nın devrimine bağlanmıştır. Ondaki ilerlemeyi, gelişimi sevmektedir. Ardındaki sömürüyü, zulmü, kibri, üstenciliği içselleştirmiştir. Kendisini oradaki maddi çıkar ilişkilerine göre kurmuştur, bu topraklardaki sömürüye ve zulme karşı gizli veya açık mücadeleye göre değil. Dolayısıyla bahsi geçen ölçütün gerisine düşmek, sağcılıktır. Sol, Avrupa’da zaten olmuş olan devrimin neferidir, olmamış, olacak olan devrimin militanı olmamaya ahdetmiştir.
Misal, İran’daki “molla diktatörlüğü”ne İstanbul’dan meydan okuyan liberal solcular, nedense Tunus’ta benzer bir isyana dair tek laf etmemektedirler. Uzun süre sustuktan sonra, Tunus’taki halkın IMF’ye karşı isyan ettiğini söylemektedirler. Nasıl oluyorsa Tunus’ta mesele emperyalizm, İran’da teokrasi oluvermektedir. İran’daki ambargo, baskı, Suriye savaşı vs. umurlarında bile değildir. Batı neyi fısıldıyorsa onu “devrimci” soslarına daldırmaktadırlar.
Bunun bir nedeni de, Buazizi sonrası rejimin tesisine, restorasyonuna o liberal solcuların Tunus’taki muadilinin dâhil edilmiş olmasıdır. Oradaki sömürü ve zulüm mekanizmasına, bir IŞİD saldırısı sonrası gündeme gelen iç güvenlik yasa tasarısına liberal solcular devlet adına onay vermişlerdir. Hatırlayalım: bizdeki liberal solcular da benzer bir tasarının gündeme geldiği dönemde, mecliste “hevî metal” işareti yaparak “dostlar alışverişte görsün” eylemleri yapmışlardır.
[…] Faşizm vuruyor, liberalizm ikna ediyor. Liberal geliyor, Kürt’ün kulağına şunu fısıldıyor: “demek ki onca zulmün sebebi Kürt olmak, ondan kurtulman gerek.” Aynı cümle, “Kürt” kelimesi yerine “işçi” veya “kadın” konularak dile getiriliyor. Eski işçiciler öne çıkıyorlar, işçiden tiksinmenin, ondan kaçmanın yollarını başkalarına öğretiyorlar. Her devirde işe yaramalarını sağlayacak fırsatları buluveriyorlar. Asıl becerileri bu.
Murat Belge, bu sayede sosyalizm dersleri vermeyi sürdürüyor hâlâ. Akademiye yönelik saldırıyı bahane edip, yurtdışına, dijital âleme kaçma planları yapıyor. Ona küfredenlerle destek olanlar, aynı madalyonun iki ayrı yüzü. Birbirleriyle didişmelerine aldanmamak gerekiyor.
İşçinin kıyamından korkanlar, Kürd’ün kıyamından nasıl kurtulacağımızı öğretiyorlar köşe başlarında. Kadın’ı erkekle arasındaki cinsel organlara indirgiyorlar, gördüğü zulmü, o organların gizliliğine bağlıyorlar, “cahil Müslüman Türk milleti, fazla meme görmediği için böyle” diyorlar, memeyi, görünürlüğü doğallaştırıyorlar. Görünümün tekeli kimdeyse onlara hizmet ediyorlar böylece. Mahremdeki mânâ, onlar için Batı’nın burjuva bireyine küfür olarak görünüyor. Meme, keçeleşiyor, üzerine yazı yazılacak dövize dönüşüyor, döviz kasalarının geleceğine bağlanıyor.
Aklıyla değil, gözleriyle düşünüyorlar. Solu pratik imajlara, memelere, kalıplara, etiketlere indirgiyorlar. Bunun için her türlü geri teorik zemin parçalanıyor. Femenistler, her zihni ele geçiriyorlar. Batı’nın aşağılık ajanları gibi, Doğu’nun tesettürlü Müslüman kadınını kurtarılması gereken nesne olarak değerlendiriyorlar. “Hangi sınıf için?” sorusunu soran bile yok. Çünkü zaten, eskiden “işçi”de olduğu gibi, Kürd’de Kadın’da küçük burjuvanın sınıfsızlığına-sınırsızlığına dair bir imkân buluyorlar. Dertleri ne işçi, ne Kürd ne de kadın…
Kürd ve Kadın, sömürü ve zulüm sahasından kaçırılıyor. Bu hayalî diyarda onlar sınırsız ve sınıfsızmış gibi görünüyorlar. Birer imaja indirgeniyorlar. Söz konusu siyaset, ancak Avrupa’ya kaçma hayaliyle yaşayanları örgütleyebiliyor. Hayali bile olmayanları kendilerine düşman belliyorlar. Onları alaya almayı iş ve siyaset zannediyorlar.
Oysa devlet diye bir şey var ve o, Suriye’ye gönderilecek birlikleri, Ayvalık, Didim gibi yerlerdeki CHP kahvelerinden toplayamayacağını biliyor. AKP bunun için biçilmiş bir kaftan. Didim’den Yozgat’a, Bayburt’a küfretmekle meşgul solcular ise bu ekmeğe yağ niyetine sürülüyorlar. Yoksula değil, devletin gönlüne sesleniyorlar. Onun vicdanı olarak konuşarak yükseleceklerini sanıyorlar.
Böylesi bir konjonktürde “başını açan kızlar” haberini yapanın da o haberin de adı geçen kişilerin de yalan olduğunu bilmek lazım. 28 Şubat, basit bir tarih değil zira. Sol, o sınırsızlığa-sınıfsızlığa kaçışını haki renge boyamak zorundaydı.
[…] O kaçış, bugün bir kongreyle, yeniden “barış süreci” edebiyatına, üstelik daha geriden, örgütlenmeye başlandı. O yolun dışı, gericiliktir. Yol açık ola!..
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Mevsimler Derneği Üyelik Yemini

Yeni üye, huzura gözleri kapalı olarak getirilir.
Başkan yeni üyeyi takdim edene şunu söyler: Bize getirdiğin yeni kardeşimizin ismi nedir?
Yeni üyeye şunu söyler: Yurttaş, yaşın kaç, mesleğin nedir, doğum yerin ve ikamet ettiğin yer neresidir? Geçimini nasıl sağlıyorsun?
Şuan attığın adım ve üstlendiğin sorumluluk konusunda hiç düşündün mü? Hainlerin öldürüldüğünü biliyor musun?
Evet yurttaş, bu sebeple burada olan biteni başkalarına ifşa etmeyeceğine yemin edeceksin.
Başkan aşağıdaki soruları sorar.
1. Kraliyet ve krallar hakkında ne düşünüyorsun?
Bir kaplan diğer hayvanlar için ne kadar tehlikeli ise onlar da insanlık için tehlikelidir.
2. Bugünün aristokratları kimlerdir?
Doğuştan gelen bir hakla aristokrat olma imkânı Temmuz 1830’ta ortadan kalktı. O aristokrasinin yerini eskisi kadar açgözlü olan para aldı.
3. Kraliyetin yıkılması ile yetinmeli miyiz?
Tüm aristokratların iktidarı yıkılmalı, tüm imtiyazlar kaldırılmalıdır.
4. Yerine ne getirilmeli?
Halkın hükümeti, yani cumhuriyet.
5. Halkın içinde de birileri, aristokratlar gibi bir iş görmeden hak sahibi olabilirler mi?
Halk böylelerini kucaklamamalı. Bu tür insanlar, bedendeki kanser gibidirler. Toplumsal yapının adalete kavuşmasının ilk şartı, aristokrasinin imha edilmesidir.
6. Halk, devrimin hemen ardından kendisini yönetebilecek mi?
Kangrenli olan toplumun sıhhatine kavuşabilmesi için kahramanların müdahalesine ve tedavisine ihtiyaç vardır. Bir süre halk, devrimci bir iktidara ihtiyaç duyacaktır.
7. Özetlersek, ilkeleriniz nelerdir?
Kraliyetin ve tüm aristokratların kökünü kurutmalıyız, yerine cumhuriyeti, yani eşitlik hükümetini getirmeliyiz. Fakat bu hükümeti kurabilmek için bizim halkın haklarının uygulanmasını güvence altına alabilmek adına devrimci bir iktidarı devreye sokmalıyız.
Yurttaş, biraz önce dile getirdiğin ilkeler, insanlığın nihai hedefe doğru yürümesini mümkün kılacaktır. Fakat bu ilkelerin yürürlüğe sokulması o kadar kolay değildir. Düşmanlarımız çoktur ve güçlüdür. Onlar, toplumdaki tüm güçlere sahiptirler, biz cumhuriyetçilerinse isimleri bile yasadışıdır. Elimizde cesaretimiz ve haklılığımızdan başka bir şey yoktur. Saflarımıza katılarak göğüslemeyi kabul ettiğin tüm o tehlikeler üzerine bir süre daha düşünme imkânın mevcuttur. Malını mülkünü cesaretle feda etmeye, özgürlüğünü yitirmeye, hatta belki de ölmeye kararlı mısın?
Vereceğin cevap, sahip olduğun kudretin ispatı olacaktır. Kalk ayağa yurttaş ve şu yemini et:
“Cumhuriyet adına tüm krallardan, aristokratlardan ve insanlığa zulmeden herkesten ebediyen nefret edeceğime yemin ederim. Hain olarak cezalandırmaya yemin ettiğim aristokratlar hariç tüm insanlara kardeş olacağıma, tüm yüreğimle, namusum üzerine yemin ederim. Eğer fedakârlığım, eşitliğin ve halkın egemenliğinin hükmünün yürümesi için zaruri ise o vakit canımdan geçeceğime, o darağacına hür irademle yürüyeceğime söz veririm.
Başkan yeni üyenin eline bir hançer koyar.
Eğer bu yeminimden dönersem, ceza niyetine bir hain öldürsün beni, boğazımı bu hançer kessin. Bu derneğin üyesi değilse, en yakın akrabam bile olsa, birine en ufak şeyi ifşa etmişsem, hain muamelesi görmeye razıyım.
Başkan. Yurttaş otur. Dernek yeminini dinledi. Bugünden itibaren bu derneğin bir parçasısın, insanların kurtuluşu için bizimle birlikte çalışacaksın.
Yurttaş, artık ismin aramızda hiçbir şekilde anılmayacak. Kendine silâh ve cephane temin et. Biz silâhlanana dek derneğe yön veren komiteyi kimse bilmeyecek. Yurttaş, görevlerinden birisi de derneğin ilkelerini başkalarına duyurmak. Samimi ve ağzı sıkı yurttaşlar tanıyorsan onları bizimle tanıştır.
Yeni üye dışarı çıkartılır.
[Metni yazan bilinmese de muhtemelen o Blanqui tarafından kaleme alınmıştır. Kaynak: V. P. Volguine, Auguste Blanqui: Textes choisis (Paris, 1971), s. 105-7, şuradan alındı Rapport ala Cour, Affaire du 12 et 13 mai, M. F. Carre, procureur general. İngilizce Kaynak: Ed. Paul E. Corcoran, Before Marx: Socialism and Communism in France, 1830-48, Macmillan Press, 1983, s. 34-35.]
Devamını oku ...

Sol Avrupamerkezciliğin Niteliği

Avrupamerkezcilik, kapitalist topluma hâkim olan ideolojidir. Bu sebeple o, sol hareketler dâhil, toplumun belirli bir parçasını teşkil eden hareketler içerisinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Bu demek değildir ki, sol Avrupamerkezciliğe boyun eğmeli. Söz konusu tehlike, ancak kabul edildiği, böylelikle ona karşı mücadele yürütüldüğü takdirde savuşturulabilir. Bu da bir bütün olarak insanlığı esas alan bakış açısını benimsemiş bir hareket eliyle gerçekleştirilebilir. O hareketin ideolojisini ve siyasetini sadece ezilen milletlerin devrimci mücadelelerinden elde edilen derslerle değil, ayrıca o milletlerin kavramsal ve teorik bakış açılarıyla da beslemesi gerekir.
Avrupamerkezciliğin “sol” türevi, temelde burjuva Avrupamerkezciliğe benzese de biçim bakımından belirli, kendisine has özelliklere sahiptir. Sol Avrupamerkezcilik, şu türden özelliklere sahiptir:
1) Sol Avrupamerkezcilik, burjuvaziyi esas alan, tek doğrultulu “toplumsal ilerleme” teorisini baz alır ve onu geliştirir (bu teoriye göre, Avrupa insanlığın ulaştığı en yüksek noktadır, ona yön veren güçtür, Dünya tarihinin evrensel referans noktasıdır). Burjuvazi, bu öğretiyi kapitalizmi insanî gelişimin en üst ve nihai aşaması olduğunu söyleyip yüceltmek (“tarihin sonu” tezini ispatlamak) için kullanırken, sol Avrupamerkezcilik, bu öğretiyi bir adım ileri taşır ve bu gerici argümanı kapitalizmin yerini alacağı söylenen sosyalizm denilen sistemi meşrulaştırmak için kullanır. Ardından da sosyalizm, hem içsel niteliği hem de beynelmilel duruşu bakımından, içi boş, yoz bir tanıma kavuşturulur. Bu yoz versiyonu dâhilinde Avro-Amerikan dünyası, bir önceki kapitalist dünyada olduğu gibi, sosyalist dünya düzenine yön vermeyi sürdürür.
2) Sol Avrupamerkezciliğin başvurduğu tarihsel materyalizm versiyonu, özünde sahtedir. Burada amaç, kapitalizmi ilk döneminde, dünya genelinde ilerici bir işlev görmüş bir toplumsal düzen olarak takdim edebilmektir. Oysa kapitalizmde bir ilericilik varsa o da ancak büyük Avrupa devletlerindeki feodal sistemle ilişki bağlamında geçerli bir ilericiliktir.
3) Sol Avrupamerkezcilik, sömürgeciliği, köle ticaretini vs. kapitalist üretim tarzının tarihsel kökleri ve süregiden birikim sürecinin temeli olarak görmez.
4) Sol Avrupamerkezcilik, dünya tarihini Avrupa’daki deneyim temelinde şematize eder ve her şeyi o kalıba sokmaya çalışır. Buna göre, tüm toplumlar Avrupa’da görüldüğü gibi benzer üretim tarzlarını aynı şekilde (kölelikten feodaliteye…) tanıklık etmelidir. Bu yaşanmamışsa, o toplum “gericidir”.
5) Sol Avrupamerkezcilik, sanayi bakımından ileri düzeyde gelişmiş üretim güçlerinin ister istemez gelişkin mücadeleler üreteceğini söyler, köylülüğü hor görür, devrimi temelde ülkedeki pastanın proletarya ve burjuva sınıflar arasında pay edilmesi olarak anlar (küresel sömürünün o ülkelerdeki ilerlemeye ve o mecazî “pasta”nın üretimine sunduğu katkıyı görmezden gelir) ve pratik politik strateji ile taktiği ilgili hedefe ulaşma meselesine bağlar.
6) Uluslararası ilişkilerle alakalı yaklaşımı dâhilinde sol Avrupamerkezcilik, emperyalistlerarası çelişkileri zalim milletler-mazlum milletler arasındaki temel çelişkinin üzerine koyar ve büyük güçler arasındaki ilişkileri dünya siyasetindeki ana olay olarak değerlendirir.
7) Sol Avrupamerkezcilik, aşırı sömürünün niteliğini ve eşitsiz uluslararası işbölümünü emperyalizmin temeli olarak görmez ve krizin dayandığı dinamikle dünya ekonomisindeki yeniden yapılanma sürecini emperyalist ülkelerle Üçüncü Dünya arasındaki ilişkilere hiç değinmeden izah etmeye çalışır.
8) Sol Avrupamerkezcilik, kapitalist üretim tarzına ait ana çelişkilerin zalim milletlerle mazlum milletler arasındaki çelişkilerde ne ölçüde mündemiç olduğunu göremez, bu nedenle sömürge ülkelerdeki milliyetçiliği gerici, can sıkıcı ve “boğucu” bir etmen olarak kabul eder. Ona göre, milliyetçilik en fazla lütufkâr bir tutumla ele alınacak bir önyargıdır ve bu şekilde muamele görmelidir.
9) Sol Avrupamerkezcilik, genelde ulusal kurtuluş hareketlerini sanayileşmiş ülkelerdeki proleter hareketin çıkarlarına tabi birer unsur olarak görür ve onların ne yapmaları gerektiğini söyleyip durur.
Robert Biel
Devamını oku ...

Din ve Devrim

1999’da İlerici Ulusal Vaftiz Kongresi, gençliğimizi hapishanelerden ve ölümden kurtarmak adına bir ulusal strateji ilân etti ve bu amaçla eyaletlerdeki hükümetlerin hapishane inşaatı siyasetine karşı çıktı [bu haber, 22.09.1999 tarihli San Francisco Bay View’de şu cümleyle veriliyordu: “Vaftiz Kongresi, siyah gençlerin hapse atılmasına ve öldürülmesine artık bir son verilmesini istedi.”] Sahip olduğumuz dinî inançlara hiç bakmaksızın bizim, bu hedefleri yüksek sesle haykırmamız ve bu türden girişimlere destek vermemiz gerekiyor. Bu ülkede herkes, şu gerçeğin gayet net farkında: ABD hükümeti ile Yeni Afrikalıların ilişkisi, her daim sömürü temelli olagelmiştir. Hapishaneler üzerine kurulu endüstriyel kompleks, siyah gençlerden aşırı kâr elde etme girişimi dâhilinde atılmış son adımdır, zira bu gençler ırkçı, boğazına kadar suça batmış adalet sisteminin sürekli karşısına çıkartılıyorlar. Bugün İlerici Ulusal Vaftiz Kongresi, 2,5 milyon üyesi ve iki bin kilisesi ile bu meselede gayet ilerici bir politik konum almış. Dolayısıyla tüm dinî cemaatlerin de eyaletlerdeki hükümetlere ve özel bir iş sahasına dönüşmüş hapishane inşaatı meselesine sert bir dille, politik düzlemde karşı çıkması gerekiyor.
Ne var ki tüm dinî cemaatlerin hapishane inşaatına karşı çıkabilmelerini sağlamak için temelde ABD hükümeti ile Yeni Afrikalıların arasındaki ilişkinin bir sömürü ilişkisi olduğunun idrak edilmesi gerekiyor. Bu gerçek idrak edildiği vakit, vaizler ve papazlar cemaatlerinin karşısına çıkacak ve kurtuluş teolojisini vaaz etmeye başlayacaklar. Kurtuluş teolojisinin vaaz edilmesi noktasında Yeni Afrikalıların manevi gelişiminin muhtelif inanç sistemleri/dinler eliyle desteklendiğini görmek gerekli. Yeni Afrikalı Cemaati, Hristiyanlardan, Müslümanlardan, Yahudilerden, Budistlerden, animistlerden ve ateistlerden oluşuyor. Bunların hepsi de sadece inanç sistemleri değil, ırkları ve sınıfsal aidiyetleri yüzünden de zulüm görüyor. Bu bireylerin büyük bir kısmı politik bilince sahip, gençlerimizin ve insanlarımızın sömürülmesine son verme amacı doğrultusunda çalışmaya, taş üstüne taş koymaya ve örgütlenmeye hazır ve istekli. Kişisel manevi inanç sistemine bakılmaksızın bu kişilerin birleşik bir mücadele cephesi dâhilinde örgütlenmeleri gerekiyor. Belirlediğimiz siyaset gereği, üyelerinin sömürü ve zulme son verecek mücadeleye katılmalarına izin vermeyen her türden din veya inanç sistemi çöpe atılmalı. Dolayısıyla burada belirtmek gerekir ki kurtuluş teolojisi, esasen mazlum halkları ırkçılık ve kapitalist sömürüden kurtarılmasına dönük faaliyetleri destekleyen bir teolojidir.
Genelde anlaşıldığı biçimiyle, devrim, insanın belirli bir toplumsal-politik bilinç seviyesinden daha üst bir bilinç ve eylem düzeyine geçmesini sağlayan sosyo-ekonomik ve politik evrim sürecidir. Devrim ve evrim süreci, zalimlerin hâkim kültürüne, yani kültürel emperyalizme karşı çıkan, devrimci bir kültürün oluşmasını sağlayan ahlâkî öğeleri meydana getirir. Bu nedenle, mücadelenin gelişimi dâhilinde yeni bir değerler sistemi ve ahlâk ortaya çıkar, böylelikle yeni insan, devrimci insan oluşur. Hacı Malik Şabazz’ın ifadesiyle:
İçinde yaşadığımız zamanda, ezilen, zalime yüzünü dönüp ondan bir mantık ve akıl ya da belirli bir sistem vermesini talep etmemektedir. Zira ezene mantıklı gelen, ezilene mantıklı gelmez, ezen için makul olan, ezilen için makul değildir. Bu ülkede siyahlar (Yeni Afrikalılar) bizi sömürenlere makul gelenin bize makul gelmediğini anlamaya başladılar. Dolayısıyla, “Zenci Devrimi” adı verilen bu mücadelede bazı sonuçlara ulaşmak istiyorsak, dipte olan bizlerin oluşturduğu yeni bir akıl ve mantık sistemine sahip olmamız gerektiği artık kabul görüyor.
Bu (d)evrim süreci sayesinde kendi mantığımızı ve aklımızı geliştiriyoruz, devrimci kültürümüzü oluşturuyoruz, ayrıca kendi mücadelelerimizi ve hareketlerimizi tümüyle kucaklayan kendimize ait bir kurtuluş teolojisini ve inanç sistemlerini inşa ediyoruz. Bunun yanında, bizdeki maneviyat, sömürüye ve ırkçılığa karşı verdiğimiz mücadelenin maddî gerçekliği dâhilinde ifade ediyor kendisini. Kendi varoluşumuzun maddî dünyasında kendisini ortaya koymayan, ifade etmeyen hiçbir inanç sistemi veya maneviyat, mücadelemizin sürmesi için gerekli her türlü temelden yoksundur.
Bu anlayışla kuşanmış olan bizler, kurtuluş teolojisinin amacının düşünce ve eyleme dönük taze bir teolojik yaklaşım üretmesi veya doğrudan mücadeleye iştirak etmesi gerektiğini söylüyoruz. Zira bugüne dek kurtuluş teolojisinin fıtratı, zamanla zulümden kurtulmak isteyen, yaşadıkları zulme Tanrı’nın veya ilahın müdahale etmesini isteyip ona yakaran insanların çabaları sonucu değişmiştir. Bu nedenle Hz. Musa, İbranileri Mısır hâkimiyetinden kurtardığında kurtuluş teolojisine başvurmuştur. Aynı şey Hz. Muhammed (sav) için de söylenebilir. O da Mekke’yi Arap aşiretlerin putlarından kurtarmıştır. Dolayısıyla teoloji, potansiyel bir kurtarıcı güç olarak tekrar keşfedilebilir ve başka bir safhaya taşınabilir. Bilhassa Hz. İsa’nın zalim Roma’nın O’nun yaşadığı topraklara hükmettiği koşullarda tefecileri, fahişeleri, hilekâr hahamları ve paragöz toprak sahiplerini azarladığı dikkate alınacak olursa, bu tespitin ne denli önemli olduğu daha iyi anlaşılır.
Bu nedenle ilgili bağlam dâhilinde ibadet, temelde kurtuluşa ihtiyaç duyulduğu tespitiyle icra edilmelidir. Allah’ın nurunun hüküm sürmesine izin verecek, hayat kalitesinin oluşmasına mani olan, ruhanî gelişme ve inkişafı engelleyen koşullardan kurtulmak gerekmektedir. Böylelikle Allah kurtarıcı hâline gelir, nuru ortaya çıkar, din kurtarıcı olan Allah’ın nurunun açığa çıkmasını sağlayacak araçlar ve yöntemi geliştirir. O nurun kendisini ifşa ettiği yolu kimse açmaz. Bilâkis kurtulmak için mücadele eden insanlar Allah’a yakarmalı, bu yakarış, yaptıkları ibadetin biçimi ve maruz kaldıkları sömürü ve zulüm koşulları ile uyumlu ve bağlantılı olmalıdır.
Bu teolojik pratik, sömürü ve zulme son verecek gerçek hareketi oluşturmak için gerekli sosyo-ekonomik ve politik öğeleri meydana getirecek bir faaliyet hâlini almalıdır. Fakat belirtmek gerekir ki söz konusu teolojik pratik, zulmün ortaya çıkmasına sebep olan maddi, tarihsel-diyalektik zemine karşı hassas olabilmelidir. Allah’ın kelâmını işitmek, vahyi devrime dönüştürmelidir: bu anlamda kurtuluş teolojisi, devrimin manevi vahyidir.
Paulo Freire’nin Eğitim Siyaseti isimli çalışmasında izah ettiği biçimiyle, kurtuluş teolojisi “takipçilerinden sosyo-politik bilimi bilmelerini talep eder, bilim tarafsız olamayacağından, insanlar belirli bir ideolojik tercihte bulunurlar.” Freire, devamında kilisenin gelecekten bahsetmesini ve onun kurtuluşun Tanrı’sı veya kurtuluşun ruhunu bir bedene kavuşturmak adına Mısır’dan çıkış hikâyesini bugüne tatbik etmesini ister. Sosyo-politik bilim bağlamında yapılacak ideolojik tercih, teolojik pratiği görev üstlenmeye iter, uygulamacılarının manevi inançlarının ve eğilimlerinin maddî düzlemde en iyi nasıl açığa vurabileceklerini düşünmelerini sağlar. Kuran-ı Kerim’de ifade edildiği biçimiyle, “zulüm ve kargaşa, kıyımdan beterdir. […] Karşınıza çıktığı yerde zulümle mücadele edin.” Yeni Afrikalı teolog James H. Cone’un dile getirdiği biçimiyle,
Adil bir toplum, özgürlük mücadelelerinde Tanrı ile yüzleştiklerinde yoksullar nezdinde açığa çıkan umutları temel almalıdır. Bu nedenle yoksulun düşünceye dayalı, politik mücadeleler üzerinden tarif edilen, dinî hayatları dâhilinde yüceltilen vizyonları ciddiye alınmak zorundadır. […] Bence adil bir toplumsal düzen, tek değil birçok farklı dinî vizyona hesap verebilmelidir. Eğer tüm insanları kucaklayan bir toplum inşa edeceksek o vakit bizim bugün tek bir dinî inancı mutlak olarak görmememiz gerekmektedir. […] Her türden adil toplumsal düzen inşası, Tanrı’nın birçok farklı yoldan bilindiğini ve tecrübe edildiğini dikkate almak zorundadır. Tanrısal gerçekliği kusursuz bir şekilde kavrayabildiğimizden, bizim sınırlı vizyonumuzu mutlak kabul etmememiz gerekir. Bugün böylesi bir görüş kesinlikle reddedilmelidir.
Dolayısıyla her türden teolojik pratik, (1) zulmün ezdiği, cemaatlere ait öz kimlikleri dönüştürmeli, o cemaatlerin varlığını kabul etmelidir; (2) belirli cemaatler arasında kurulacak dayanışma için gerekli vizyonu temin etmelidir; (3) ve insanların kendileriyle ilgili değerlendirmelerini zenginleştirmeli, dayanışmayı güçlendirmeli, onlara güç ve yetki vermeli, tüm bu dayanışma pratiği, siyaset ve sosyo-ekonomik ilişkiler temelinde yürütülecek birleşik eylemler için gerekli hedefleri belirleyebilmelidir.
İlerici Ulusal Vaftiz Kongresi’ni alkışlamalı, gençlerimizin sömürülmesine son verilmesine dönük çağrısını desteklemeliyiz ama aynı zamanda bu mücadelenin başvuracağı yöntem ve yürüyeceği yol üzerine kafa patlatmaya devam etmeliyiz. Hacı Malik Şabazz, o ünlü Oy Sandığı mı Yoksa Mermi Sandığı mı? başlıklı konuşmasında şu tavsiyeyi dile getiriyor: “Yurttaşlık hakları mücadelesini daha üst bir seviyeye, insan hakları seviyesine taşımalıyız. İster farkında olun isterse olmayın, yurttaşlık hakları mücadelesi dâhilinde, Sam Amca’nın yasaları eliniz kolunuzu bağlar. Yurttaşlık hakları mücadelesi verdiğiniz sürece, dış dünyadan kimse sizin adınıza tek laf etmez.” Bu nedenle asıl talep edilmesi gereken, insan haklarıdır ve o, İlerici Ulusal Vaftiz Kongresi’nin yürütmesi gereken kurtuluş teolojisinin temelini teşkil eder. Bu pratiğin başka dinî cemaatler tarafından da ortaya konulması gerekmektedir. Eğer Kongre, ABD’deki tüm politik tutsaklara af ve hapishane inşaatlarının durdurulması talebi doğrultusunda, bütün dinî cemaatleri içeren bir birleşik cephe kurulması çağrısında bulunursa, o iki bin kilisesiyle Kongre, tüm Yeni Afrikalılara büyük bir hizmette bulunmuş olur.
Celil Abdul Müntekim
[Asıl adı Anthony Bottom olan Müntekim, 1951’de doğdu. Martin Luther King’in öldürülmesi sonrası Kara Panter Partisi’ne üye oldu. 1974’te iki polisi öldürme suçuyla, yirmi beş yıl hapse çarptırıldı. Kaynak: Jalil, A. Muntaqim, We Are Our Own Liberators, Arissa Media Group, İkinci Baskı, 2010, s. 259-263]
Devamını oku ...

Yunanistan’ın İsrail’le Kurduğu Tehlikeli İttifak

Kısa bir süre de olsa Aleksis Çipras ve Syriza herkese umut aşıladı ve Yunanistan’ın Avrupa’da uzun zamandır etkisiz olan solu diriltebileceği beklentisinin oluşmasına neden oldu.
Tasarruf tedbirlerinin yol açtığı acının içinden yeni bir Yunanistan doğuyordu. O tedbirleri dayatan Avrupa Birliği ve onun aşırı güçlü ekonomik kurumları idi. Troyka çok acımasızdı. Zira o baskılar üzerinden Yunan ekonomisi çöktü, milyonlarca insan yoksullaştı, işsizliğin ve ümitsizliğin çilesini çekti.
Syriza’nın [Radikal Sol Koalisyonu’nun] Ocak 2015’te iktidara gelişi, AB’nin halk arasında yarattığı hoşnutsuzluğun doğrudan bir sonucuydu. O dönemde sıradan halk, bir tür dayanışma ilişkisi içerisine girdi ve bu ilişkiye siyasetçiler, bankacılar ve güçlü bürokratik kurumlar diz çöktüremediler.
Ama ortaya çıkan sonuç, herkesi hayal kırıklığına uğrattı. Çipras, politik söylemini değiştirdi ve zamanla ülkesine boyun eğdiren neoliberal politikalarla uyumlu olan, yeni bir söylemi benimsedi.
Syriza, sadece politik ve ideolojik değil, fizikî açıdan da ruhunu sattı.
2010-15 arası dönemde Avrupa bankalarından alınan (yaklaşık 262 milyar dolar tutarındaki) kredilerin karşılığında ülke dilim dilim satıldı. Yunanistan’daki havalimanlarını bugün Alman şirketleri yönetiyor. Telekomünikasyon şirketi özelleştirildi ve en büyük payını Deutsche Telekom aldı.
Yunan politik ekonomisti C. J. Polychroniou’nun dediğine göre, “Yunanistan’daki özelleştirme idaresinin kapısında bir tek şu tabela eksik: ‘Satılık Ülke’ […]”
Ekonomik düzlemde yaşanan teslimiyetin politik bağımlılık için ilk adım olarak iş görmesinde şaşılacak bir şey yok. Syriza, sadece tasarruf tedbirleri ve kurtarma paketlerine karşı kendisine oy veren halkın arzularına ihanet etmekle kalmadı, ayrıca ülkenin komşularıyla geliştirdiği dostane ilişkilere dayalı o köklü mirasa da ihanet etti.
Yunan siyasetinin dümenini eline aldığı günden beri Çipras, ülkeyi İsrail kampına soktu, onun gerçekleştirdiği askerî tatbikatlara katılmak, Akdeniz’de bulunacak yeni gaz kaynaklarından istifade etmek amacıyla akıldışı kimi bölgesel ittifaklara girdi.
İsrail, Yunanistan’ın ekonomi düzleminde çektiği sıkıntılar konusunda belirli bir politik gündem geliştirme fırsatı bulurken, Yunan hükümeti de bölgede dışlanmış bir güç olarak görülen, öte yandan askerî işgal ve o korkunç insan hakları karnesi yüzünden uluslararası düzlemde ağır eleştirilere maruz kalan bir ülkeyle ilişki kurmanın muhtemel sonuçlarını değerlendirmeden, belirli bir role soyunuyor.
İsrail, Atina’yı kendi kampına çekmek için 2010’da hamle yapmıştı zaten. Bu hamle, özünde Türkiye-İsrail arasında yaşanan, “Mavi Marmara” saldırısı sonrası başlayan atışmadan kısa bir süre sonra gerçekleşmişti. İsrailli komandolar, o gün Gazze’ye giden Türk gemisine saldırmış, dokuz Türkü öldürüp birçoğunu yaralamıştı.
O günden sonra Türkiye ve İsrail, diplomatik düzeyde anlaşma yoluna girmişse de Tel Aviv, Balkan ülkeleri arasında alternatif ittifaklar kurma yoluna gitti ve bu noktada söz konusu ülkelerin bir kısmı ile Türkiye arasında geçmişten gelen çelişkileri istismar etti.
Bu süreçte çift taraflı anlaşmalar imzalandı, üst düzey diplomatik ziyaretler gerçekleştirildi, uluslararası cihadın cesaretini kırmak ve terörizmle mücadele adına askerî tatbikatlar yapıldı.
Yunanistan ve Kıbrıs, Türkiye karşısında politik açıdan dengeleyici birer güç olarak görüldüğü günden itibaren İsrail’in yoğun ilgisini çekmeye başladı, bu ilginin diğer bir sebebi de iki ülkenin sahip olduğu ekonomik potansiyeldi.
“Mavi Marmara” saldırısından bir ay sonra o dönem başbakan olan George Papandrous İsrail’i ziyaret etti, ardından Netanyahu da Yunanistan’a gitti. Bu düzeyde ilk kez gerçekleşen ziyaret, esasen giderek derinleşen bir aşk ilişkisinin başlangıcını teşkil etmişti.
Kurulan ilişkilerin giderek güçlenmesinin arkasındaki ana motivasyon, Lübnan dâhil bir dizi ülkenin karasuları içerisinde bulunan Leviathan ve Tamar gaz sahaları. Eğer İsrail, Lübnan sahili açıklarında bulunan bir enerji kaynağından doğal gaz çıkartma planlarını uygulamayı sürdürecek olursa, yeni bir bölgesel savaş ihtimalini de artıracak.
Çipras, büyük bir halk kitlesine yaslanan güçlü bir politik hareket sayesinde iktidara geldiğinde, birçokları gibi Filistinliler de onun farklı biri olacağını ummuşlardı.
Bu, basit bir hüsnüzan da değil aslında. Zira Syriza, İsrail’i açıktan eleştiren, Patrick Strickland’in yazdığı gibi, “iktidara geldiğinde İsrail’le kurulmuş olan askerî ilişkileri keseceğine dair söz veren” bir partiydi. Oysa parti, iktidara geldikten sonra “aradaki ilişkiler daha da güçlendi.”
Hatta iktidara geldikten kısa bir sonra radikal sol hükümet, İsrail’le büyük bir askerî anlaşma, kuvvetler statüsü anlaşması imzaladı ve bu imzanın ardından bir dizi askerî tatbikat yapıldı.
Aradaki ilişkiler bir de yeni ittifakı yere göğe sığdıramayan, İsrail’de devreye sokulan propaganda kampanyası ile daha da perçinlendi, hatta süreç içerisinde İsrail ve Filistin ile ilgili olarak Yunan medyasında kullanılan dil de büyük ölçüde değişti.
İsrail-Yunanistan ilişkileri konusunda en heyecanlı isimlerden biri George N. Tzogopoulo. Sağcı İsrail gazetesi Jerusalem Post gibi gazetelere makaleler kaleme alan Tzogopoulo, “eski kuşak Yunanların geçmişte Filistinlilerden yana saf tuttuğunu, genç neslin muhtemelen İsrail yanlısı olacağını” söylüyor.
“Yunanları İsrail’i seven kişilere dönüştürecek bu süreç elbette ki zaman alacak, çünkü zaten mesele, okullarda verilen eğitimle doğrudan bağlantılı. Fakat Yunan gazetecilerin İsrail yanlısı haberler yapmaya başlamasının iyiye işaret olarak görülmesi lazım.”
Tzogopoulo’nun Algemeiner’e yazdığı makalede bahsini ettiği haber dilindeki değişikliği, İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’in Çipras ve diğer Yunan yetkililerle yaptığı görüşmelere dair haberlerde de görmek mümkün.
Toplantılarda Rivlin, Filistinlilerin inatçılığından ve “barış süreci”ne dönülmesine karşı çıkmalarından şikâyet etti ve bu durumun “ciddi bir krize” yol açtığını söyledi.
Radikal solcu lider ise bu söylenenlerdeki yanlışlara hiç itiraz etmedi.
Yunanistan tabii ki hep böyle değildi. Aramızdan ayrılmış bulunan Yunan lider Andreas Papandreou’nun, Amerika ve İsrail’in tehditlerine rağmen, 1981’de FKÖ’ye diplomatik statü verdiğini kim unutabilir ki?
Tzogopoulo gibiler, işte bu neslin sonsuza dek yok olmasını ve yerini Çipras gibi ahlakî açıdan esnek liderlere bırakmasını istiyorlar.
Gelgelelim çatışmalarla yüklü bir bölgede İsrail’in başını çektiği bir ekonomik ve askerî işbirliğine dâhil olmak, büyük bir sorumsuzlukla atılmış bir adım. Bu hamle, politik açıdan deneyimsiz ve fırsatçı bir siyasetçi için bile fazla.
Yunanistan’da faal olan Sosyalist İşçilerin Devrim Partisi liderinin de dile getirdiği biçimiyle, “Yunanistan’ın bölgede emperyalizmin güçlü kolu olması tümüyle aptallık, zira bu, Yunan halkı için feci sonuçlara yol açacak.”
Görünen o ki Çipras uzağı görme becerisinden yoksun.
Remzi Barud
Devamını oku ...

Bir Gereklilik Olarak Komünizm

Kuzey Amerika ve Avrupa’da sol, bugün belirli bir eşiğe gelip dayandı. O eşik, esasen doksanların sonunda hareketçiliğin sınırlarına ulaştığı yer. Doğu Bloku’nun çöküşü, Çin’in devlet kapitalizmi mertebesine gerileyişi, Küba gibi başka bir güce bağımlı, artık sahipsiz olan küçük sosyalist ülkelerin yozlaşması sonrası küresel kapitalizmin imtiyazlarla yüklü merkezlerinde sol, bir kaos dönemine girdi. Kapitalizmin tarihin sonu olduğunu kabul etmek istemeyen, aynı zamanda komünizmin de başarısız bir proje olduğuna inanan solcu örgütler, bu kafa karışıklığıyla, geçmişten uzaklaşarak ya da o geçmişi un ufak ederek başa çıkma yoluna gittiler. Eğer reel sosyalizmin tarihi büyük bir başarısızlık olduğunu kanıtlamışsa, o vakit doksanlarda aktivistler, ancak yeni bir devrim yapma yolu keşfetmeyi umabilirlerdi.
O günlerde zaten kırılgan olan örgütler, rastlantısallığa ve kaosa sarıldılar. Burada asıl olarak örgütsüzlüğün bir yöntem olarak devrime bir biçimde sebep olabileceğini umdular. O dönemde cümlemizin hayali, yeni bir şey inşa etmekti. Komünizmin o büyük başarısızlığından önce geçmişin örgütlenme yöntemlerini hiç eleştirmeden taklit ettiğimizi ama o yöntemlerin zaten etkisiz olduklarını idrak edemedik. İspanya Devrimi’ndeki anarşistlerin elini kolunu bağlayan sınırlar üzerine hiç düşünmeden, anarşizme çevirdik yüzümüzü. Ütopyacı fikriyatı aşacak tek bir şey bile inşa edememiş olan, iç tutarlılıktan yoksun sosyalizm akımını anlamadan, örgütsüzlüğe sarıldık. Paris’teki komünarların yüzleştikleri sınırları unuttuk, dolayısıyla devlet meselesi üzerinden fikir geliştirmeyi reddettik. Komünizmin yaşadığı başarısızlığın asli manasını anlayamayan bizler, sonuçta geçmişi tekrar ettik ama bir yandan da yeni bir şey inşa ettiğimizi düşündük.
Sonra 1999’da Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü karşıtı gösteriler yaşandı. Onu 2001’de Quebec’te Amerika Serbest Ticaret Bölgeleri Zirvesi karşıtı eylemlilik süreci takip etti. Cenova’da 2001’de yaşanan G8 protestoları dâhil tüm bu olaylar, küreselleşme karşıtı hareketin zirvelerini ifade ediyorlardı. Dünyanın ilk öfke direnişlerine tanıklık eden diğer patlama anları ile birlikte bu mücadeleler çok sayıda, birbiriyle bağlantısız hareketlerin kapitalizmi yıkabileceğine ve bu hareketlerin parçalı çabalarının kesişip kritik bir kopuşa yol açabileceğine dair bir inancın oluşmasını sağladılar. Nihayetinde söz konusu pratik ortaya konuldu ama o pratik, örgütsel yapısı güçlü, askerîleşmiş devletlerin, kapitalizmin iktidarına meydan okuyan o kaotik aktivistler aksine, mevcut huzursuzluğu dindirme becerisine sahip oldukları bir ortamda icra edildi. İlgili pratiğin diğer adı, hareketçilikti. Hareketçilik, her türden Leninist “saçmalıktan” kurtulmuş, kimlik veya çıkar konusunda kimi vakit ayrışma yaşamış belirli toplumsal hareketlerin kapitalizme son verebileceği varsayımına dayanıyordu.
2010’da Toronto’da yapılan G20 Zirvesi esnasında söz konusu antikapitalist metodoloji, zaten bir karikatüre dönüşmüştü bile. Bu meydan okuma pratikleri, ya trajediyle ya da komediyle sonuçlandı. Ağız ucuyla bile olsa hiçbir şeyin elde edilmediği, kabul gören bir görüştü. Gözaltına alınan militanlar, sadece protesto hakkını talep ettikleri için suçlu bulunuyorlardı. Küreselleşme karşıtı hareketin ulaştığı tüm o yüksek noktalar, özellikle 1999 ve 2001 momentinde yapılan eylemler, yorgun ve sıradan bir üslupla tekrarlandılar. Devlet hiç zarar görmedi, devlete direnen aktivistler cezalandırıldı. Bu komedi öncesi, 2010 gösterilerini düzenleyen koordinasyon komitesi, tuhaf bir biçimde, o çok sayıda eposta listesi üzerinden kazandıklarını iddia etti, oysa komite, ne “biz” derken neyi kastettiğini biliyordu ne de “kazanma” iddiasının nereye çıktığının farkındaydı. Asıl mesele, G20’ye karşı zafer elde edebilmek için bir hafta gösteri yapmaktan daha fazlasının gerekli olduğunun unutulmasıydı. Oysa tek derdimiz, gösteri tertipleyip liberal toplantı ve gösteri yapma hakkını başarıyla korumak olamazdı. Böylesi bir başarının zafer olarak görülmesi kesinlikle mümkün değildi. Her şeyin ötesinde, asıl tuhaf olan, zaferden başka bir şey söylemeyen dilden sorumlu kişilerin dünya emperyalizminin aynı hafta içerisinde mağlup edilebileceğine gerçekten inanmış olmalarıydı. Oysa bu insanlar, zaten kendi beklentilerini kendileri suya düşürmüşlerdi bile, zira onlar, kazandıklarını söylerken, esasen yenilgiyi kabullenmişliğin ürünü olan düşük bir dizi beklentinin esiri olmuşlardı zaten.
2010’un bir karikatür olduğunu görmeyen, bu örgütlenme tarzı ve stratejisinin yürünecek yegâne yol olduğunu söyleyip duran bu insanlar, altmışların hippileri gibiydiler: aradan geçen zamana hiç aldırış etmeden, doksanların sonu ve iki binlerin başında yaşanan “zafer günleri”ne odaklandılar ve zaman-mekânın sınırları ötesine bakamamalarına neden olacak bir tür miyopluğun ceremesini çektiler. Aynı kişiler, günümüzde faal olan devrimci hareketleri incelemeye karşı çıktıkları gibi, eski devrimleri de incelemeye tabi tutmadılar, ayrıca hareketçi pratiğe meftun olmadan, emperyalizme karşı savunma savaşı veren hareketlere hiç bakmadılar. Onlar, esasen reformizme razı gelme niyetindeler ve devrimciymiş gibi yapıyorlar. Toplantı ve gösteri yapma hakkını başarıyla savunma ve şikâyetlerin duyulmasını sağlama becerisini hareketin elde edebileceği yegâne zafer olarak görüyorlar.
İçine düştüğümüz açmazı anlamak için biz, yeni örgütlenme teorilerini, geçmişin hatalarına hiç benzemeyen bir şeyleri benimsedik ve ümitsizce başka bir dünyayı mümkün kılacak kutsal kâseyi bulduğumuzu umduk. Bazı teorisyenlerin insanın başını döndüren o jargonlarını heyecan verici bulup teori alanına bodoslama daldık. Artık rizomlar, çiçeklenmeler, yersiz yurtsuzlaşma, çokluk gibi başarısızlıktan başka bir şeyi ifade etmeyen o modası geçmiş jargonu hiçbir şekilde andırmayan kelimeler dökülüyordu dilimizden.
Oysa yaşadığımız başarısızlıklar, dünya tarihsel olgular değildi. Biz, bu türden alternatif ayaklanma pratiklerini benimsemeye itecek ölçüde disipline edici büyük başarısızlık momentlerine gelip dayanmadan çok önce çuvallamıştık. Bırakalım Rusya ve Çin’deki başarısızlıkları, Paris Komünü’nün yaşadığı başarısızlığı bile tekrarlayamadık. Protesto etmekten başka bir şey gelmedi elimizden, bazen de uzun erimli planlar hazırlamadan militan ajitasyon faaliyeti içine girdik ve aktivizmimizin devrimle eşanlamlı olduğu zehabına kapıldık.
Bu esnada daha bizim toplumsal hareketçiliğin kafa karışıklığı ile malul yoluna girmemizden çok önce “öldü” dediğimiz teoriyi kuşanmış olan birileri, temsil ettiğimizi sandığımız bölgelerde halk savaşları veriliyorlardı. Kendi pratiğimizin sınırlarının ötesini göremeyen bizler, çoğunlukla bu hareketleri kabule hiç yanaşmadık, sadece kendi pratiğimize benzeyen direniş momentlerini cımbızla seçip öne çıkarttık. Aydınlık Yol yerine Zapatistalarla ilgili olarak geliştirilmiş özel bir anlatıyı benimsedik; Nepal yerine Venezuela’ya odaklandık; Naksalcılar yerine Arap Baharı’nı methedip durduk. Kendimize ait, yeni olduğunu iddia ettiğimiz dünyayı görme tarzımıza benzemeyen her şeyi göz ardı etme imtiyazına kavuşmuş olan bizler, bize başka şeyler öğretebilecek her şeyi elimizin tersiyle bir kenara ittik.
Ama artık içimizden bazıları, bu sıradan ve yavan başarısızlığın başka bir dünyanın ancak küreselleşme karşıtı hareketinin reklâmını yapıp durduğu yöntemleri terk ederek mümkün olabileceğini öğrettiğini gördüler ve bir zamanlar sağduyunun ta kendisi olarak görülen anarşizmi ve hareketçiliği sorgulamaya başladılar. Bugün insanlar, o hareketçilik denilen rüyadan uyanıyorlar. Onun üzerimize serdiği örtüde açılan yırtık yerlerinden dışarıya bakmaya başladık artık. Karşımızda devrimci bir gereklilik duruyor farkedilmeyi bekleyen: hareketçiliğin çocuksu yöntemlerini aşan bir tarzda örgütlenme gerekliliği, asıl yüzleşmemiz gereken gerçek işte bu.
Bir de bu süreçte komünizm kelimesi yeniden dirildi. Kapitalist merkezlerde terk ettiğimiz o devrimci mirasa yeniden sarılma çabasının bir parçası olarak söz konusu kelime tekrar can buldu. Fakat bu diriliş tamama ermedi. İsimle kavram arasında belirgin bir açı var. Dünyada hâlâ varlığını sürdüren komünist devrimci mücadelelerin bulunduğu gerçeğini kimse görmüyor. Başarısızlık ile başarı arasındaki diyalektik ilişki kavranamıyor.
İlkin isimle kavram arasındaki açıyı ele alalım. Birinci dünya aydınları ve aktivistleri, bugünlerde “komünizm” ismini tekrar kullanabilmek için bir çalışma yürütüyorlar. Ama bu ismin bir zamanlar ürettiği kavramları tekrar kullanabilmek için tek bir adım bile atılmıyor. Söz konusu açı, hareketçiliğin küreselleşme karşıtlığı denilen türevinden pek memnun olmayanlar nezdinde bir miktar kafa karışıklığına yol açıyor ama bu insanlar, söz konusu bataklıktan nasıl kurtulacaklarını daha henüz bilemiyorlar. Bu açı, kısmen komünizm anlayışımızın birinci dünyanın tarihsel deneyimi ve toplumsal mücadele birikiminden nasıl süzüldüğü ile ilgili. Daha da önemlisi, söz konusu açı, teori ile pratik arasındaki açıyla örtüşüyor.
İkinci meseleyse, günümüze ait komünist devrimleri kabule yanaşılmaması. Bu mesele, muhtemelen ilk meselenin bir sonucu. Bugün elimizde, emperyalist merkezler dışında patlak vermiş ve hâlen daha patlak vermeyi sürdüren halk savaşlarının ortaya koyduğu deneyim konusunda sol akademyanın ilgisizliği sonucu oluşmuş, somut bir analiz boşluğu var. Muhtelif muhafazakâr veya liberal anlatılar uyarınca söz konusu devrimci hareketleri eleştirmesek, onları “terörist”, “maceracı”, “katil”, “nihilist” vs. diye etiketlemesek bile sadece onlar yokmuş gibi yapmayı matah bir yol belliyoruz.
Üçüncü meseleyse şu: başarı ve başarısızlık arasındaki diyalektik ilişkinin kavranamaması. Daha önce ifade edildiği biçimiyle, komünizmi büyük bir başarısızlık olarak takdim etme noktasında sağduyu denilen o ideoloji başarılı oldu. Geçmişin komünist hareketlerinin nihayetinde başarısız olduğu gerçeğinden kurtulamasak da bu, onların aynı zamanda dünyayı sarsmayı bilmiş başarılar olmadığı anlamına gelmez. Eğer biz, başarısızlık üzerine kurulu o anlatı üzerinden kendimize bir yol açabilirsek, bu başarısızlıkları aşacak başarılar aracılığıyla, zor da olsa edinilmiş devrimci gerçekleri anlayabileceğiz. Komünizmin gerekli olduğu gerçeği, işte tam da burada kendisini ele verecek.
Onlarca yıldır komünist ideoloji olmaksızın mücadele etmiş olan bizler, redde tabi tuttuğumuz bir ismin anlamını idrak etmeye başlıyoruz sadece ve hâlâ onun geride bıraktığı mirası tekrar anımsaya çalışıyoruz.
J. Moufawad-Paul
Devamını oku ...

Engels Irkçı mıydı?


Marx ve Engels’in aldığı konumlara eleştiri yöneltilebilmesi, diyalektik materyalizmin dinamizmini ortaya koyan bir meziyettir. Bu türden bir analiz üzerinden bizim, bir yandan Marksizmin mirasındaki doğru özü ortaya çıkartmamız, bir yandan da kimi bölgelerde komünist hareketin yozlaşmasına kimi yerlerde de direnişle yüzleşmesine sebep olan, bağlama dair sınırları belirmemiz mümkündür. Böylesi bir eleştiriyi dile getirirken bizim kendimizi Carlos Moore gibilerden ayırdığımızı da dile getirmeliyiz. Carlos Moore, temelde Marx ve Engels’teki Avrupamerkezciliğe ve ırkçılığa matuf zafiyetleri hâkim sistemin anti-komünist ajandasını perçinlemek için kullanıyor.[1] Bu noktada, bir örnek anlamında, Engels’in 1882’de kaleme aldığı iki ayrı mektup bize önemli bilgiler verecektir. İlk pasajı Carlos Moore, Marx ve Engels’e saldırmak için alıntılamakta ama yazar, metni kasten tahrif edip anlamını değiştirmektedir. Aşağıdaki pasajda italik olan kısımlara Moore kendi çalışmasında yer vermemektedir:
İngiliz işçilerin sömürge siyasetle ilgili olarak ne düşündüklerini soruyorsun bana. Aslında en genel manada siyaset konusunda ne düşünüyorlarsa onu düşünüyorlar: burjuvazinin aklında olandan farklı bir şey yok kafalarında. Senin de bildiğin üzere, burada işçi partisi yok, sadece Muhafazakârlar ve Liberal-Radikaller var, işçilerse, gamsız bir biçimde, İngiltere’nin elindeki dünya pazarı ile sömürgelerin kurulmasını sağladığı ziyafet sofrasındaki paylarını alıyorlar. Benim kanaatimce, uygun durumda olan sömürgeler, yani Kanada, Güney Afrika ve Avustralya bağımsız olacak, diğer yandan yerli halkı boyun eğdirilmiş olan ülkelerse bir süre proletarya eliyle yönetilmeli ve mümkün olduğu ölçüde hızlı bir biçimde onlara bağımsızlıkları verilmeli. Devrim yapma ihtimali bulunan tek ülke Hindistan, kendisini özgürleştirme sürecinde olan bir proletaryanın sömürge savaşı vermesi mümkün değil, dolayısıyla bu ülkenin kendi yolunda yürümesine izin verilmeli. Hindistan tabii ki yıkım nedir görmesin ama devrim denilen şey doğalında yıkım getiriyor. Aynı şey Mısır veya Cezayir’de de yaşanabilir ki bu, bizim için çok daha hayırlı olacaktır. Bizim kendi ülkemizde yapacak zaten çok işimiz var. Avrupa yeniden organize olduğunda ve Kuzey Amerika böylesi bir devasa gücü elde ettiğinde yarı medeni ülkeler kendiliğinden onları takip edecek. Bunu zaten ekonomik ihtiyaçlar dayatacak. Fakat sosyalist bir örgüt oluşmazdan önce bu yarı-medeni ülkeler, belirli toplumsal ve politik aşamalardan geçmek zorundalar, bence bugün bu konuda ne söylersek söyleyelim boş. Sadece tek bir şey net: zafer kazanmış bir proletaryanın kendi zaferini başka ülkelere iyilikte bulunarak hükümsüz kılması yüksek bir ihtimaldir. Ki bu noktada her türden savunma savaşı baştan hesap dışı tutulmaktadır.[2]
Marx ve Engels’i tarihsel materyalist eleştiriye tabi tutarken şu hususu belirtmek gerek: biz, italik olan kısımlarda dile getirilen fikirlerin mutlak manada doğru olduğunu iddia etmiyoruz, sadece Engels’in konumunu bilimsel açıdan değerlendirmeye tabi tutuyorsak ve süreç dâhilinde devrimci bir teori geliştiriyorsak, bu görüşlerin önemli olduğunu söylüyoruz. Engels, varolan işçi hareketinin sömürge meselesi konusunda burjuva ideolojisinin çerçevesi dâhilinde düşünüp hareket ettiğini kabul ediyor ki bu, bizce çok önemli ve doğru bir analiz. Söz konusu analizi komünist hareket sonrasında maalesef terk etti. Proletaryanın sömürge meselesi konusunda burjuvaziye kul köle olması, onun en genel manada yaşadığı köleliğin bir koşuludur. Bu nedenle proletaryayı bu yükten kurtaran her türden hareket hayırlıdır. Moore ise metni tahrif etmekte ve Marx ile Engels’in sosyal-sömürgeci olduğu izlenimi uyandırmaktadır ki bu, tümüyle yanlış bir değerlendirmedir.
Aynı zamanda Engels’in aldığı konum da net kimi sınırlara sahiptir. Mevcut durum bizim için en hayırlısı nedir üzerinden değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Buradaki “biz” ise şehirlerde faal olan işçi hareketini ifade etmektedir. Enternasyonalist olduğunu iddia etmesine rağmen Engels, sömürge halkları o bize dâhil etmemektedir. Bunun yerine dünya tarihinin ileride tanık olacağı dönemde, yani sadece Avrupa tarihinin değil, dünyanın geri kalan kısmının tarihinde yaşanacak o dönemde öncü gücün Avrupa olacağı öngörüsünde bulunulmakta ve o gücün akla göre, proletaryanın liderliğinde örgütleneceği iddia edilmektedir. Bu analiz üzerinden sömürge halklarla dayanışma konusunda oldukça sorunlu bir konum alınmaktadır. “Materyalist” olma hâlinin ve soğukkanlı, gerçekten kaçınan bir tür idealizmin himayesinde Engels, bu görüşü yalın bir dille aktarma konusunda hiçbir çekince yaşamamaktadır. 9 Ağustos 1882’de Bernstein’a yazdığı mektuptan alınan aşağıdaki pasaj bunun somut bir delilidir:
Biz Batı Avrupalılar, Mısırlı fellahlar veya tüm Roma halkları gibi kolayca baştan çıkartılamamalıyız. Tüm Roma coğrafyasındaki devrimciler, yaptıkları devrimlerin her zaman başka halkların işine geldiğinden şikâyet etmektedirler. Bunun izahı kolaydır: çünkü o devrimciler, “devrim” kelimesine hemen aldanıyorlar. Oysa bir yerde bir isyan patlak verdiğinde Roma coğrafyasındaki tüm devrimciler, o isyanı zerre eleştirmeden, hemen aşırı bir sevince kapılıyorlar. Bence biz, bugün kendilerince besleyip büyüttükleri o yanılsamaları hiç paylaşmaksızın, pekâlâ mazlum fellahların (yani şu kendisi bizzat tecrübe etmeden yüzlerce yıl boyunca kandırılması gereken köylü halkın) yanında olabiliriz. Dahası şu an çatışan askerlerinden yana olmaksızın, İngilizlerin yaptığı zulümlere karşı çıkabiliriz. Uluslararası siyasete dair tüm meselelerde Fransızların ve İtalyanların o duygu yüklü, taraf tutan gazetelerine asla güvenmemek gerek. Bu noktada biz Almanların görevi, bu alanda da eleştiri üzerinden sahip olduğumuz teorik üstünlüğümüzü korumaktır.[3]
Dolayısıyla buradan da “geleceği olmayan toplumsal ve ekonomik güçlerin ortaya koydukları fiilî direnişe ve mücadeleye destek verilmemeli” sonucuna ulaşılmaktadır.
Robert Biel
Dipnotlar
[1] Carlos Moore (doğum tarihi 1942) siyahî Kübalı mülteci. Kariyerini Küba Devrimi’ni siyahları dışarıda tuttuğu gerekçesiyle saldırmasına borçlu. Dile getirdiği mesele her ne kadar gerçekse de ve ciddiye alınması gereken bir husus olsa da Moore onu ABD emperyalizminin Küba’ya ve en genel manada komünizme yönelik saldırılarından yana düşmek ve o saldırılara destek olmak adına dile getiriyor (şu çalışmasında gördüğümüz şey, bu tür bir yandaşlık ikrarından başka bir şey değil: Were Marx and Engels White Racists? [Şikago: Pozitif Eğitim Kurumu, 1972].
[2] Karl Marx ve Friedrich Engels. Selected Correspondence (Gözden Geçirilmiş İkinci Baskı). Moskova: Progress Publishers, 1965, s. 351, vurgu özgün metne ait. Kautsky’ye yazılmış 12 Eylül 1882 tarihli mektuptan.
Bu metnin bilerek tahrif edilmiş versiyonuna şurada yer verilmiş: Moore Were Marx and Engels White Racists? Şikago: Pozitif Eğitim Kurumu, 1972, s. 38.
[3] Marx ve Engels, On Colonialism, s. 341, vurgu sonradan eklendi.
Devamını oku ...