Yaşamın Çürütülmesi Kötülükle Kesintisizdir

Kötülük, bilinen bütün anlamlarıyla beraber, bu çukurda imal edilmeye devam denilen ve sahip çıkılan bir edim olarak varlığı kesintisiz kılınmaktadır. Yara vermenin, aralıksız kılındığı iş bu cerahat sarmalında, o kör karanlık fasit daire içerisinde başa getirilmek isteneni tanımlayandır hâlihazırda kötülük. Yara verip, eksiltmek, çürütmek hâlâ yolunda yürünen ana faylar olarak güncellenebildikçe, “kötülüğün” edimi de çorap söküğü gibi ardılı sıra gelecektir / getirilendir.
Yaşama kurulan setler, çekilen çitler bu bahsin güncellenebilir kılınması içindir. Kötülük artık cisimleştirildikçe yeniden tanımı yapıldıkça varlığı hiç kesintisiz kılınandır. Bay Erdoğan sazı eline alır. Cisimleştirdiği, tam da yukarıdaki bahistir işte. “-15 Temmuz gecesi vatan için şehit olanlar evetçiydi. Onlar ‘evet’ diyerek şehit oldular. Karşılarında hayırcılar vardı. Onlar F16’lar ile millete bomba yağdıranlar bugünün hayırcılarıdır. Bu söylediklerime belki birileri kızacak ama biz doğruları söylemekle mükellefiz.” Düzayak kılınmış olan sabık bakış, yaftalamaların kesintisizliği, darbecilikle, her şeye rağmen hayatta “varız” demeye karşıtlığı imal etmektedir.
Müştereklerimiz çarçur edilip, gümbürtüde yıkıma yollanırken, bildirilen alelade değil açıktan hesaplı kitaplı bir çürümeyi imlerken, kalkıp ‘hayır’ı darbeci mefhumla ilintilemektir kötülük. Yorumu, sorguyu bu hayatın çürümeye yollanmasını sorgulayabilmek ihtimalini tek elden def etmeyi amaç edinen aklın cüruflu / irin dolu çıkarımlarıdır ol kötülük. Bunca biçimsiz kötülük ile hemhal olarak bir istikamet biçimlendirmek kesintisiz kılınmaktadır. Kerhen değil, sahiden de sahici olan bir yıkım gayreti -evet / hayır- münakaşasından daha ağır yıkımları beraberinde taşımaktadır.
Bay Erdoğan’ın kötücül diliyle, eylemi ve söylemleriyle, ol bahsi tamamlayacak kitleler için bir işaret fişeğidir güncellenen. Var edilmek istenen yeni ülke tanımında, neye yer olup neye yer olmayacağının güncelliğidir tek cümleyle ortada var edilen. Hainden ol teröriste en sonunda varılan darbecilik yaftasına kadar kesintisiz kılınan bizatihi bu eylemdir, en bariz, en kestirmeden kötülük. Bir istencin, bir makam adına her şeyin mubah sayılmasının örnekleri kesintisiz kılınmaktadır. Kötülük bu bahislerin süreğen kılındığı bir tahakkümdür.
-Hiddetten mülhem bir seçim kampanyası gibi kurulmuş o “referandum” sahnesinde olan biten, olmasına çabalanan, değişmez, didaktik tahakküm örnekleriyle; kötülüğün diri tutulmasıdır. Kötülüğün mütemadiyen yinelenebildiği istikamette yapılandırılan her hamle, bu başat, kesintisiz, cühela cüretinin sahasına terk edilmiş olan hayatı imlememektedir. Mevzu artık ne evettir ne hayırdır kesin olarak. Topyekûn bu sınırlardaki “demokrasi” edimi ve tahayyülünün iğfal olunmasıdır. Asgari müştereklerin talanıdır.
Asgari müştereği var eden her edimin “çürütülmesi” gailesidir, faş olan. Kör karanlık fasit daire içerisinde başa getirilmek istenenler ‘karanlık kararlılığı’ ile çıkagelmektedir. Öteye beriye ve sağa sola verilen akıllar, yine yeniden biçimlendirilen ırkçı tahayyüller, birbiri peşi sıra dillendirilen nakarat kabilinden fragman cümlelerle afişe olandır ol kötülük. Birkan Bulut’un Evrensel Gazetesi’nde yayınlanmış olan Sincan haberinden akışa dâhil olandır mesele. 17 yıldır Sincan’da camcılık yapan bir esnafın, memleketin selameti için “evet” diyeceğini bildirdikten sonra söylediklerindedir bahis.
“Eşkıyalar memleketin her tarafını sarmışlar. Maddelere bakmadım ama (AKP) Refah Partisi’nden sonra en çok çalışan parti oldu. Müslümanın gerçekleri görmesi lazım. Vatandaşın sosyal haklarının oluşması, İslam’ın daha da oturması için ‘evet’ diyeceğim. ‘Hayır’ diyenler bilse de bilmese de memleketi uçuruma sürüklüyorlar. Gâvur âşığı olmuşlar. Ancak, artık Türkiye’nin gücünü herkes görecek.” Siyasa sahnesinden bildirilenin açıkta, sokaktaki yankısına dair tek bir örnek bile nasıl bir istikamette yaşatıldığımızın aktarıcısıdır. Yukarıdan imlenen her “sabık” tahayyül, tabanda iki üç katı zor / uzlaşılmaz bir yeri ülke gerçekliğini imlemektedir. Hayatın dönüşümü, yaşamın çürütülmesi bunca kötülükle kesintisizdir.
Gerilim, sınırsız tehdit ve duraksamak nedir bilmeyen inatçı ol tek tipleştirme ve nihayetinde İslam ile bağlantılanan bir figüratif yön tayininde toplumun ‘derin’ korkulara yenilmesi, rehin edilmesi, kötülüğün güncelliğini de sağlama almaktadır artık. Onlar gazeteci değildir, ajan, hain, terörist yaftalamalarının uluorta eylendiği tahayyüldür, kötülüğün sabık formunu bildirecek olan. Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışma adına başlatılmış olan “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği” projesine dâhil oldukları için eli kalem tutanlar yargılanır.
Daha yakın zamanda kimliği değil, tam da yaptığı işi ile anılan Deniz Yücel’e uygun görülen muamele, tecrit ve tehdit birlikteliği bir daha sahnelenmektedir alenen tam olarak odur kötülük. Basın Özgürlüğü meselinin ‘nasıl’, ne hakla sıradan olandan çalınmaya çalışıldığı afakidir bir defa daha. -İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmalarda fikriyatta özgürlüğün, pratikte gazeteciliğin sınırları bir kez daha daraltılır. Tragedya sürmektedir işte.
Nadire Mater, terör örgütü propagandası yaptığı iddiasıyla, 1 yıl üç ay hapis cezasına mahkûm edilir. Cezası ertelenir, yaptığı haber içinse altı bin Türk liralık bir diyet bildirilir. Yıldırım Türker 2 yıl üç ay, Hasan Cemal 6 bin TL, Murat Uyurkulak 1 yıl üç ay, infazları ertelenerek; cezaları kesinleştirilir. Memleketin istikametinin her ne yöne evirildiğini örnekleyen, sözü kine, linçe tercih eden bir düzlem, gerçekten gerçek kılınmaktadır artık. Bu bahislerde ortaya çıkandır işte ol kötülük. Atılım Gazetesi çalışanı ve yazarlarının yargılandığı bir diğer davada da Ozan Horoz için “örgüt propagandası” yapmak iddiası ile 1 yıl üç ay hapis cezası verilir. 15 beş yılda var olan gelenek tekillik içinde müesses nizamın aldığı istikamet, varılmaya çalışılan nihai menzil, güncellikte ulaşılan seviye, hep bu kötülük edimini bildirmektedir.
Bir biçimde sözü çürütmek çabasına düşülendir halen. Hayatı kuşatmak alenidir. “Redhack”in, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat A.’nın maillerinden yaptığı önemli “sızıntıyı” haberleştiren Ömer Çelik, Tunca Öğreten ve Mahir Kanaat iki aydır herhangi bir iddianame söz konusu bile olmadan tutukluluk hallerinde afişe olandır mesele. 25 Aralık 2016’da evlerine yapılan baskın ile gözaltına alınıp, yirmi dört gün boyunca gözaltında tutulan gazetecileri, sırf olanı biteni haber ettikleri için, kalemlerinin kırıldığı yerdir işte yeni, yepyeni Türkiye. Tek adamlık henüz ortalarda var edilmeden, daha sözüne başlayanın derdest olunduğu, hayatının kuşatıldığı, eksiltildiği ol menzildir kötülüğü var eden.
Her bir şey yıkımı bildirirken, gösterirken, hâlâ bir normatifin ortasında, her şey rutin bir hâldeymiş gibi nutuklar yükseltilmektedir budur aleni kötülük. HDP, Amed vekilleri Baluken, Demirel ve Taşçıer için Sûr’da yaşanan çatışmalar sırasında canlı bağlandıkları Med Nuçe Televizyonu’nda yaptıkları konuşmalar için 3 farklı suçlamadan, 6’şar aydan 10’ar yıla kadar “hapis” istemiyle dava açılır. Vekillerin cumhurbaşkanına ve kamu görevlilerine karşı hakaret Türk milletini, cumhuriyetini ve meclisini alenen aşağılama suçları öne sürülerek davaları birbiri ardı açılır. Ortada, hakikat olan yegâne şeyse vahametin yapısının, bu söz söyletmeme halinin çok daha bet bir aymazlıkla iyice saldırganlaşmasıdır.
Kötülük, bilinen tüm anlamlarıyla birlikte, bu hamleler evreninde var edilmektedir kesintisiz. Sahip çıkılıp, hayattaki yeri konumlandırıldıkça kesintisiz kılınan, bir meseledir kötülük. Cerahatin yaygınlaştırılması ‘yara’ verme istencinin peşi sıra koşulmasıyla güncellenen bir deneyimdir. Anlatılan ve var edilenler arasındaki uçurum hepimizin hayatının istikametini de bariz kılar. Bir gelecek değil, bir şimdi içerisinde, tek bir doğrunun izi üstünde hayatın kadın, erkek, lgbtiq ve sair, inançlı, inançsız ve hemen her kesim, genç ya da yaşlı illa ki ol çocukları da kapsayan yeni hepimizde bir parça eksilmeyi güncelleyen bir edim temsildir var edilen odur.
Kötülük bundan bunca kolayca tenkitlerle ve gözdağları yinelenerek, tehditler savrularak güncellene gelmektedir. Burası bir deney sahasının kendisidir şimdi! 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle Bilgi Üniversitesi’nin Santral İstanbul kampüsünde kurulan standa yönelik dışarıdan bıçaklı, tekbirli saldırı gerçekleştirilir. Üniversite yönetiminin alenen kayıtsızlığı, güvenlik görevlilerinin “göz yummaları” neticesinde, yıkım var edilendir bir kez daha.
İletişim Fakültesi öğrencisi Rabia Demircioğlu’nun okuduğu açıklamadan alıntılayalım. “Faşist bir erkek grubu tarafından saldırıya uğradık. Tekbir getirerek ellerinde bıçaklarla bize saldıran gruba karşı bir savunma yaptık. Yaşanan olayın ayak seslerini 2 senedir duyuyoruz. Üniversite yönetimi bu durumdan haberdar olmasına rağmen bu tehditlere göz yummuştur.” Tekmenin tokat ve hakaretin yanına artık bıçak, satır ve tekbir de eklenmektedir. Her gün bu menzilde kötülük bütün bu bahislerin normalleştirildiği sahadadır.
Mersin Barosu Başkanı Ali Er, 8 Mart etkinlikleri kapsamında konuşan Avukat Şilan Türk’ü kürsüdeyken “iter”. Hır gür, palas pandıras tehdit ve hiç bitimsiz tahakküm sahicidir, güncellenen budur. Betlik, fenalık ve fecaat bir yere kadar önlenebilirdir. Şiddet mefhumunu yolu zemini sağlama alınandır. Faşizm bariz olan -demokrasi tahayyülünü hiçleştirmek adına uygulamaların yekûnunda karşı karşıya olduğumuzdur. Cerahatin kuşatması, salt bu dövüşlerin menzilini değil, aynı zamanda rahatça savunulan linç edimiyle hemhal olup türetilendir. Cürümler, tek bir istikameti var etmektedir. Bugünden yarına enikonu zapt olunmuş, kısıtlanmış, eksiltilmiş olan “ülkenin” gerçekliği var edilmektedir.
Cürümler hepimizin hayatındaki kötülüğü imlemektedir. Amed HDP mitingine yönelik saldırıya ilişkin Emniyet’in soruşturmasında ortaya serilen beyanatlar, nasıl bir çürük düzen içinde iş bu faşizan güncenin istikametini belirginleştirmektedir. Bombacı Orhan G’nin saldırıdan iki gün önce kaldığı otelde, yoklama kaçağı olduğu şeklinde tutanak tutulup serbest bırakılmasının örtbasıdır mesel. Serbest bırakan o polislerin kaçakçılık ve istihbarat sorgusunu sistemden yerine getirmedikleri belirlenir. Miting sahasını arama çalışmalarının, çöp kutuları kontrolünün yapılmadığının notuyla birlikte “cürmün ardındaki” el bir kez daha bariz kılınır.
Kötülük, artık devletli eliyle sıradana denk getirilen bir tehdittir. Hakikat ise yıkımındır artık! Almanya ve Hollanda başta olmak üzere “Avrupa” ile yaşanan referandum etkinlikleri krizi, dâhilinde, öncesi ve sonrasında ekilen nefret tahayyülleri ile birlikte bu bahis, kötülüğün tüm şablonu yeniden cismanileştirilmektedir. Deutsche Welle’den Aslı Işık’a Anayasa Hukukçusu Profesör İbrahim Kaboğlu’nun verdiği demeçtir, “siyasilerin kendilerini kanun'a uymadıkları için iki kere suçlaması gerektiğini belirterek, “Bu tavır, ben kendi Kanun’uma uymayacağım, senin ülkendekini de ihlal edeceğim demektir. Bu tavır hukuk kültüründen ya bihabersiniz ya da takiyye yapıyorsunuz, anlamına gelir. Sürekli hukuka meydan okuyarak gittiğin Anayasa değişikliğine uyacağının güvencesi ne olacak?”
Almanya ve Hollanda’da yaşatılan elektrikli, bolca hiddetli protestolar, devletlinin kendi kendine sergilediği oyunbozan tavırlar ile birlikte danışıklı bir dövüşü görünür kılmaktadır. Demokrasi nutukları atılırken içte var edilen yıkımı, bunca aleni şiddeti göz ardı ederek “ey Avrupa” diye seslenmenin acizliğidir mesele. “Haklarımız çalınıyor, sözümüz eksiltiliyor” denilen yerlere değil, tam da içimize bakıldığında bu sınırlarda, şu menzilin dört bir yanında evet / hayır meseli olsun olmasın nasıl bir dehşetengiz tahayyülle yola devam edildiği meydana çıkmaktadır. Demokrasi yurt sınırları içinde unutturulandır artık mübalağa olmayacak kadar aleni bir biçimde.
Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından hazırlanan ve Türkiye denilen bu menzilde asıl olana dair bir bildirimi ihtiva eden yayından Dünyadan Çeviri’den Serap Şen’in çevirisinden alıntılayalım. “Birleşmiş Milletler, 15 Temmuz’da olağanüstü hâl ilanı ve 19 Ekim 2016’da üç ay uzatılması ile takip eden Türkiye’deki 15 Temmuz 2016 darbe girişimini güçlü bir şekilde kınamıştır. Türkiye Hükümeti, 21 Temmuz 2016 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 4. maddesi kapsamında Sözleşme’nin 2, 3, 9, 10, 12, 13, 14, 17, 19, 21, 22, 25, 26 ve 27. maddelerindeki yükümlülüklerini askıya aldığı konusunda bilgilendirmiştir. Hükümet aynı zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ni İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Avrupa Sözleşmesi hükümlerindeki yükümlülüklerini askıya aldığı konusunda bilgilendirmiştir. BMİHYK, askıya alınan hakları kısıtlayan tedbirlerin durumun zorunluluklarının kati surette gerektirdiği kapsamla sınırlı olması, yani orantılı ve süre, coğrafi kapsam ve maddi kapsam açısından gerekli olanla sınırlı olması gerektiğini de hatırlatır.”
Madde madde yirmi altı sayfa boyunca bu sınırlardaki demokrasi tahayyülünden ol meselin artık nasıl uzağına düşüldüğünden bahisler iliştirilir. En yüksek makamdan çıkagelen, bildirilen ve anlatılmaya çalışılan insan hakları meselinin nasıl ivedilikle ayaklar altına alınıp, çiğnendiğinin de utanç vesikasıdır. Hiç kimsenin umursamadığı, dahası görmemek için özenle çabaladıkları yıkım sırf o satırlardan değil, aşağı yukarı on dokuz ayı aşkın bir zamandır Bakur Kürdistan’ı sahasında var edilmektedir. Bir evet / hayır meselinden ötede demokrasi, tahayyül edilenden alıkonularak yerle yeksan edilmektedir.
Delik deşik edilen on dokuz ayda Cizir’dir, Şirnex’tir, Sûr’dur. Yok, edilmenin kıyısına terk edilmiş olan kentlerden üç yüz elli bin ile beş yüz bin arasında insanın göç ettirilmesidir mesele. Tehcirin modern zamanlardaki varlığıdır iş bu sahanlıkta konuşulmayan. Hâlihazırda yüzleşme eyleminin kıyısında köşesinde durmadan, hiç bu bahislere girilmeden bir halkın yeniden yıkımla terbiye(!) edilmesi gayreti güncellenir.
Bizatihi Kaboğlu gibi hocaların dillendirdikleri bu tehlikeli, dehşetengiz, sonsuz kırım halinin de ifşasıdır. Lice kırsalındaki son bir yıl içerisinde otuzuncu kez ilan edilen abluka, operasyon güncesinde belirgin olandır mesele. Yara verme çabasının artık aralıksız kılındığı bu ‘cerahat’ sarmalında, karanlık fasit daire içerisinde başa getirilmek isteneni tanımlayandır hali hazırda kötülük. Yaralar verip, eksiltmek, çürütmek hala yolunda yürünen “ana fay hatları” olarak güncellendikçe “kötülüğün” edimi de çorap söküğü gibi ardılı sıra gelecektir / getirilendir.
“Bölgedeki 16 il valisine Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Yaşar Güler ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu imzasıyla bir operasyon genelgesi gönderildiği iddia edildi. Genelgenin ‘talimatlar’ bölümünde ise ‘önceden belirlenen hedeflerin ayırım yapılmaksızın imha edileceği’ ve ‘lojistik destek sağlayan, haber taşıyan, kuryelik yapan ve operasyon güçlerine yardımda isteksiz davranan unsurların gözetim altına alınacağı’, ‘psikolojik üstünlüğün sağlanması için bütün imkânların kullanılacağı’ gibi ifadelerin olduğu öne sürüldü.”
Siyasi Haber sitesinde yer alan, sonrası Üç Hilal adlı bir operasyona dair iddiaların da dillendirilip, paylaşıldığı bir meseledir kötülük ile çıkagelen. Bir basit anlam olmaktan ötede hayata kasıttır yolunda ilerlenen. Her yere ve her şekilde verilecek zararı kesintisiz kılarak, onu daima insana kasıt, öteki diye addedilene hudut bildirmek için devşiren ol ülkede gelecek, şimdi çürütülerek kesintisiz kılınmaktadır. Kötülüğün kuşatması altında hayat azar azar değil paldır küldür, aleni bir biçimde eksiltilmektedir. Bunca meselin özü de bu kadar yalın bir çürümedir, kesindir.

Hiç yorum yok: