Yoghurt

Futbol sadece futbol değil. Kolektif ve kitlelere dair. Bugün maç seyircisinin azalmasıyla ilgili şu makul yorum daha sık dillendiriliyor: “eskiden taraftar vardı, şimdiyse müşteri. Müşteri de parasının karşılığını istiyor, bulamayınca başka alanlara kayıyor.”
Kulluktan yurttaşlığa, taraftarlıktan tüketiciliğe… Geçiş süreci bu. Solun kendisini tanımladığı yer de burası. Başka coğrafyalarda onlarca yıllık karşılığı olan, sol, muhalif taraftarlık kültürü, bizde pek yeni. Bugünse ancak taraftarın tüketiciye dönüştüğü yerde alan bulabiliyor. Sol sadece tüketim nesnelerini örgütleyebiliyor.
Gezi’de Çarşı Taksim’e girdikten sonra Optik Mehmet’in resmi olan devasa bir pankart asıldı AKM’ye. O, şu sözlerin sahibiydi: “Herkes kuru-pilav yiyecekti. Hesabı ödemeye gittim. Lokanta sahibi bir de yoğurt yendiğini söyledi. Kan beynime sıçradı, lokantayı birbirine kattım. Baktım ki en yakın arkadaşım Selim yemiş yoğurdu. Papaz olduk. Olabilir, canı yoğurt çekmiştir. Keşke hepimiz yeseydik. Bütün kızdığım nokta buydu.” Yani ortada bir para, gidilmiş bir deplasman, yenilecek bir tabak yemek vardı.
Gezi’yi canı yoğurt çekenler mahvettiler. Optik’in dostlarını kullanıp, kâğıt mendil gibi kenara attılar. Kimse, onların öncü, lider, söz sahibi olmasına izin vermedi. Şimdi MHP’deki küskünlerden, CHP’deki kırıntı solculuktan, esecek rüzgârlardan medet umuyorlar. Ve sadece yoğurt sevenlere, bireyliğine halel gelmesin isteyen tüketici bireye sesleniyorlar. Yüksek siyaset erbabı olmanın hazzını seviyorlar.
Abileri EMEP’ten görüp sanat merkezi açanlarsa ancak iki bağlama bir dümbelekle hayır şarkısı söyleyebiliyorlar. Aslında şarkı dedikleri bir türkü. Yaratıcılık namına bir şey yok. Kötü yorum, kötü çalgı. “Çok avamlaşınca çok kitleselleşiriz” yanılgısı. Müzik işlerini bunlar, mizah işlerini de Halkevleri üstlenmiş anlaşılan.
Sanat savıcıları, tek değil “çok adama biat”i savunduklarını söyleyerek başlıyorlar. Maça gelen yeni müşteriler gibi, “benim bir oyum var, her şeye yeter” diyorlar. Onca zulmün orta yerinde fazla eğleniyorlar. Kimsenin dans edemediği günlerde devrimciliği dans, dansı devrimcilik kabul ediyorlar. Böyle çok olunacak vehmi her yanı kaplıyor.
Şarkı dedikleri türkünün sözleri, Kazak Abdal’ın Eşeği Saldım Çayıra şiiri. Ruhi Su da söylemiş. Kemalist tedrisatın en ileri unsuru olarak Ruhi Su, sosyalist zemine ait bir isim. Öleli 32 yıl olmuş ama sol örgütler o kemalizmi, ürettikleri “sanat”sa Ruhi Su’yu aşamamış.
Çünkü münkir münafığa edilen küfür, hayır reklâm müziğine, jingle’ına dönüşmüş. Hakikati inkâr, ezilenlerin arasına sokulan nifak, düşman değil dost kılınmış. Belki de sırf çok “ataerkici”, çok küfür içerdiği için bu türkü seçilmiş. Bağlamından sökülüp alınmış. Âşık Veysel’in “o pencere kenarına konulan bir saksı çiçeği” dediği Ruhi Su, bu gençlerin elinde Valentine’s Day’e has suni güllere, kartpostallara dönüşmüş. Burada bir belirgin anlayış, sığ bir âdet söz konusu. Kardeşleri Bandista da geçmişte Arapların devrim marşlarından Unadikum’un şehidlere dair özünü silip yerine “bizde şehit yok, insan var” diyordu.
Evet, kulluktan yurttaşlığa, taraftarlıktan tüketiciliğe doğru dönüşümü, devrimin ve sosyalizmin ilerleyişi zannedenler var. İlerleyiş dedikleri, teorik ve pratik anlamda devrimin ve sosyalizmin tasfiyesinden başka bir şeyi ifade etmiyor. Bugün bölgede tarihinde bir devrim olan İran’a dair haberler vaveyla ile paylaşılıyor. Haksöz ve İleri Haber aynı kaynaktan, aynı haberi altına imza atarak geçiyor. Birinin vantrologu devlet, diğerininki burjuvazi.
Köyleri harab edenlere edilen küfür, toprağa düşen canlar, fasulyenin yanına kırılan soğan, zeybeğin yere vuran dizi, bağlamanın döşüne vuran parmak, gerilen tel “hayır” demiyorsa, o “yurttaş” ve “tüketiciler”in ağzından çıkan kelimelerin bir hükmü yok. Çok olacağım derken, azı azaltmanın, biricikliğe tapmanın mânâsı yok.
Bahri Dikmen

Hiç yorum yok: