Yeryüzü Bizim Vatanımızdır

Erdemli Duruş: Yazılarınızda sosyal adalet savunusu ve kapitalizm eleştirisinin öne çıktığını görüyoruz, bu konuyu ciddiyetle dert edinmişsiniz. Bu durumun durdurulabilir olduğunu düşünüyor musunuz ve bu kadar yaygın olmasının nedeni nedir sizce?
Muammer Bilgiç: İnsanın bu gezegende iki görevi vardır; yeryüzünün imarı ve ıslahı. Buna karşın insanı tutkuları, yeryüzünün ifsada ve talana sürükler. Öteden beri insanın sapmasının temelinde tanrıyı oynama vardır. Bugün yeryüzünde fesat ve yıkım varsa, bunun sebebi insanın tanrı olma ihtirasıdır. Yunan mitolojisinde Prometheus tanrılardan ateşi çalmıştır. Onun tanrılardan ateşi çalması tanrılara bir başkaldırı niteliğindedir. Muharref Tevrat’ın Tekvin bölümünde bir hikâye var: Yakup Peygamber bir adamla güreşiyor. Adam Yakup Peygamber’i yenemiyor ama uyluk kemiğine zarar veriyor. Bu adamın tanrı olduğu anlaşılıyor. Yakup Peygamber’e “tanrının yenemediği” anlamında İsrail ismini veriyor. Hem Yunan Mitolojisi hem de Tevrat’ta tanrıyla bir savaş vardır. Ardından Nietzsche piyasaya çıkıp “tanrı öldü” diyor. Batı’nın genlerinde tanrıyla bir savaş vardır. Tevbe Suresi’nde “Yahudiler Üzeyir'in Allah’ın oğlu olduğunu söylediler. Hıristiyanlar ise İsa'nın Allah’ın oğlu olduğunu söylediler” diyor. Tanrıyı öldürüp yerine geçmek isteyen bir insan anlayışı var. Bu anlayışın öldürdüğü şey, aslında tanrıdan ziyade merhamet, vicdan, adalet, diğerkamlık…
İnsanda müthiş bir mülkiyet tutkusu var. Bir gün Ünye’de belediye hoparlöründen anons yapılıyordu, “Çocuk sahibi olamayan ailelere dair bir konferans vermek üzere…” diye. Ben de yanımdaki arkadaşa döndüm dedim ki, “çocuk sahibi olamayan ailelerle, çocuklarına sahip olmayan ailelerin ortak derdidir mülkiyet.” Arkadaş anlamadı ilk başta. “Boşver!” dedim.
Yeryüzünde on milyondan fazla canlı türü var ve bu canlı türlerinin içinde farklı olan insandır, ama insanın farkı, DNA'sı, RNA'sı, ribozomu, ökaryot hücre yapısında olması, plasentalı olması falan değil; kalemle yazı yazan tek varlığın insan olmasıdır. Kalemle yazı yazabilen tek varlık insan. İnsan kalemle iki şey yapıyor: Bir, zamanı kayıt altına alıyor, takvim; iki, mekânı kayıt altına alıyor, tapu. İnsan kayıt altına aldığını “benim” zannediyor. Sonra da onun üzerinde dilediği tasarrufu uyguluyor. Hâlbuki toprağın, havanın, suyun hakkı vardır; çiçeğin, böceğin hakkı vardır. İnsan yeryüzünün sahibi değildir; insana emanettir. Bunu Kızılderililer anlamış, “yeryüzü bize atalarımızdan miras değil, çocuklarımızın bir emanetidir” demişler. Batılılar, toprak, su, insan ve diğer canlılar üzerinde tasarruf hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar. Genetiği değiştirilmiş ürünler, transgenik organizmalar, kendilerinden olmayanın imha edilmesi gibi.
Batı düşüncesinin sekiz karakteristiği vardır: Birincisi, Thomas Hobbes’un söylediği “İnsan, insanın kurdudur.” Biz ,“insanların en hayırlısı insanlara faydalı olanıdır” diyoruz. İkincisi, “doğal seleksiyon zayıflar elenir, güçlüler ayakta kalır.” Biz, “merhamet etmeyene merhamet olunmaz” diyoruz. Üçüncüsü, “Yeryüzünde besin aritmetik dizi olarak artar, 2, 4, 6, 8, 10… Nüfus geometrik dizi olarak artar, 2, 4, 8, 16, 32… Besin artışı, nüfus artışını karşılamaz. O zaman ne yapalım? Yoksulları öldürelim.” Dördüncüsü, “Yeryüzünde kaynaklar sınırlıdır. İnsan ihtiyaçları sınırsızdır. Ekonomi sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçları giderme sanatıdır.” diyor. Hâlbuki biz, “Allah’ın verdiği nimetler sonsuzdur” diyoruz. Fırat, Nil, Mississippi, Amazon, milyonlarca yıldır tatlı su taşıyor. Okyanuslarda algler fotosentez yapıyor. Orada birçok balık ve diğer canlılar var. Karada yine ormanlar, bitkiler, hayvanlar. Mevcut ekosistem insana fazla fazla yeter. Sonra biz, “komşusu açken tok yatan bizden değildir.” diyoruz. Yine biz, “İnsanın iki vadi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister. İnsanın karnını bir avuç toprak doldurur” diyoruz. Batı düşüncesinin beşinci karakteristiği tanrıyla savaştır.
ED: Peki, aslında Batı, başlangıçta kilisenin ve insanların yanlış tanrı algısıyla savaşmıyor mu?
MB: Batı, Yunan’da da Roma’da da bugün de tanrıyla savaşıyor. Beyaz Zambaklar Ülkesi’ni okumuşsunuzdur. Bu kitapta Finli bir tiyatro yazarının oyunundan bahsediliyor. Oyunda, Habil, Kabil, Âdem, Havva ve şeytan var. Oyunun kahramanı ise Kabil. Havva, Âdem, Habil titreyerek ve korkarak Allah’a yaklaşırlarken Kabil Allah’a başkaldırıyor: “Siz gerçekten Allah’a yaklaşmak istiyorsanız, cennetteki güzel günleri değil, dünyadaki güzellikleri bulun” diyor. Batı, kendi cennetini inşa etmek isterken, dünyayı bir başkası için cehennem haline getiriyor. Tabii bizim kastettiğimiz Batı, bir coğrafya değil, tanrılık iddiasındaki bir düşünce.
Altıncı karakteristik tanrı insan kültüdür. Savaştır. Yedi, üstün ırk anlayışı ve sekizinci de bir ırka ait toprak anlayışı. Arz-ı Mevud. Yeryüzü bize mescit kılınmıştır, bütün yeryüzü bizim vatanımızdır. Biz dünyanın bir bölgesini diğer bölgesine tercih etmeyiz. Her bölgesine adaleti götürmekle mükellefiz. Ancak, elbette kendi canımızdan, malımızdan, inancımızdan emin olduğumuz toprakları da zulüm sahiplerine karşı savunuruz.
ED: Hocam, burada Siyonizm’in “dünyada cennet” inancını görmüyor muyuz? Kendilerince, kalacakları dünyayı güzelleştirmeye çalışmıyorlar mı?
MB: Onlar dünyayı değil, kendi dünyalarını güzelleştirmeye çalışıyorlar. Biz, dünyanın imar ve ıslahından sorumluyuz, bunun için gayret ediyoruz. Biz ahlakı tanımlarken bile diyoruz ki, “ahlak, kişinin kendisi için istediğini, kardeşi içinde istemesidir” ya da “kişinin kendisi için istemediğini, kardeşi için de istememesidir.” Onların meselesi dünyayı güzelleştirmek değil, sadece kendi dünyalarını güzelleştirmektir. İsrailoğulları kendilerini seçilmiş ırk addediyorlar. Tesniye’de geçer “rabbin seçilmiş kavmisin” ve “ ayak tabanının bastığı her yer senin olacak.”
İslam’ın yayılması, bir ırkın bir yerden bir yere taşınması değildir. İslam’da tebliğin muhatabı tüm ırklardır. Siyonizm ise bir ırkın her coğrafyayı tasallutu altına almasıdır. Yani, bir insan İsrailoğullarından değilse bir hakkının olduğunu kabul etmiyorlar. Oysa biz biliriz ki bütün Ermeniler, Rumlar, Ruslar ve İngilizler peygamber torunudur. Biz Müslüman olarak bir Türk için ne istiyorsak aynısını bir Ermeni içinde isteyen insanlarız. Bizim meseleye yaklaşımımız budur. Yine biz, Müslüman olsun ya da olmasın bütün insanların hakkını korumakla mükellefiz. İslam bize “kimseye inancını dayatamazsın” diyor. Bu dini Allah teklif ediyor, dayatmıyor; sen ise insansın ve Allah’ın teklif ettiği bir şeyi nasıl bir başkasına dayatırsın? Biz böyle bir hakka sahip değiliz. Biz teklif ederiz, karşımızdaki kabul etmiyorsa bile biz onun suyunu kesemeyiz, ekmeğini elinden alamayız, evini gölgede bırakamayız, müdahale edemeyiz. Bizim meseleye yaklaşımımız budur.
ED: Hocam, malumunuz dünyayı ifsat eden ülkelerin başında İsrail gelmekte. Yakın zamanda İslamî yazarlardan “İsrail ile diplomatik ilişki kurmak başkadır, dost olmak başkadır.” şeklinde bir açıklama geldi. Sizce de gerçekten bu ikisi birbirinden farklı şeyler mi, bu sözleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
MB: Biz, “İsrail işgal ettiği topraklardan çekilmelidir”, demiyoruz. Biz “İsrail Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki pozisyonu ne ise o pozisyona geri gönderilmelidir.” diyoruz. Öncesinde o topraklarda İsrail diye bir ülke yoktu. Birinci Dünya Savaşı öncesinde o topraklar Filistin halkınındı ve orada Yahudi nüfusun oranı düşüktü. Yahudiler daha sonra topraklara taşındılar. Orada adına devlet denilen, sınırları belli olmayan, ama o coğrafyadaki bütün terör olaylarını finanse eden ya da dolaylı bir şekilde arkasından çıkan bir yapı oluşturuldu. Bu, hem onların inancı gereği hem de bölgedeki enerji kaynaklarının kontrolünü sağlamak, İsrail’in güvenliğini sağlamak amacıyla meydana getirilen bir yapıydı. Bizim bu yapıyı kabul etmemiz mümkün değildir. Şu anki mevcut İsrail ile yapılan anlaşmaların Medine Sözleşmesi ile kıyaslanmasının ise hiçbir anlamı yoktur. Siz Medine’de hâkim faktörsünüz ve sizin orada bir pazarınız mevcut. Siz, Medine’nin savunması noktasında onlarla bir anlaşma yapıyorsunuz. Bugün Medine’ye saldıran İsrail’dir. Pazarın kontrolü de İsrail’in elinde. Yani bu şartlar altında böyle bir görüşme yapmak mümkün değildir ki böyle bir ülkeyle ilişkiyi de Medine Sözleşmesi’ne benzetmek mümkün değil.
ED: Peki, “İsrail diye bir devlet var, biz tanımayalım ama reel politik gereği bir şekilde ilişki kurmalıyız” diye genel-geçer bir kabulün aksine nasıl bir denge gözetmek gerekir?
MB: Hak ve adaleti gözetmek gerekir. Bu coğrafyadaki hiçbir ülke İsrail’e muhtaç değil, İsrail’e mecbur değil. Fakat bu coğrafyanın işbirlikçi kukla yönetimleri vasıtasıyla İsrail’e mecbur hale getirilmiş ya da o şekilde bir imaj oluşturulmuş. Yani bizim bu ilişkileri tasdik etmemiz ya da o gerekçeleri kabul etmemiz mümkün değildir. Prof. Dr. Necmettin Erbakan,“ İsrail tek bir şeyden anlar; güçten!” diyordu. Bizim yaklaşımımız budur.
ED: Peki, Türkiye ölçeğinde düşünürsek eğer; bu zamana kadar İsrail ile yapılan anlaşmalar var. Tırnak içinde İslamcılar iktidar mekanizmasını yürürken devraldı. Tüm bu gerçeklerle beraber, bu düzlemde küresel sistemle Türkiye’nin ve dahi bizim ilişki tarzımız nasıl olmalı? Nasıl bir ilişki kurarsak Müslümanca bir duruş sergileriz?
MB: Bir defa samimi olmak gerekir. Samimiyet iyiliğin başlangıcıdır. Bir hareketin dış görünüş itibariyle iyi olması onun iyi olduğunu göstermez. Öncelikle kişinin içinde samimiyet olması, o iyiliği yaparken samimiyeti olması lazım. 2009’da “One minute!” denildikten sonra İsrail’in OECD üyeliğine kim onay verdi? “One minute”den sonra İsrail’in yaptığı nükleer çalışmaların insanlık için bir tehdit oluşturup oluşturmadığı oylamasında kim çekimser kaldı? Malatya Kürecik’e radar üssünü kim getirdi? İncirlik’i ve diğer radar üssünü korumak için Patriot rampalarını kim getirdi? İsrail ile ticaret hacmini 2 milyar dolardan 6 milyar dolara kim çıkardı? “İsrail devleti ve halkı kuşkusuz bizim dostumuzdur” diyen kim? Türkiye. Şimdi deniyor ki, “Gazze’ye uygulanan ambargo kalkarsa.” Ne alakası var? Sadece mesele Gazze meselesi midir? Sadece mesele 1967 sınırları mıdır? Değildir. En baştan söyledik Birinci Dünya Savaşı öncesi durumu. Aynısı olmalıdır. Bunu söylüyoruz. Yani Türkiye’nin bir mecburiyeti yok. Ama Türkiye’yi yönetenlerin kendi kişisel felaketlerinin olmaması açısından bir mecburiyetleri varsa onu biz bilemeyiz. Eğer kendileri kişisel olarak bir felakete uğramamak için bu coğrafyanın felaketine sebep olacaklarsa onların secdeleri, rükûları, kıyamları onları kurtarmaz.
ED: Hocam bu ilişkiyi mutualist ilişkiye benzetmişsiniz yazılarınızda. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?
MB: Mutualizm, zorunlu birlikteliktir. İşbirlikçi hükümetlerle İsrail arasındaki ilişki böyledir. Biri bölgedeki varlığını teminat altına alıyor, diğerine ülkesinde iktidar veriliyor. Peki, işbirlikçi hükümetler kendi halklarına fayda sağlayabiliyorlar mı? Elbette hayır. Neticede bölgenin enerji kaynakları, yer altı yer üstü zenginlikleri küresel güçler tarafından çok rahatça sömürülüyor. Bakın, ABD’nin yer altında şu an petrol rezervi 25 milyar varil. Sadece Katar’ın 25 milyar petrol rezervi var. Katar, amiyane tabirle bit kadar bir ülke. Irak’ta 140, Suudi Arabistan’da 280, İran’da 160, Libya’da 50 milyar varil petrol rezervi var. Amerika’nın yıllık petrol harcaması 7 milyar varil. Bunun 3 milyarını kendisi karşılıyor, 4 milyarını dışarıdan alıyor. Amerika’nın mevcut rezervi Amerika’ya ancak 10 yıl yeter. Dünyadaki petrol rezervlerini yüzde 61’i Mısır-Suudi Arabistan-İran üçgeninden çıkıyor. Doğal gazın yüzde 40’ı yine aynı üçgende. Batı’da enerji tüketimi fazla ama enerji kaynağı yok. Türkiye burada ne oluyor? Koridor oluyor. Diğer ülkeler ne pozisyonuna getiriliyor? Benzinlik pozisyonuna getiriliyor. Bu benzinliklerin benzinlik görevine devam edebilmesi için de Mısır’a, Türkiye’ye, İran’a karakol olma misyonu verilmişti. Emperyalizm, 79 Devrimi ile İran’ı kaybetti. Türkiye’de Refah-Yol Hükümeti’nin kurulması emperyalizmi çok daha tedirgin etti… İşte 28 Şubat Postmodern Darbesinin ardında, ne başörtüsü ne imam hatip ne Kur’an kursu ne gümüş yüzük ne namaz kılan kaymakam ne de bayanla tokalaşmayan valiler vardır. 28 Şubat sürecinin tek sebebi vardır; ekonomi. Erbakan Hocamızın Kamu Tek Hesabı ve D-8 Projesi, ortak bir para birimi düşüncesi küresel sömürüye bir çomak sokmadır. Bir de şu, Hocamızın D-8 projesi hilafet-imamet tartışmasını hiç gündeme getirmeden dönüşümlü başkanlıkla birlik olmayı hedefliyordu. İnsanlar bir olmak istediğinde her türlü engeli aşar. 28 tane Avrupa ülkesinde oluşan Avrupa Birliği’nin bayrağında 12 tane yıldız var; 12 havariyi temsil ediyor. Avrupa Birliği bir Hıristiyan kulübüdür. Türkiye’nin, bir Hıristiyan kulübüne girmesi için gayret edenler -ki almayacaklar- “Türkiye, İran, Suriye, Irak, Mısır’la mı bir olacak?” diyorlar. 28 Hıristiyan ülkeyle, -mezhepleri, dilleri, ırkları, dinleri farklı bir coğrafyayla- bir olmayı düşünebiliyoruz, ama kendi kardeşlerimizle bir olmayı düşünemiyoruz. Biz insanlarla birliktelik oluştururken neye inandığına değil nasıl davrandığına bakarsak meseleyi çözeriz. Suyumuzu kesmeyen, ekmeğimizi çalmayan, evimizi gölgede bırakmayan, özelimize müdahale etmeyen ve inancımıza karışmayan her insanla biz bir arada yaşayabiliriz.
ED: Facebook’taki gönderilerinizden birinde “Modern kentlerde köpek beslenir ama inek beslenmez.” demişsiniz. Bu benim aklıma şunu getirdi: Meslek etiği diye bir şey var, çalışırken içki içemezsin ama dışarda istediğini yap! Sen yeter ki üretimi etkileme, işyerindeki verimliliği azaltıyor çünkü! Piyasanın doğru ve yanlışlığı şöyle: Üretim varsa yapılan şey doğrudur, yoksa yanlıştır! Nasıl böyle kusursuz şekilde yerleştirilmiş bu?
MB: Parçalanmış ahlak, ahlak değildir. Bu, sermayenin gücüdür. Kapitalizm insanla toprak arasına giriyor. Bu, çok tehlikeli bir müdahaledir. Plaza kentler plaza devletler olacak, bütün insanlar oralarda balık gibi üst üste istiflenecek, insanın toprakla bağlantısı olmayacak. Apartmanda betonun, demir çeliğin içinde yaşayan insan bir şey üretemediği için, aç kalmamak için birilerinin emrinde düşük ücretle köle olarak çalışacak. İnsan topraktan koparılıyor, toprak insansızlaştırılıyor, insan da topraksızlaştırılıyor. Toprağı olmayan insan başkalarının emrinde yaşamaya mahkûmdur. 1453’te Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u almıştı, şimdi İstanbul Anadolu’yu alıyor. İstanbul da bir elektrikli süpürge var; bütün insanları Marmara Bölgesi’ne çekiyor. Anadolu’da toprak boşalıyor ve Marmara Bölgesi’ne giden insan kendi işinde çalışmıyor, faizle beslenen sermayenin emrine giriyor.
Efendimiz (sas), “Zenginler tavuk beslemesin” diyor. Yani, tavuğu fakirler beslesin, çünkü tavuğun beslenmesi için çok masraf gerekmiyor. Fakirlerin de pazara getirecek bir şeyi olsun. Modern kentlerde insanların evinin bahçesinde iki tane tavuk beslemesine müsaade etmiyorlar. Neden? Çünkü o insan bir şey üretirse pazara getirecek bir malı olur ya da AVM’ye gitmez. Küresel emperyalizm, bakkalı, manavı, kasabı düşman olarak görüyor. Mahalleyi ele geçirmenin yolu bakkalı, manavı, kasabı ortadan kaldırmaktır. Bunlar ortadan kalktığında o mahalle teslim olmuştur. Bizim toplumsal bağlarımızı çökertiyorlar. Çocuğunuz acıktığında, ağladığında gece yarısı bakkaldan mama alabilirsiniz. Veresiye alabilir, hatta cebinizde para olmadığında bakkaldan ödünç para bile alabilirsiniz. AVM size veresiye de vermez ödünç para da. Barkot vardır, barkot okutulur, para ödenir. Bakkalda öyle değil; oturursun, konuşursun, çocuğunu, evinin anahtarını emanet edersin. AVM’ye kimse evinin anahtarını emanet edemez. Bunun farkına varmak lazım. Bizim şehirlerimizde evlerin yakınlarında ahırlar olur, orada inekler olurdu. Evin kahvaltısını oradaki inek karşılardı; yoğurt, süt, çökelek. Onların hepsi şimdi markette bulunuyor. Küçük çocuklar eskiden inek sağmayı, at eyerlemeyi, yoğurt yapmayı, fidan dikmeyi biliyorlardı. Şimdi kişi ODTÜ’den, Boğaziçi’nden mezun oluyor, ne inekten koyundan anlıyor ne elma soymayı biliyor ne düşen bir düğmesini dikebiliyor… Bu sefer hayattan kopuk bir hale getiriliyor. Efendileri onlardan hangi hizmeti isteyecekse o hizmete hazır kadrolar yetiştiriliyor. Bunlar birbirlerinden bağımsız olaylar değil.
ED: Kapitalist sömürü sisteminde çalışmaktan düşünmeye fırsat bulmayan ve emeğinin tam karşılığını alamayan insanların derdini hayat geçimi oluşturuyor. Bu derdi değiştirmenin yolu da bu insanları özgürleştirmekten geçmiyor mu, bu alanda mücadele günümüzde daha büyük bir önem arz etmiyor mu?
MB: Çekirdek aile çıtlatılmaya müsait bir ailedir. Çıtladığını hep beraber görüyoruz. Aile ne kadar büyük olursa bireyler arası dayanışma o kadar fazla olur. Kaloriferli evler, sobanın etrafındaki aile bireylerinin bir araya gelme geleneğini ortadan kaldırdı. Herkes kendi kaloriferinin başında, elinde akıllı telefonuyla, dünyayla iletişim kuruyor. Dünyayla iletişim kuran insan, yanı başındakinin farkında bile değil. Bu hale getirildik. Sermayeye karşı direnç ailede başlar. Çekirdek aile sermayeye direnemez, ailenin geniş aile olması gerekir. Fakat bizim dikey büyüyen konutlarımız var. Bu konutlar dedeyle torunu birbirinden ayıran konutlardır. Evler yatay büyüseydi ve her evin gelişmeye müsait alanı olsaydı bu sorunlarla karşılaşmazdık. Mesela; evin bahçesi olsa bir evin içerisinde çocukla eşya arasında arbede yaşanmazdı. Apartmanlarda çocuklar balkonlarda büyümek zorunda kaldıkları için evdeki eşyalara saldırıyorlar. Çocuğun özgürlük alanı, oyun alanı kısıtlanıyor! Asansörle çıkılan yüksek binalardan, pencerelerden atlayan cinnetler büyütülüyor. Hepsi birbiriyle ilintili. Rahmetli Turgut Cansever, “bir bina sadece bina değildir, bir yaşam tarzıdır” diyor. Binanın malzemesi dahi çok önemli. Bizim okuduğumuz ilkokullar, ortaokullar, liseler yok. Çünkü beton bina eskiyor, bizden önce yapılmışsa bina, biz büyüdüğümüzde yıkılmış oluyor.
ED: Hasan Soylu diye bir felsefecimiz; “şimdiki binaları yıkın, o malzemeleri tekrar kullanamazsınız” demişti. İşte o kadar tüketime endeksliyiz. Peki, hocam bu düzeni nasıl değiştireceğiz, nereden başlayacağız?
MB: Dünyayı güzellik kurtaracak, insanı sevmekle başlayacak her şey. Güzellik maruftur. Maruf, bütün insanların iyiliğine olan işlerdir. Münkire karşı oluşumuz da insanların varlıklarına değil, onların elinden ve dilinden çıkan kötülüklere karşı oluştur. Biz bir insanın karaciğerine, böbreğine ya da epitelyum dokusuna tavır almıyoruz. Biz zulme tavır alıyoruz. Bize düşen Firavun’a dahi gidip yumuşak bir şekilde konuşmaktır. Elbette çağın Firavunlarına, Nemrutlarına, Ebu Leheblerine gidip hakkı, hakikati söyleyeceğiz. Cihadın en büyüğü de zalim sultana hakkı söylemektir. Amerika’ya gittiğinde Obama’ya hakkı söylüyorsan bu bir anlam ifade eder ama Amerika’ya gittiğinde yeni ev ödevleriyle memlekete dönüyorsan o teslim olmaktır.
ED: Bir de reel politik var ama?
MB: Şimdi Fil Suresi’nin künhüne varan birisinin “reel politik” kelimesini ağzına almaması gerekir. Biz Allah’a inanıyoruz, biz Allah’ın dinine yardım edersek Allah da bize yardım eder. Allah’ın yardımı nedir? Hz. Zekeriya ağacın kovuğunda kesilerek şehit edilmiştir; Allah’ın yolu çiçekli yollar demek değildir. Allah’ın yardımı insanın inandığı gibi yaşaması ve ölmesidir. Bir insanın inandığı gibi ölmesinden daha büyük bir yardım yoktur, ama Müslümanlar Allah’ın yardımını şöyle algılıyorlar; sen Allah’ın dinine yardım edersen namaz kılarsan evin olur, araban olur, iyi günler yaşarsın, işlerine bolluk gelir, ama öyle değildir. Ayette şöyle diyor: “Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” Ayaklarınızın sabit kılınması işlerinizin yolunda gitmesi değil, senin Allah yolunda gitmen demektir. Asr-ı Saadet eşyayla karışık olmak değildir, Allah’la barışık olmak demektir. Hak ve adalet söz konusuyken, bir insana karşı yapılan haksızlık söz konusuyken nasıl reel politikten bahsedilir? Kanın döküldüğü, emeğin sömürüldüğü bir dünyada neden hep itikat konuşulur? Sanki gece gündüz itikadî meseleleri konuşmak, yapılan haksızlıkları örtbas etmek içinmiş gibi.
ED: 80’lerden itibaren gelen İslamcılık anlayışının değişimi, dönüşümü, eksiklikleri, zaafları hakkında ne dersiniz?
MB: Tükettiklerimiz yaşam tarzımız olur. Biz emperyalizmin pazarıyız ve onların ürettiklerini tüketiyoruz. Konforun, hedonizmin, bireyselciliğin peşinden koşuyoruz. Dünyada kendimize cennet arıyoruz. Bu, herkes için cennet aramak değil. Müslümanlar dünyayı güzelleştirme yerine kendi dünyalarını güzelleştirme, kendi derneklerini, tarikatlarını, cemaatlerini güzelleştirme mücadelesi içine girdiklerinde dünyevileşme kaçınılmaz olur. Dünyevileşmek hüsrana davetiyedir. İnsan hangi yılda yaşadığını bile bilmiyor. İlk insandan bu zamana üzerimize kaç defa güneş doğmuş? İlk İslam peygamberi Hz. Âdem, son İslam peygamberi de Muhammed’dir (sas). Şimdi kuşak meselesi falan. Bunları geçelim. Değişmeyen hak ve batıl mücadelesidir. Bunun sekseni-doksanı, Y kuşağı, X kuşağı, Z kuşağı yoktur. Mesele, haktan yana olmak ya da olmamaktır.
Mekkeli müşrikler de Allah’a inanıyorlardı, gökleri ve yeri Allah’ın yarattığını söylüyorlardı. İbrahim’in İsmail’in torunları olduklarını söylüyorlardı. Melek ve peygamber inancı da vardı. Fakat, Mekkeli müşrikler Allah’ın onların mallarına karışmasına müsaade etmiyorlardı. Müslümanların savrulması çıkarları söz konusu olduğunda Allah’ı unutmalarıyla gerçekleşir. Şimdi, 28 Şubat öncesinde tesettürün olduğu, 28 Şubat sonrasında tesettürün terk edildiği söyleniyor. Tesettür sadece çarşaf değildir ya da tesettür sadece kadının vücut hatlarını belli etmeden giyinmesi değildir. Tesettür, inançla birleştiğinde tesettür olur. Kişi çarşaf giyiyor ama ABD, AB ve İsrail ile stratejik ortaklıktan yana, küresel sistem karşısında tek bir cümle kurmuyor.
ED: 28 Şubat ile ilgili bir değerlendirmeniz vardı. Onu biraz genişletebilir misiniz? Bir de Erbakan Hoca ile ilintili bir değerlendirmeniz vardı. Şuan Erbakan Hoca’nın prestiji artıyor ve sizin buna bir tepkiniz vardı. Nedeni nedir?
MB: Ölmüş Erbakan Hoca’mıza herkes sahip çıkıyor. En çok da muhafazakârlar sahip çıkıyor. Tabir yerindeyse ölmüş peygamberlerin sevilmesi gibi. Diri bir peygamberin yanında olmak zordur, ölü peygamberin taraftarları çoktur. Çünkü ölmüş peygamberi herkes istediği yere koyabiliyor. Hz. İsa Romalılarla mücadele ederken yanında kimse yoktu, ama Hz. İsa yeryüzünden çekilince Yahudilerle Romalılar bir konsensüs yaptılar, ortaya Hıristiyanlık çıktı. Hatta dünyada olmayan Hz. İsa’yı o kadar sevdiler ki tanrının oğlu mertebesine çıkardılar.
Erbakan Hoca’mızın mücadelesi küresel sömürü sistemine karşı bir mücadeleydi. Küresel güçler tarafından engellenmeye çalışıldı. Erbakan’la birlikte yürüyenler, engellere yasaklara tahammül edemediler. Hatta siyasi yasaklı bazı isimler kendi yollarının açılması karşılığında Erbakan’ı sağlığında terk ettiler. Şimdi bu utancı taşıyamadıklarından ve bir de Erbakan’ın yaptığı mücadeleyi deforme etmek için Erbakan’ı kutsallaştırmaya başladılar. Mevcut iktidar 28 Şubat sürecinin bir ürünüdür. Erbakan’ı terk edenler, girdikleri çukurda kendilerini rahatlatmak için Erbakan’ın hatırasını da kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. Erbakan ölmüştür ve fakat Milli Görüş’ün maruf mücahedesi kıyamete kadar devam edecektir. Kimse matematik hesabı yapmasın.
ED: Particilik sistemiyle yol alınabileceğini düşünüyor musunuz?
MB: Kıbrıs Barış Harekâtı, CHP-MSP koalisyonu döneminde yapılmıştır. Osmanlı 300 yıldır toprak kaybediyor. Toprak kaybederken Osmanlı’nın bakiyesi Türkiye de kendi kabuğuna çekilmiş. Kıbrıs’ta Müslümanlar baskı altında. İnönü sonra Demirel bir şeye yapamıyor. Ecevit başbakan İngiltere’de, Erbakan’a başbakanlığa vekâlet ediyor. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın emrini veriyor ve askerimiz, Amerika’ya rağmen, Avrupa’ya rağmen Kıbrıs’a çıkarma yapıyor. O günden beri kimsenin burnu kanamıyor. Bu neticeye parti mücadelesi ile ulaşıldı.
Osmanlı-İran ilişkilerinde hiçbir araya gelinmiş mi? Karakoyunlular, Akkoyunlular ya da Safevilerle. Erbakan’ın Refah-Yol Hükümeti Türkiye ile İran’ı yan yana getirdi. D-8 kuruldu. Bütün bunlar parti mücadelesi ile oldu.
Şimdi bu ülkenin Arjantin’den Kore’ye, Meksika’dan Tayland’a dünyanın her yerindeki iyi insanlarla birlikte yeni bir dünya kurma gayretinde olabilmesi için ülkeyi yönetenlerin de bu hedefe kilitlenmesi gerekir. Parti mücadelesi buna engel değildir, bilakis imkân sağlar.
Kim tarafından finanse edildiği bilinmeyen, silahı cephaneyi nereden nasıl bulduğunu ifade edemeyen unsurların yaptığı emperyalizme taşeronluktan öteye değildir.
ED: Kısa bir Arap baharı değerlendirmesi alabilir miyiz?
MB: Arap Baharı, Amerikan Baharı’dır. 11 Eylül’den sonraki “Ilımlı İslam Projesi”nin yayılmasıdır. Ilımlı İslam, birilerinin söylediği gibi bayanların tayt ya da kot pantolon giyip başına eşarp takması değildir. Ilımlı İslam, faize dayalı sömürü düzeniyle, emperyalizmle barışık İslam’dır.

Hiç yorum yok: