Bugünü ve Yarınıyla Kürd Meselesi -III

IV
İlk başta anti-emperyalist bir niteliğe sahip olan Kemalist sistemin bu niteliği hızla zayıfladı. Merkezinde bağımsızlık çağrısı bulunan bir tür devlet kapitalizmi, zamanla ivme kaybederken, çevre ülkelere özgü bağımlı kapitalist kalkınma tarzı gelişme kaydetti. Türkiye, ilk baştaki kafa karışıklığına sebep olan burjuva milliyetçiliğin yol açtığı yanılsamanın bedelini ödedi. Kemalist liderler, kapitalist Türk ulusunu Batı Avrupa’nın sunduğu imaj üzerine kurabileceklerini zannettiler. Bu projenin çevre ülkelere özgü kapitalizmin görüldüğü tüm bölgelerde olduğu gibi Türkiye’de de başarısızlığa mahkûm olduğunu anlamadılar. Sovyetler Birliği’ne karşı duyulan korkunun katmerlediği sosyalizm düşmanlığı, Ankara’yı ABD’den destek bulmaya itti: Yunan albaylar gibi Türkiye’deki Kemalist generaller de hemen NATO’ya katıldılar ve Washington’ın bağımlısı hâline geldiler. Çevre ülkelere özgü kapitalist gelişme sürecinin hızlanması, kendisini Anadolu’da yeni ortaya çıkan kapitalist tarımda ortaya koydu ve taşeronluğa dayalı iş kollarının kurulmasına yol açtı, ayrıca zengin köylüler sınıfı lehine işledi.
Bu toplumsal değişimler, Kemalizmin meşruiyetini azalttı. 1950’den itibaren, Washington’ın teşvik ettiği çok partili seçimler, yeni köylü sınıfının ve komprador sınıfın politik gücünü artırdı, bu güç, geleneksel Anadolu köylülüğünden neşet etti ve Rumeli’deki Kemalist politik sınıfın laikliğine yabancıydı. Türk siyasî İslam’ının ortaya çıkışı ve AKP’nin seçim başarısı, bu sürecin sonucu. Söz konusu gelişmeler, toplumdaki demokratikleşme sürecine katkı sunmadı, tersten Erdoğan’ın diktatöryel arzularını ve araçsallaştırılmış Osmanlıcılığın dirilişini tasdikledi. Osmanlıcılık, Osmanlı’nın kendisi gibi büyük emperyalist güçler, yani ABD tarafından istismar edildi. Bu olaylar, Kürd sorununun ön plana çıkmasına neden oldular.
Doğu Anadolu’daki kentleşme, hayatları mahvolmuş köylülerin batıdaki kentlere kitleler hâlinde göç etmesine neden oldu. Bu sebeple Türkiye Kürdleri, devlet için yeniden bir mesele hâline geldiler. Artık aynı Kürdler, “dağ Türkleri” olmadıklarının farkındalar, dillerinin ayrı olduğunu biliyorlar ve resmî düzeyde bu dilin kabul görmesini istiyorlar. Mesele, eğer yeni bir yönetici sınıf, demokratik yönde evrimleştiği ölçüde, Türkiye Kürdistan’ına gerçek bir kültürel özerklik vererek çözülecekmiş gibi görünüyordu. Ama aslında mesele bu değildi, hâlâ da değil. Kürdler, kendilerini mevcut koşullarda silâhlı kuvvetlerin baskısına tepki vermekle sınırlandırdılar. Bu mücadelenin ardındaki örgüt olarak PKK, radikal sosyalist bir geleneğe sahip olduğunu söylüyor ve kentlerdeki yeni proletaryayı saflarına kazandığını iddia ediyor. Bu örgütün sosyalizm, demokrasi ve iki milletli devletin kabulü konusunda Kürd ve Türk proleterlerini bir araya getirmeye çalışan, enternasyonalist bir eylem hattını seçtiği düşünülebilir, ama böylesi bir şey söz konusu değil.
V
Kürd halkı, belirli bir bölgede (Doğu Anadolu, Suriye’nin kuzey şeridi, Irak’ın kuzeydoğusu ve İran’ın batı dağları) yaşıyor olsa da Kürd sorunu, Türkiye’de Irak ve İran’dakiden farklı ele alınıyor. Antik çağın Medleri ve Parthialılarına dayanan Kürtçe, Farslarla aynı Hint-Avrupa dil ailesine mensup. Belki de bu nedenle Kürdlerle Farsların bir arada yaşaması, geçmişte bir sorun teşkil etmedi. Ayrıca Kürd meselesi, son dönemde bölgede yaşanan kentleşmeyle açığa çıktı. Dahası, eskiye nazaran daha da resmî bir nitelik arz eden Şiilik, İranlı Kürdler arasındaki Sünni çoğunluğun maruz kaldığı rahatsızlığın diğer bir kaynağı.
İngiliz Mandası tarafından çizilmiş sınırlar yüzünden Irak Kürdleri, Anadolu’daki Kürdlerle ayrıştılar. Ama Kürdler ve Araplar, kısmen bölge kentlerindeki nispeten güçlü komünist partinin enternasyonalizmi ve çokuluslu proletarya sayesinde bir arada yaşamayı sürdürdü. Ama Baas diktatörlüğündeki Arap şovenizmi, ne yazık ki bu sürece mani oldu.
Yeni Kürd meselesiyse, ABD’nin son geliştirdiği stratejinin bir ürünü. ABD, Irak ve Suriye’deki devleti ve toplumu yok etmeyi hedef belledi. Onun için sırada İran’a saldırmak var. Sözde demokrasi lafazanlığı ile alakası olmayan, Washington’daki hâkim demagoji, “toplulukların hakları”nın uygulamaya sokulması meselesine öncelik veriyormuş gibi görünüyor. “İnsan hakları”nı savunduğunu iddia eden söylemler de benzer bir işlev görüyor. Irak merkezî hükümeti bu nedenle yok ediliyor. Ülke, dört sözde devlete bölündü, ikisi Şiilik ve Sünnilik üzerine kurulu, diğer ikisi ise Kürd aşiretlerin özelliklerine dayanıyor. ABD’nin desteklediği Körfez ülkelerinin müdahalesi sayesinde gerici politik İslam, IŞİD’in yükselişine katkı sundu. Bu durum, Washington’ın projesinin başarılı olmasını sağladı. ABD’nin Irak Kürdlerini “demokrasi” adına desteklediğine, ama NATO’nun önemli bir müttefiki olan Türkiye’deki Kürdlere destek vermemesine tanık olmak gerçekten tuhaf. Her zamanki gibi, ABD için çifte standartçılık ana kural.
Irak Kürdistanı’nın farklı kısımlarında iktidarı elinde bulunduran iki politik parti “demokratik” mi? Biri diğerinden daha mı iyi? Washington propagandasına inanmak, çocukça bir yaklaşım olur. Mesele, kendilerini zengin etmeyi bilen siyasetçiler veya savaş ağaları kliği ile ilgili. Bunların sözde “milliyetçilik”leri anti-emperyalist değil. Anti-emperyalizm, kişisel kazancı için ABD’nin Irak’taki varlığının bir parçası olmayı değil, o varlıkla ile mücadele etmeyi gerektirir.
Yukarıdaki analiz, bugün iş başında olan Kürd milliyetçiliklerini izah etmekte, onların bölgedeki anti-emperyalist direnişin ihtiyaçlarını ve bu mücadeleye eşlik etmesi gereken radikal toplumsal reformları, ayrıca ortak düşmana karşı Kürdlerle, Araplarla ve İranlıların birliğini teşkil etme ihtiyacını göz ardı etmeleri sonucu yüzleştikleri sınırları ortaya koymaktadır. O ortak düşman, ABD ve onun İslamcı ya da değil, yereldeki tüm müttefikleridir.[1]

Dipnot
[1] Burada Kürd milliyetçiliğinden çoğul anlamda bahsediyorum. Çoğunlukla silâhlı olan bu hareketlerin hedefleri burada tanımlanmıyor: büyük bağımsız pankürdist bir devlet mi istiyorlar, iki, üç, dört veya beş Kürd devleti mi talep ediyorlar, yoksa parçası oldukları devletler dâhilinde özerklik için mi mücadele ediyorlar, bu sorulara cevap verilmiyor. Bu parçalılığın ve bulanıklığın muhtemel bir sebebi de Kürd dilinin tarihinde gizli. Araplar ve Farslar on dokuzuncu yüzyılda kendi dilleri bağlamında muazzam bir yenilenme sürecine tanıklık ettiler. Türkler benzer bir süreci 1920-1930 arası dönemde yaşadı. Kürdlerse bu türden bir yenilenmeye ihtiyaç duymadıkları koşullarda yaşamayı sürdürdüler. Dolayısıyla tek bir Kürd dili yok. Birbirine komşu ama aynı zamanda mesafeli diller söz konusu. Bu durum büyük olasılıkla modern dünyanın ihtiyaçlarından kaynaklanmadı. Söz konusu zayıflık, dilin daha iyisine veya daha kötüsüne rıza gösteren, Farsçayı, Arapçayı ve Türkçeyi benimsemiş Kürd elitlerince asimile edilmesiyle alakalı.
Devamını oku ...

4 Aralık Madenciler Günü

Binlerce madenci işsiz,
Binlerce maden işçisi haklarını alamıyor!
4 maden işçisi toprak altında!
Yine bir dünya madenciler gününe öfkeli ve üzüntülü giriyoruz! Tıpkı 2 yıl önce Ermenek katliamında olduğu gibi!
Gözünü kâr hırsı bürümüş ve bu doğrultuda binlerce maden işçisini işsiz bırakan, ücretlerini vermeyen, en önemlisi de iş güvenliği önlemi almayan maden patronları hayatımızı cehenneme çevirmeye devam ediyorlar.
Alınmayan önlemler sonrasında katledilen biz oluyoruz.
Bir mucize olup da kurtulursak da işsiz kalıyoruz.
Tıpkı Soma'da, Ermenek'te ve Siirt'te olduğu gibi!
Bize yer altında cehennemi yaşatanlar, yer üstünde de işsizliğe, açlığa ve sefalete itiyor!
Hatta ve hatta maden patronları madenciler gününde boş durmayarak işten atma saldırılarına devam ediyor. Bunun da örneğini geçtiğimiz sene Denfa'da yaşadık.
Durum böyle iken 4 Aralık Dünya Madenciler Günü sadece isimle sınırlı kalıyor.
4 Aralık Madenciler Günü’nün gerçek anlamı mücadele etmekten geçiyor.
Verilmeyen haklarımızı, alınmayan önlemleri ve işten atma saldırılarını mücadele ederek lehimize çevirdiğimiz gün asıl madenciler günü olacaktır.
Tüm baskı ve keyfi uygulamalara rağmen yine de Dünya Madenciler Günü'nü kutlayacağımız günlerin umudu ile mücadelemizi sürdürmeye devam ediyoruz!
Devamını oku ...

Barışı Hatırlatmak

Yaşam İçin Ses Ver İnisiyatifi, 2 Aralık'ta Ömer FarukGergerlioğlu'na İzmit'te dayanışma ziyaretinde bulundu. Sosyal medyada yaptığı barış konulu paylaşımları nedeniyle Gergerlioğlu hakkında linç kampanyası başlatılmış, ardından çalışmakta olduğu devlet hastanesindeki görevinden açığa alınmıştı. Halen üzerinde yoğun baskılar bulunan Gergerlioğlu, YİSV heyetine şunları söyledi:
"Ankara'dan gelen Yaşam İçin Ses Ver İnisiyatifi'ne hoş geldiniz diyor, teşekkür ediyorum. Barış yanlıları için kara günler gibi görünüyor ama aslında biz farklı olduğumuz için güçlüyüz. Bunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Türkiye Cumhuriyeti'nin 100 yıllık tarihindeki en mutlu olunan iki buçuk yıllık çözüm süreci bitti ve ülkenin başına dağ gibi sorunlar yığılmaya başlandı. Şu anda biz barış yanlıları açısından felaket dolu günler yaşıyoruz. Kimisi için belki farklı komplo teorileriyle açıklanacak bir durumdur bu ama biz maalesef barıştan uzaklaşmamızdan dolayı çok farklı olumsuzlukları yaşadığımızı düşünüyoruz.
Bizler Kocaeli Barış Platformu olarak faaliyetlerimizi üç buçuk yıldır sürdürüyoruz. Barış süreci bitse dahi biz durmayacağız ve devam edeceğiz düşüncesiyle başlamıştık. Hükümetten ve başka güçlerden bağımsız olarak kurulmuştuk ve süreci kim durdurursa durdursun onlara barışı hatırlatmak için oluşmuş sivil bir inisiyatifiz. Farklı kesim ve kimliklerden arkadaşlarla yola çıktık ve devam ediyoruz. Şu anda çatışma çözümleriyle ilgili okumalar yaparak dünyadaki örnekleri tahlil ediyoruz. Bunun tüm barış yanlıları tarafından yapılması gerektiğini düşünüyorum, çünkü aynı örneklerle karşılaşıyoruz. Bunları tetkik ederken aynı sesleri duyduk, dünyanın en ucundaki kişilerden bile ülkemizde yakın zamanda yaşadığımız hadiselere çok yakın cümleler duyduk; bu çok çarpıcı ve umut verici. Benim ülkemde yaşanmış sorunların başka yerde aşılmış ve çözülmüş olması, umut verici. Mücadelenin nasıl yapılmasını ve bu yola devam edilmesi gerektiğini işaret ediyor.
Faşizme, ayrımcılığa boyun eğmeden yürümemiz gereken yol bu. Yıllardır giderek toplumu parçalayarak ilerleyen problemler var, ama barış için hepimizin ödemesi gereken bedeller de var. Birçok kişi bu bedeli ödedi; bana da gerek dernek çalışmalarımda, gerekse de sosyal medya çalışmalarımda barış için paylaşımlar yaptığım için görevimden açığa alınma ve sosyal linçe uğratma gibi bir bedel ödetmeye uğraştılar. Bunlarla mücadeleyi demokratik bir gereklilik olarak görüyorum. Açığa alınmam sonrası yaptığım çalışmalar da bir demokrasi mücadelesidir, sonuçta işe iade edilsem de edilmesem de aynı yolda devam edeceğimi deklare etmiştim. Bu tür zorluklar tarihin her döneminde yaşandı, yaşanıyor, yaşanacak, bunlara çok yabancı değiliz, mücadelemiz devam ediyor. İnşallah bu topraklarda güzel günleri, adaleti, hakkı, kardeşliği hep birlikte göreceğiz."
Devamını oku ...

Seçimden Sonra

Seçimden Sonra: Korkmayın Düşünün!
2016’da iki partili üzerine kurulu, demokratik olmayan sistem, tarih boyunca en nefret edilen iki adayı halkın önüne çıkarttı. Bu iki seçenek o kadar iç karartıcıydı ki seçmenlerin yüzde kırk üçü sandık başına gitmedi. Herkes, ya iki adaydan ya da adayların birinden illaki nefret ediyordu. Kazanan kim olursa olsun, onun yoğun bir muhalefetle karşılaşacağı kesindi.
Trump’ın seçilmesi herkesi şok etti. Bu haber, ciddi bir cinnet hâline yol açtı. Gözü yaşlı kalabalıklar, seçim sonucunu protesto etmek için sokaklara döküldü. İtiraz edilmeyen seçime beklenmedik bir tepki gösterildi.
Bu muhalefet, politik müesses nizama karşı koyma noktasında ihtiyaç duyulan yeni hareketin inşası için gerekli en hayırlı temeli temin etmiyor.
Bu ağlayıp karalar bağlayanların çoğu, en kötüsüne hazırlıklı olan Bernie Sanders destekçilerinden değil, Clinton kampanyasına inananlardan oluşuyor. Bu kesime göre, kampanya boyunca Trump’ın “başka insanlara yönelik nefretin, cinsiyetçilik, ırkçılık, homofobi, yabancı düşmanlığı gibi farklı biçimlerini savunan bir isim olduğu” ortaya konuldu. Buradan da Trump’tan nefret edilmesine yönelik bir tepki geliştirildi. Oysa bu, steril bir tepki ve politik açıdan hiçbir sonuca ulaşmayacak olan bir yöntem.
Trump’ın ırkçı bir canavar olarak kazandığı itibar, büyük ölçüde aşırı ifadelerle yüklü açıklamalarına dayanıyor. Bu açıklamalarda Trump, Meksikalı göçmenler ülkeye girmesinler diye duvar örmek gibi vaatlerde bulundu. Esasen bu vaat tuhaftı, çünkü bu duvar zaten mevcuttu! Sadece ona duvar değil de “çit” deniliyordu.
Washington, Nazilerin değil, yeterince kötü olan ama kesinlikle yeni bir yanı bulunmayan, gerici Cumhuriyetçilerin idaresine girdi. Eğer Trump, o cumhuriyetçilere kıyasla kimi hususlarda daha iyiyse, bu hususlar tespit edilip desteklenmeli. Etkili bir muhalefet, boş lafla gerçek meseleler arasında nasıl ayrım yapılacağını ve ilgili hususları kendi vasıfları üzerinden nasıl değerlendirileceğini bilmek zorunda.
Clinton kampanyası düşman olarak resmedilen Trump’a karşı kadınları ve azınlıkları koruyacağını iddia eden bir “kimlik siyaseti” üzerine kuruluydu. Bu iddianın süreklileştirilmesi üzerine kurulu olan, Trump’ın kişisel açıdan ne kadar korkunç bir kişi olduğuna vurgu yapan bir muhalefet hareketi, Clinton kampanyasının, Rusya karşıtı propagandası türünden diğer yönlerini halı altına süpürecektir. Ana akım medyanın tetiklediği “sol” muhalefetin Trump’la ilgili olarak Clinton’cıların onu “diktatör” Putin’le dost olduğuna dair sözlerini, onların dile getirdikleri “diktatör” suçlamasını tekrarlaması, rizikolu bir yaklaşım. Bu cinnet üzerine kurulu muhalefet, Trump’ın kampanyasındaki tek olumlu unsura, Rusya ile savaşmak yerine, onunla iş yapma arzusuna karşı çıkıyor.
Alman savunma bakanı Ursula von der Leyen’in Trump’ın Putin ile NATO arasında seçim yapmasını istemesi ve “ortak değerler”e işaret etmesi önemli. Bu, sadece ABD’deki savaş partisinin değil, Avrupa’daki NATO mekanizmasının da Hillary Clinton’ın desteklediği savaş yanlısı politikaları uygulaması konusunda Trump’a baskı uygulayacağının bir işareti. Hayal kırıklığına uğrayan Clinton’cı muhalefet, muhtemelen savaşlara karşı çıkmak için değil, Trump’ın savaşlara karşı çıkan yaklaşımına itiraz etmek için sokağa dökülüyor. Tüm bu eylemler de “diktatörler”e yönelik karşıtlık ve ortak demokratik, insanî değerler adına yapılıyor.
Trump’a yönelik geliştirilen, histerik muhalefetin yüzleşeceği tehlike işte bu. Zaten korkunç olan, söz konusu kampanyanın en kötü yanlarının süreklileştirilmesinden başka bir şey değil ve esas olarak bireylerin suçlanmasına odaklanıyor ve ciddi politik meseleleri görmezden geliyor. İlerici bir muhalefet ise Clinton’cılığı kenara atıp kendi konumunu belirlemeli. Bu noktada rejim değişikliklerine yol açan savaşlara muhalefet etmeli. Trump bile bu türden savaşlara karşı olsa dahi, söz konusu muhalefet ortaya konulabilmeli. Esasında böylesi bir muhalefet, Trump’ın mevcut konumunu muhafaza etmesi konusunda ona baskı uygulamalı, zira o, Washinton’da bu konumunu terk etmesi noktasında ciddi bir baskıyla yüzleşecekmiş gibi görünüyor. Muhalefet, bu aşamada Trump’ın savaştan uzak durma vaadine sadık kalmasını talep etmeli, öte yandan da onun ülke içerisine dönük gerici politikalarına itiraz etmeli. Aksi takdirde her iki siyasî akımın en berbat örneklerine tanık olacağımız bir geleceğe doğru bodoslama ilerleyeceğiz.
Diana Johnstone
Devamını oku ...

Nizar Kabbani ve Cemile Buhayrad

Cezayirlilerin Fransız sömürgeciliğinden kurtulmak için verdikleri on yıllık mücadelede çektikleri cefa ve gösterdikleri cesaret, 1948’de Filistinlilerin yaşadıkları felâketten [Nekbe] sonra Cezayir’i Arapların ana davası hâline getirir.[1] O dönemin şairleri, Cezayirlilerin mücadelesine dair şiirler kaleme alırlar ve ellilerde Arap mücadelesinin temel yönlerinden birini temsil etmesi sebebiyle, bu mücadeleye büyük önem verirler.[2] Nizar Kabbani de o dönemde Cemile Buhayrad için bir şiir yazar.
Şiir, Cezayir’deki Fransız işgalinin mağdurlarından biri olan Cemile Buhayrad’la tanıştırır bizleri. Şiirde Buhayrad’ı Oran’daki askerî hapishanede görürüz. O, davasına sadık, eziyetlere sabırla tahammül eden bir militandır.[3] Şiir, bize ayrıca Cemile’yi iki sureyi ezbere okurken tasvir eder: Meryem ve Fetih. Burada neden bu surenin seçildiği sorusu sorulabilir. Cevabı muhtemelen şudur: Meryem suresi, Hz. Meryem’le ilgilidir, dolayısıyla O tek erkek tanımadan hamile kalmasıyla, çektiği dert karşısında sabır gösteren bir kadının takip edeceği bir örnekliktir. Belki de Nizar, şiir üzerinden Cemile’nin o eziyetlere ve aşağılamalara tahammül etmesiyle ikinci Meryem Ana olduğunu söylemektedir. Fetih suresi ise Cemile’nin isyanının nihayetinde zafere ulaşacağına dair inancının bir ifadesidir. Nizar, bu iki sureyi “şafak vakti” okumaktadır, bu da Cemile’nin zaferine ve şairin zamanı kesin olarak belirlemesine dair bir ifadedir:
“Elinde su ıprığı, bir de gardiyan
Bir el Kuran’a dokunuyor
Bir kadın ilk sabahta
“Döneceğiz, diyor sana”
Ayetler geçiyor dilinden hazin
Meryem suresinden, Fetih suresinden.”[4]
Şiir boyunca Nizar Kabbani, Cemile’yi (ondaki gururu anıştırmak adına) palmiyeye ve (masumiyetine dair bir ifade olarak) çocuğa benzetir. Ama sonra “yoruyor güneşi, o yorulmuyor”[5] türünden kapalı bir ifadeye başvuruyor. Takip eden dizelerde Nizar, Fransızların barbar ama aynı zamanda, içi geçmiş zayıf bir güç olduğunu söylüyor:
Allahım
Yıldızların altında
Var mı bir insan
Razı olsun yenmesine
Asılan bir kadının etinden.[6]
Şiirin ikinci kısmında Cemile’yi Fransız hapishanesinde, mahpusluğun, hastalığın ve başında Lacoste’un bulunduğu Fransız askerlerinin muamelelerinin çilesini çekerken görüyoruz. Bu hapishanede Fransızların Cemile’ye uyguladıkları işkence yöntemlerine tanıklık ediyoruz:
Bağlı ayakları kırnaplarla
Sigaralar söndürülüyor memesinde
Kan içinde dudakları burnu. [7]
Bu satırlar, Fransızların Cezayirlilere uyguladıkları zulmün çok küçük bir kısmını, yüzeysel olarak aktarıyor. Şiirde Cemile’nin psikolojisinden ve askerlerin kibrinden, merhametsiz yüreklerinden bahsedilmiyor.[8]
Cemile, Nizar şahsında Fransızlara yönelik direnişin bir sembolü.[9] O, hapse atılmış bir kadına işkence eden, bundan zevk duyan, güzelliğini sürekli taciz eden askerlere atıfta bulunuyor.[10]
Abdullah Şahham
Cemile Buhayrad
Adı, Cemile Buhayrad
Hücre numarası doksan
Vehran’da savaş tutuklularından
Yirmi iki yaşında
Tapınağın kandilleri gibi gözleri
Ve kara Arap saçları
Yaz gibi
Hüzün çağlayanı gibi
Elinde su ıprığı bir de gardiyan
Bir el Kuran’a dokunuyor
Bir kadın ilk sabahta
“Döneceğiz, diyor sana”
Ayetler geçiyor dilinden hazin
Meryem suresinden, Fetih suresinden
Adı Cemile Buhayrad
Ateşle yazılmış
Yağmurda ıslanmış
Ülkemin sanatında, sanatımda ıslanmış
Yirmi iki yaşında
Bir çift güvercin konmuş göğsüne
Haliç konmuş, denizin dudağı
Aslen İstanbullu
Hiç süs görmemiş dudakları
Hiç düş girmemiş odasına
Çocuklar gibi oynamamış hiç
Gözü kalmamış gerdanlıkta, süslü giysilerde
Adı Cemile Buhayrad
En güzel şarkısı Mağrib’in
En uzun hurması
Cezayir’in ovaları görünüyor gözüne
Bir kız çocuğu görünüyor
Yoruyor güneşi, o yorulmuyor
Allahım
Yıldızların altında
Var mı bir insan
Razı olsun yenmesine
Asılan bir kadının etinden
Bastille’in ışıkları sönmüş
Veremli bir kadının öksürükleri
Doydu zincirler memesinden
Değersizler doydu
Lacoste ve binlerce adi kişi
Yenik Fransa ordusu doydu
Şimdi saldırıyorlar kadınlara
Mum gibi asılmış kadınlara
Bağlı ayakları kırnaplarla
Sigaralar söndürülüyor memesinde
Kan içinde dudakları burnu
Ve Cemile Buhayrad’ın yaraları
Ve kurtuluş sözleşilen yerde
Giyotin kuruyorlar, acımasızlar
Sürüyor kadınları bıçağa
Cemile bombalar altında
Yağmura tutulmuş bir serçe gibi
Kara, yanık kırmızısı bedenini
Çökertiyor elektriğin uçları
Yanıklar var sol memesinde
Memesinin ucunda
Daha daha… ey utanç
Adı, Cemile Buhayrad
Bir tarih bu
Yazar ülkem onu
Korur çocuklarım onu
Bir kadının tarihini ülkemden
Giyotinin soğuttuğu
Fethetmişti güneşi
Bir kadın
Kanayan kanayan kanayan
Yükselen bir kadın Cebel-i Atlas’tan
Leylaklar, nergisler anıyor onu
Turunç çiçekleri anıyor
Ne küçükmüş Jeanne D’arc ey Fransa
Ülkemin Jeanne D’arc’ı yanında…
Nizar Kabbani
Gazaba Uğramış Şiirler
Türkçesi: İbrahim Demirci-Turan Koç
İz Yayıncılık
Dipnotlar
[1] Nizâr Qabbâni, al-A'mâl al-Siyâsiyya al-Kâmila, Cilt. 3, s. 588.
[2] A.g.e., s. 590.
[3] A.g.e., s. 595.
[4] A.g.e., s. 596.
[5] A.g.e., s. 596.
[6] A.g.e., s. 604.
[7] A.g.e., s. 603.
[8] A.g.e., s. 593.
[9] Nizar’a göre delilik, çocukluk ve devrime ek olarak kendi şiirinin idrak edilmesi noktasında en önemli unsurlardan birisi. “Şiirimin üç kilit unsuru var: çocukluk, devrim ve delilik. Çocukluktan kastım, masumiyeti, dürüstlüğü ve kendiliğindenliği ifade eden her şey. Devrimden kastım gelenek veya hukuk formu kazanmış tüm kültürel, psikolojik ve tarihsel mirastan kopuşu, ayrışmayı ve ayaklanmayı ifade eden her şey. Delilikle de aklın o eski seyrinden ve zamanından ayrışmayı ve biz doğmadan önce belirlenmiş kurallara karşı çıkmayı ifade ediyorum.” Bkz. Nizâr Qabbâni, Qissati ma'a al-Shi'r, Beyrut, 1982, s. 80-81.
[10] Nizâr Qabbâni, Al-A'mâl al-Siyasiyya al-Kâmila, Cilt. 3, s. 593.
Devamını oku ...

Bugünü ve Yarınıyla Kürd Meselesi -II

III
Osmanlı’da milliyetçi ideolojiler, sonraki süreçte ortaya çıkıyorlar. Bu ideolojiler, on dokuzuncu yüzyılda, Balkanlar’da, Suriye’de, Ermeniler arasında, diğer milliyetçiliklere tepki olarak, Rumeli Türkleri arasında oluşuyorlar. Bu dönemde Kürd milliyetçiliğinin oluştuğuna dair en ufak işarete rastlanmıyor. Bu milliyetçiliklerin ortaya çıkışı, yeni kentleşme süreci ve hükümet idaresinin modernleşmesi ile yakından bağlantılı. Köylüler, kendi dillerini konuşmayı sürdürüyorlar. Osmanlı idaresi, taşrada kendisini sadece vergi ve asker toplarken gösteriyor. Ama yeni şehirlerde, bilhassa yeni ortaya çıkan, eğitimli orta sınıflar arasında, yazı dilindeki ustalık, gündelik hayatta bir gereklilik hâline geliyor. Modern anlamda ilk milliyetçiler, bu yeni sınıfların içerisinden çıkıyorlar. Kürd halkının yaşadığı Orta Anadolu gibi bölgelerin varlığı, Türk (Kemalist) milliyetçiliğinin, hatta Kürd milliyetçiliğinin oluşumunu izah ediyor.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, bu iki imparatorluğun nihayetinde yok olmasına tanıklık eden sürecin niteliğini izah etmede yardımcı olacak bir örnek. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Avrupa kapitalizminin ortaya çıkışından önce kuruluyor, oysa en yakın komşusu ve (Avusturya, Bohemya gibi) kimi bölgeleri, kapitalizmin yeni temelleri üzerinde kuruluyorlar. Dolayısıyla “yeni “ulusal sorun”, on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkıyor. Avusturyalı Marksistler (Otto Bauer ve diğer isimler), sosyalistlerin itirazın bu yeni boyutuna dair iyi bir analiz ortaya koyuyorlar. Dönemin koşullarında bu siyaset önerileri, muhtemel en ilerici öneriler olarak görülmeli. Bu öneriler, büyük devletin çıkarlarını korumayı, ama devleti sosyalist (radikal, hatta sosyal demokrat) adımlarla hızlandırmayı, herkese adil davranmayı öne alan temkinli bir siyasete dayanan, halklar üzerine kurulu bir enternasyonalizmi kültürel özerklikle alakalı gerçek bir siyasetle birleştirdiler. Yaşanan olaylar, bu projenin başarılı olmasına izin vermedi, süreç, genel anlamda vasat bir burjuva milliyetçiliğinin hayrına olacak şekilde gelişti.
Bölgelerde, çevredeki kapitalizmle birlikte ortaya çıkan, vasat birer form kazanan Balkan ve Suriye-Arap milliyetçilikleri, Osmanlı’da muzaffer oldular ve onun ortadan kalkmasına katkı sundular. Ama bu milliyetçiliklere has zayıflıklar, destekçilerini dış güçlerin desteğini aramaya itti. Bu destek, Osmanlı idaresine karşı genelde Büyük Britanya ve Rusya’da alınmaya çalışıldı. Söz konusu arayışın bir de bedeli vardı: ortaya çıkan devletler, hâkim emperyalist güçlerin kontrolüne girdiler: Araplar Britanya ve Fransa’nın, Balkanlar da Almanya’nın hâkimiyeti altına girdi.
Osmanlı’ya katılmazdan önce güzel bir bağımsız uygarlığın gelişip serpildiği Ermenistan’da ulusun yenilenme süreci 1915 soykırımı ile kırıldı. Burada milliyetçilik, yeni iş ve finans sektörlerinde tercih imkânlarına sahip, Rumeli kentlerindeki (İstanbul, İzmir ve diğerleri) Ermeni göçmen burjuvazi ile Ermeni topraklarındaki eşraf ve köylüler arasında bölündü. Bu toprakların küçük bir kısmının Rus İmparatorluğu’na katılması (bu topraklar sonrasında Sovyetler’in idaresi altına girdi, ardından da bağımsız Ermenistan’a dönüştü), süreci daha karmaşıklaştırdı, zira bilhassa Birinci Dünya Savaşı esnasında Rus başkentininin yönlendirmelerinden korkulmaktaydı. Osmanlı idareciler, sonrasında soykırım yoluna başvurdular. Bu noktada katliamdan esas faydalananların ve onun faillerinin Kürdler olduğunu belirtmek gerek. İmha edilmiş Ermeni köylerine el koyan Kürdler, topraklarını iki katına çıkarttılar.
Modern Türk milliyetçiliği ise nispeten daha yakın bir zamana ait. İlkin eski asker, eğitimli isimler eliyle oluşturuldu. Bu isimler, İstanbul, İzmir, Selanik gibi şehirlerin idarecileriydi. Milliyetçilik, bu noktada Balkan ve Suriye-Arap milliyetçiliklerine tepki olarak oluşturuldu. Orta ve Doğu Anadolu’daki Türk (ve Kürd) köylülerinde herhangi bir makes bulmadı. Sonrasında Kemalizmin de gündemine alacağı bu milliyetçiliğe ait seçenekler şu şekildeydi: Avrupalılaşma, Osmanlıcılığa karşı düşmanlık ve yeni devletin Türk niteliği ile laikleşme tarzının tasdiklenmesi. Burada “laik” yerine “laikleşme” tabirini bilerek kullanıyorum, çünkü yeni Türk yurttaşı, İslam’a ait olmaya dayalı toplumsal nitelik üzerinden tarif edildi (katliamdan kurtulan Ermeniler, İstan ve İzmir’deki Rumlar dışlandı). Öte yandan İslam da Ankara’daki yeni hükümetinin hâkim olup maniple ettiği kamusal yapının mevcut statüsüne indirgendi.
Kemalistlerin 1919-1922 arası dönemde emperyalist güçlere karşı öncülük ettiği savaşlar, Anadolu’daki Türk (ve Kürd) köylülerinin yeni Türk milliyetçiliği ile birleşmesini sağladı. Kürdler, Türklerle ayrıştırılmayacak hâldeydiler. Kemalistlerin silâhlı kuvvetleri dâhilinde savaştılar. Kemalist Türk milliyetçiliği, koşulların zorlamasıyla anti-emperyalist bir biçim kazandı. Ondaki anlayışa göre, Osmanlıcılık ve hilâfet, imparatorluk halklarını (Türkleri, Kürdleri ve Arapları) korumuyordu. Aksine bu iki unsur, Batı emperyalizminin ülkeye nüfuz etmesini ve emperyalizminin kapitalist, çevre ülke hâline gelmiş, hâkimiyet altındaki bir yapıya dönüşmesini kolaylaştırdı. Bu gerçeği o dönemde ne Balkan milliyetçiliği ne de Arap milliyetçiliği anladı: bu iki milliyetçilik, Babıâli’nin iktidarına karşı emperyalist güçlerden destek talep etti. Anti-emperyalist Kemalist milliyetçilik, Osmanlıcılığa son darbeyi indirdi.
Devamını oku ...

Rojava Projesi -II

Nisan 2011’de PYD lideri Salih Müslim Suriye’ye döndü. Allsop’un açıklamasına göre, PYD’yi eleştirenler, bu dönüşün Esad’la yapılmış bir anlaşmanın parçası olarak gerçekleştiği iddiasındaydı. Bu anlaşma, aynı zamanda Temmuz 2012’de Rojava’nın Suriye hükümetince hiçbir şiddet yoluna başvurmaksızın çekilmesini de içeriyordu. Bunun karşılığında PYD isyancılara katılmayacak, kuzeyden Esad’a saldırmayacaktı.
PYD bu değerlendirmeleri kabul etmiyor. Rejimin bölge için daha fazla kaynak harcamama kararından bahsediyor ve Suriye güçleriyle sonrasında yaşadığı çatışmalara işaret ediyor. Bu hususlar, partinin Esad’la ilişkisi konusunda şüpheye düşmek için iyi birer sebep.
Öncesinde Salih Müslim, Demokratik Değişim Güçleri Ulusal Koordinasyon Komitesi delegesiydi. Bu komite, sürecin başında Esad’la diyalog kurulmasını talep etmişti. Suriye Ulusal Konseyi ve Yerel Koordinasyon Konseyleri, komitenin göstermelik olduğunu söyledi ve onun Esad rejiminin sanki reform istiyormuş gibi görünmesini sağlayan, iktidara “sadık bir muhalefet” olduğunu iddia etti. Gerçek ne olursa olsun şurası açık: Meredith Tax’in kitabı bu tartışmaya hiç değinmiyor.
Ayrıca Tax’in Kürd siyasetini Barzani ile PKK’li devrimciler arasındaki ikilik üzerinden yorumlaması da 2004 sonrası ortaya çıkan yeni dinamikleri kesinlikle açıklamıyor.
Tax, 2004’te “PYD Suriyeli Kürdlerin ilk büyük ayaklanmasının örgütlenme sürecine katıldığını söylüyor. Kamışlı ayaklanması ile ilgili bu tespitinde yazar partinin rolünü abartıyor. Kürdlere karşı uygulanan şiddet ve zulme karşı bu kendiliğinden gerçekleşen protestoyu hiçbir partinin örgütlemediğini söylemek daha doğru. Kabul etmek gerek ki PYD, protestolar başladıktan sonra onlara destek vermek noktasında önemli bir rol oynadı, ama bu desteği Yekîtî (Birlik) partisi gibi nispeten daha militan başka Suriyeli-Kürd gruplar da vermişti. Ama ayaklanma, sona erdikten sonra hem PYD’yi hem de Suriye devletini eleştiren yeni gruplar da oluşmuştu.
Bunlardan biri de Kürd Gençlik Hareketi. Ağırlıklı olarak gençlerden oluşan bu hareket, Baas rejimine karşı ilk silâhlı direnişi başlatmaya çalıştı. Hareket, PYD’yi devletle çalışmakla suçluyordu.
Kürd Gelecek Hareketi de Kamışlı ayaklanması sonrası kurulmuş bir örgüttü. O da PYD’nin devletle işbirliği içerisinde olduğuna dair iddialar üzerinden PYD’ye karşı çıktı. Bu grup, Arap muhalefet güçleriyle çalışarak, rejimin kırmızı çizgisini ihlal etti. Devrimin başladığı günden beri hükümetin devrilmesinden başka bir talep dillendirmedi. Temmuz 2011’de hareketin lideri Meşal Temo, hükümetle diyalogun imkânsız olduğunu söyledi: “Kendi halkını öldüren bir rejimle konuşamazsınız.”
A Road Unforeseen isimli kitap, Temo’yu önemsiz bir kişi olarak görüyor. Onu “Kürdlerin Suriye Ulusal Konseyi’nde kalmalarını isteyen bir aktivist” olarak tarif ediyor. Bu yaklaşım, Temo’nun Kürd siyasetindeki önemli rolünü kenara atıyor. Ekim 2011’de öldürülmesi sonrası cenaze törenine Kamışlı’da elli bin kişi katılıyor; Halep, Lazkiye ve Haseke’de düzenlenen gösterilerse daha büyük.
Tax, PYD’nin Temo’ya yönelik suikastin parçası olduğuna dair suçlamaların ispatlanamadığını söylüyor ve Suudi haber kanalı Arabiya’nın yayınladığı, Temo’nun Esad rejiminin emriyle öldürüldüğüne gösteren belgelere atıfta bulunuyor.
Oysa bu mesele açıklığa kavuşturulmuş değil. Ölümünden kısa bir süre önce Temo, rejimin ve PYD’nin kendisini ortak düşman olarak gördüğünü, ikisinin hayatına kastedeceğini söylüyor. PYD, ilkin Temo’nun ölümünden Türk hükümetini, ardından da Esad’ı suçluyor. Liderinin ölümüyle giderek güç kaybeden Kürd Gelecek Hareketi, hâlâ cinayetten PYD’yi sorumlu tutuyor.
Tax, bu suçlamaları “Batı hükümetleri ve STK’ları” arasında dolaşımda olan “Rojava karşıtı anlatının” parçası olarak tarif ediyor. Oysa yukarıda kabataslak aktardığımız, PKK ile Baasçı devlet arasındaki ortaklık, Arap ve Kürd, birçok insanın ona güvenmemesine neden oluyor. Ayrıca PYD’nin desteğinde gerçekleşen politik baskıya dair yakın döneme ait olayların da bir kenara atılması pek mümkün değil. Rojava’da partiye karşı bir dizi protesto gerçekleşti. Bu tür saldırılar yüzünden Rojava yönetimi özür diledi ve bazı değişiklikler yapmaya çalıştı.
Eleştirel Dayanışma
Meredith Tax’in kitabı, Suriye devrimine sempatiyle yaklaşırken, Rojava’nın kaderinin o devrimle nasıl iç içe geçtiğini pek görmüyor. Şurası açık: Esad rejimi bir biçimde yıkılmaz ise, o özerk bir bölgenin, bilhassa Kürdlerin hâkim olduğu bölgenin oluşmasına hoşgörüyle yaklaşmayacak.
Suriye’de sürmekte olan savaşa PYD yayınlarında ve bildirilerinde pek değinilmiyor. Ocak 2016’da PYD temsilcisi Zuhat Kobani, Rojava’nın diğer bölgelere üstün olduğunu ispatlamak için bölgede zayiat oranlarının düşük olduğunu söyledi. Oysa bu farklılık Rojava değil, Esad ile ilişkili. Esad, güçlerini daha çok başka yerlere odaklamış durumda.
Esad, Kürdlerin kendi kaderlerini tayin hakkını tanımadığını açıktan söyledi. Eğer devrimci kalkışma başarısız olursa, varil bombaları ileride Rojava’nın üzerine yağacak.
Suriye devriminin trajedilerinden biri de bilhassa Esad karşıtı güçlerle Kürdler gibi ülkenin ezilen grupları arasındaki kavga ve ayrımdır.
Birçok muhalefet lideri, Kürdlerin kendi kaderlerini tayin hakkını tanımıyor. Hatta alabildiğine ırkçı ifadelere başvuruyor. 2013’te Nusra, Ahraru’ş Şam ve diğer İslamcılar, Kürd bölgelerine saldırdıklarında muhalefetin büyük bir kısmı sessiz kaldı. Bu, Kürdlere Kamışlı ayaklanması sonrası bu kesimlerdeki sessizliği anımsattı.
PYD’nin rejime yönelik muğlâk konumu ve muhalefeti görmezden gelmesi birçok isyancıyı kızdırıyor. 2013’te verdiği bir röportajda Salih Müslim, Suriye Ulusal Konseyi’ne bağlı grupların Amerikan emperyalizminin kuklası olduğunu söyledi. YPG güçlerinin Esad’la birlikte kurduğu fiilî ittifak, en açık örneğini Halep kuşatmasında ortaya koydu. Müslim’in Rus müdahalesini övmesi de öfkeyi iyice artırdı. Ama şunu söylemek lazım: söz konusu trajedinin gerçek temeli, Suriye muhalefetinin Kürdlerin kendi kaderlerini tayin hakkını destek vermeyi reddetmesi.
PYD projesi, muğlâklığını hâlen koruyor. Bir yandan Rojava’daki etnik ve dinî çoğulculuk, bölgeyi azınlıklar için nispeten güvenli bir bölge hâline getirdi. Ayrıca mazlum Kürdler için önemli demokratik kazanımlar elde edilmesine tanık olundu. PYD destekçileri, Rojava’yı tüm ülke, bölge, bazen de dünya için bir alternatif olarak takdim etmeye başladılar. Onlara göre, PKK’nin ideolojisi artık milliyetçi değil.
Ama hareketin sorgulanamayacak ideolojik ve politik lideri olan Öcalan’a göre, Kürd hareketi sadece yeni bir tür demokrasi kurmuyor. Onun kanaatince, Kürd’ün özel nitelikleri yeniden doğuyor: Öcalan, Kürdlerin demokrasinin seçilmiş halkı olduğunu söylüyor.
Bu yaklaşım, hareketin enternasyonalizmini de muğlâk kılıyor. “Suriye muhalefetinin PYD’ye yönelik garezi” dediği hususla ilgili olarak Tax, Müslim’in şu sözünü aktarıyor: “Bizim sorunumuz iktidar değil. Şam’daki iktidar gelir gider. Biz Kürdler için bu hususun bir önemi yok. Bizim için önemli olan, varlığımızı ortaya koymak.”
Tax’in kitabı, Rojava ile ilgili, ucu açık bir dizi soru ile sona eriyor. Yazar, “PKK gibi yukarıdan aşağı inşa edilmiş bir örgüt”le “komünlerin ve konseylerin halka dayalı, yukarıdan aşağı teşkil edilmiş demokratik siyaset” arasındaki çelişkiye işaret ediyor. Ayrıca yazar Öcalan’ın ideolojisinin sorgulanması noktasında “kurulmakta olan Rojava’nın yeterince yer açmadığından endişelendiğini söylüyor.
Bu sorulara başka sorular da eklemek mümkün: PKK içeride nasıl hareket ediyor? Rojava yönetimi, devredışı bırakılamayan sınırsal ayrımlarla veya bölgesel farklılıklarla nasıl başa çıkacak? “Toplum kendisini yönetmeli” görüşü ile hareketin özgürlük hedeflerine dair sınırlara karar verenleri nasıl uzlaştıracak?
Tax, Kültür Devrimi’nin zirvede olduğu dönemde 1973’te gündeme gelen ve kendisinin de parçası olduğu “devrimci turizm” deneyimine dair eleştiriler getiriyor. “Kısa süre baktığım her konuyu sorgulayacak kadar saftım” diyor. Şimdi ise solun daha temkinli bir görüş geliştirmesini istiyor.
Kitap, ikna edici tarzıyla, Rojava’da “insanların bir şeyler yapmaya çalıştığını ve kadınların merkezde olduğunu” söylüyor. Bu çaba ve onu mümkün kılan Suriye devrimi, dikkatimizi ve dayanışmamızı hak ediyor.
Alex de Jong
Devamını oku ...

Şimdi Demokrasinin Tarihini Yazmak Lazım

Tarih önceden yazılır, ondan sonrası uygulamadır. Ulus devletlerin tarihi önceden yazıldı ve yaşama ultra ulus devletler olan ABD, İngiltere, Almanya, Fransa Wilson doktrini gereği ulusların kaderini tayın hakkını bir devlet olarak yaşama geçirdi. Ondan sonraki devletlerde “her halka bir devlet” anlayışı hâkim oldu.
Önceliği ulus devletler tarihi yazılması ve uygulaması “ultra ulus devletler emperyal kapitalist ilişkileri üzerinden, devleti iktidarı güç ilişkilerini, dünyayı bir ahtapot gibi altına alarak sömürdü. Ulus devletlerin uygulaması ise Nato’su, Fifa’sı, uluslararası ilişkileri sportif karşılaşmalarından başlayarak, her ulus devlet bayrağı ve marşların çalınması, bayrakların çekilmesi-indirilmesi, her devletin spor müsabakalarında o ülkenin marşları çalınarak şoven toplum anlayışı uygulamaya konuldu.
Bu ulus devletlerin, ulusal orduların, Soğuk Savaş dönemi politikaları, reel sosyalizm dâhil önündeki engelleri aşarak dünyayı verilen ulusal ölçekli mücadeleleri devleti ele geçirmeye indirgendiğinde, ele geçirmeye çalıştığı ulus devlet tarafından ele geçirildi. İnternette ulusların tarihi ile ilgili çok bilgiye ulaşılır. Oralarda sadece demokrasinin tarihi ile ilgili bir bilgiye ulaşamazsınız.
Meselenin gösterdiği arıza tam burada başlamaktadır. Türkiye’de Türklere, Müslümanlara, Sünnilere demokrasi, diğerlerine anti demokrasidir. Bu Fransa, Almanya, İngiltere, Rusya, Çin için de geçerlidir. Menşei ulusal olanı anlatır.
Mesela Kürtler konusunda da internette ulusal olanla ilgili bir şeyler aradığınızda gene ulus tarihiyle ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz.
Sadece yazılmayan, demokrasinin tarihidir. Yazılı hâle gelmeyenin ne tarihi ne de uygulaması olur. Öncelik yazılması gereken demokrasinin tarihidir. Demokrasinin proje olarak ortaya konulması, demokrasi olarak programlaştırılması gerekmektedir. Devletlerin ara malzemesi durumundaki, demokrasi tarihi yazılmamışsa, uygulamaya geçmesi, pratiğe geçmesi mümkün değildir. Ülkemiz de bu konuda birçok girişim vardır. Mesela demokrasi için birlik, demokrasi için güç birliğini ele alalım. Demokrasi için birliğin önüne koyduğu temel argüman, tek adam rejimine karşı direnme, mücadele etme anlayışını “öne çıkartmaktadır’. Demokrasinin tarihi ve onun ortak programıyla ilgili bir başlık ortalıkta yok. Burada birlikteliğin ideolojik olmaması gerektiği deklare edilmiş, gerekçesi de farklılıklarla beraber bir güç odağı oluşturmak şeklinde ifade ediliyor. (Rıza Türmen)
Eski vekil Ufuk Uras ise referandum yolunda toplumsal muhalefeti ortak harekete geçiren, Kürtleri, Alevileri, sosyal demokratları bütün renkleriyle içeren bir demokrasi meclisi önerisi ortaya atmıştır. Burada şöyle tersten bir açıklama yapalım: dille, dinle, soyla, sopla, ırkla, kültürle tanımlanmasına ulusalcı milliyetçi demokrasi denir.(din egemenlerin elindedir)
Yani gerçek demokrasi değil. Bugün dünyada demokrasiyle, tarihiyle ilgili bir anlam bir yüklemi yok, sadece ulusalcı veya devletçi anlayışın bir ara malı konumundadır. Demokrasinin ortak tarihe, ortak programa kavuşturulması gerekmektedir. Ortak demokrasinin tarihini yazmak için önceliği demokratik anlayışı temel almak gereklidir.
Ülkemizdeki muhalefetin güçsüz olması, demokratik olmamasından gelmektedir. Mesela Aleviler diyanette kendilerine cemevi yapma müsaadesi istemektedirler. Ama bu noktada Türklükle tanımlananlar konusunda herhangi bir karşı çıkış gerçekleştirmiyorlar. Bizdeki yapıların, muhalefet hareketlerinin güçsüzlüğü demokrat ve demokratik olmamasından kaynaklanmaktadır. Tüm siyasi partiler adaylarını Ankara’dan belirler. AKP-CHP-MHP de aşağı yukarı böyle, HDP ise demokratik özlemli bir anlayışla hareket etse de adaylarını Ankara’da veya bir havuzda toplanmış yetkililerce belirlemektedir.
Yöntemler iktidarda da muhalefette de aynı, devletin bürokrasisine atama tarzının yerini seçimin alması gerek. Ne kişiliklerin ne de iktidarın atama yetkisi olmalı. Bunun için de demokrat ve demokratik yöntemleri temel almak şart. Demokratik özlemlere karşın aynı yöntemlerle hareket etmek, mevcut iktidara karşı duruşu sakatlıyor. Muhalefetin güçsüzlüğünün buradan kaynaklandığını görmek gerek.
İşe koyulurken, demokrasiyi tarif ederken, onu dille, dinle, soyla, sopla kültürle tanımlamamak şart.
1- Demokrasi tarihi ortak programa muhtaçtır.
2- Yukarıdan aşağıya anlayışı terk edilerek, tabanda, yerinden, komünler, komün kooperatifleri, meclisler eliyle yönetim esas alınmalıdır.
3- Zihniyetin ortaklaşması esastır. Tüm alanlar seçimlere tabidir. Görevden alma, geri çağırma, yine seçimle olmalıdır.
4- Zihniyeti ortaklaşmacı olmayanları bile ortaklaşmacı zihniyete kavuşturmak gerekir. Bunun gerekli ortam oluşturulmalı, insanın bireyin kabileden, soyundan, sopundan, sınıfından, katmanından kopartılmalı, hukuku bireysellik üzerinden ortaya koyulmalıdır.
5- Yerinden yönetim anlayışı, sağlığı, eğitimi, savunmayı ihtiyaca göre yaşama geçirmelidir. Eğitim-öğretimin dil konusunda ortak dilden başlayarak tüm dillerin kendi tarihlerini, edebiyatlarını öğrenebilecekleri ortam sadece sınıflarını ayıracak şekilde, ortak eğitim-öğretim planlaması ile yapılmalıdır. (Her etnisitenin okulu ayrı değil, sadece sınıfların ayrılması sağlanmalıdır)
6- Tabanda yerinden yönetim şekli olan yerel demokrasi anlayışı, eğitimi üretime ve paylaşmaya dönük zihniyette olmalıdır.
7- Üretim alanında, paylaşma temelli anlayışı, biriktirmenin suç olduğu zihniyete dayandırmalı, bu zihniyet bireye ve topluma yerleştirilmelidir.
8-Toplumsal yapıda örgütlü birey-örgütlü toplumun tüm kademelerinde seçimle gelmek, seçimle gitmek, geri çağırmak seçimle yapılmalıdır. Toplum, insanlık, kimi insanların diğerlerinden üstün olduğu anlayışını reddetmeli, toplumsal yapı eşitlik temelinde düzenlenmelidir.
9- “Milletim insanlık, vatanım yeryüzü” anlayışı kabul edilmeli, eşitlik temelli yerinden demokrasi teşkil edilmeli, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti gerçekleştirilmeli, din, mezhep, etnisite, ulusçuluk gibi anlayışların herkesin özeli olduğu, bu konuda diğerlerine tehlike arz edecek anlayışlar aşılmalı, eşitlik temelli meclisleşme üzerinden her konu tartışılmalı, hiç bir şeyin öne konulmaması sağlanmaı, tehlike yaratacak her anlayış konuşulmalıdır.
10-Bu çalışma, demokrasi tarihi ortak programı taslak çalışmasıdır. Ucu acıktır. İçi hep beraber doldurulacaktır. Tüm önerilere açıktır. Her şey ihtiyaç temellidir, biriktirmenin olmadığı, üleşme-paylaşma üzerinden hareket edilmelidir. Buradan ortak cumhuriyete, demokratik devlete oradan da sosyalizme-komünizme doğru gidilecektir. Ülkede muhalefetin güçsüzlüğü ortak programının olmamasının bir sonucudur.
Veysel Saka
Devamını oku ...