Bir Asırlık Tecrübe -IV

Rusya'nın büyük şairi Puşkin’in “Bir göçerin atının eyerinde nasıl bir toplum yaratılır?” sorusu bir asır sonra Ekim Devrimi’yle sonuçlandı. Avrasya meralarının uzandığı bu topraklar esas olarak hayvan yetiştiriciliği ve savaşçı göçerler için uygun görünüyordu.
Osmanlı da bir göçer olarak atının eyerinde bir toplum yaratarak kurulmuştu. Nüfusun büyük çoğunluğu okuma-yazma bilmeyen,yaşam koşulları kölelerden hallice iyi olan, halkın özlemlerinin acımasızca ezildiği, kentleşmiş batıyla, step, bozkır doğu arasında sıkışmış kalan Slav Rusya. Soğuktan buz tutmuş coğrafyasıyla Avrasya meralarına kadar uzanan, Çernozami dediği siyah toprakta karların fırsat verdiği zaman ekim ve hasat yapan yoksul köylüsüyle… Ve “Rusların kamçı yemeye bayıldıkların”" söyleyen Çariçe Aleksandra'sıyla”[1]
İslamî sosyalizm, yakın tarihimizde gündeme gelmiş, özellikle de Ekim Devrimi sonrası tüm Müslüman coğrafyada etkili olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesiyle İttihat-Terakki Cemiyeti’nin önder kadroları yurtdışına çıkarak, bu çöküntüden çıkış yolları aramaya başlarlar. Bu arayış dâhilinde Ekim Devrimi ve Bolşeviklerden hem etkilenir hem de gelişmelerden korkarak çeşitli tedbirler alma yoluna giderler.
1920 tarihinde Bakû'de düzenlenen Doğu Halkları Kurultayı’na Enver Paşa konuşmacı olarak katılır ve Rus Bolşevikleriyle birlikte Moskova'ya döner. Enver Paşa kongrede resmen Fas, Tunus, Cezayir, Trablusgarb, Mısır, Arabistan, Hindistan İhtilal Cemiyetleri vekili olarak bulunur.
Bu güç Enver Paşa'nın mı yoksa çökmüş olmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nun mu gücüydü? “Kurultaya Türkiye'den gelen delegasyon toplantının havasından müthiş etkilenir. Dönüşte Açık Söz gazetesi muhabiri şöyle yazar:
“Şarktan esen şiddetli bir rüzgârın cereyanına kapılan yıldızlı bir motor dalgalar arasında yuvarlana yuvarlana dün Sinop Limanı’na geldi. Karaya çıkan misafirlerin Bakû'de toplanan Üçüncü Enternasyonal Kongresi’ne iştirak eden Trabzon murahhasları Abdülhalim ve Ali Kemal Efendi’lerle bir takım malûmat almak üzere konuştuk. […]
O ne azimetli, ne şayan-ı hayret bir içtima oldu. Türlü türlü şekil ve kıyafette insanlar. Binihaye milletler. Heyet-i umumiyesi üçbin beşyüz kişiden ibaretti. Fakat bunun üçbinikiyüzü İslam akvamının murahhaslarını teşkil ediyordu. Türkler, Araplar, Hintliler, Afganlar, İran, Hive, Buhara, Semerkand, Taşkent, Dağıstan, Çeçen, Kalmuk, Çerkez, Kırgız, Başkurd, Kaşgar, Çin, Sibirya, Bütün Kafkas milletleri, bütün Tatar kavimleri, hâsılı, Şark’ın, Garb’ın milletleri ve Murahhasları -Rumlardan- başka Macar, Rus, İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman, Bulgar vardı. […] Konferansı Azerbaycan Şurası Reisi Neriman Nerimanof açtı. […]”[2]
15 Mayıs 1919'da İzmir'in işgalinin ardından, Nisan 1920'den sonra Yunan ordusu İzmir'den harekete geçerek, Bursa, Eskişehir, Kütahya ve Afyon'a kadar Batı Anadolu'nun büyük bir bölümünü de işgal altına alır. 1-7 Eylül 1920 tarihleri arasında Yapılan Bakû Kurultayı’na Rumların katılmama nedeni bu olabilir mi?
Konferansta herkes kendi anadilinde konuşuyor ve konuşmalar, Türkçe, Fransızca, Rusçaya tercüme ediliyordu. Üç lisan resmî olarak kabul edilmişti. Kongreye katılanlar, Osmanlı’nın durumuyla çok yakından ilgilenirlerken, kendi sorununu unutuyor olması Osmanlı'nın bu coğrafyada 600 yüzyıllık etkisinin varlığının bir göstergesiydi.
Bütün Asya hareketinin müşterek hedefi, İngiliz zulmüdür. Düşman müşterek, hepimizi birleştiriyor.
“Garip tecelliyet lisanları, yaşayışları aidiyet ve tabayi'im, hatta din ve mezhepleri muhtelif bu kadar akvamı bir araya geliyor, tevhid-i mesai ediyor. Bu çok ibret alınacak bir hâldir.”[3]
Enver Paşa’ya müthiş bir ilgi ve hayranlık olması da oldukça düşündürücüdür. Kurultaya katılan bir Hintlinin gözlerinden yaşlar akarak “İngiliz, İngiliz!.. Seni parça parça etmedikçe bana hayat haram olsun. Senin zulüm ve kahrın altında kalacaksa, bütün Hindistan mahvolsun.”
O anları yaşamak ve hatırlamak oldukça uyarıcı. 1919-1920 yılları Osmanlı enkazından çıkış ararken, İttihat-Terakki önderleri ve M. Kemal, Ekim Devrimi ve Bolşeviklerle -sadece taktik ve geçici yararı esas almasına rağmen- ilişkiye girmişlerdi.
Devrimin karakteri tüm coğrafyada halkların yaşamını derinden etkiler ve halkların daha sıcak bakmasını sağlar. Zaten bir müddet sonra genç cumhuriyetin kurucu iradesi ayakları yere tam bastıktan sonra Komünistlerin ve Bolşeviklerin etkilerini kırmak için bilinçli bir çabanın içine girer ve Karadeniz'de devrimcileri boğarak, katlederek baskı sürecini başlatır.
“1921 yılının 28 Ocak'ı 29'una bağlayan soğuk bir kış gecesinde Mustafa Suphi ve yoldaşları öldürülerek Karadeniz'in derinliklerine gömüldüler. Aynı günlerde Çerkes Ethem tenkil edilmiş, Ankara'ya nakledilip resmi TKF'nin yayın organı haline gelmiş olan Ethem'in İslamî Bolşevik Ceridesi-Yeni Dünya gazetesi basılıp tarumar edilmiş; ağırlıklı olarak Eskişehir ve Ankara'da örgütlenmiş olan Türkiye Halk İştirakiyun Fıkrası / THİF'e yönelik tutuklamalara girişilmiştir.”
Sonrasında Rusya'daki bazı girişimlerin dışında Resmi TKF'nin adı duyulmamıştır. THİF, kurucu ve üyelerinin mahkûm edilmesinden sonra paşalar eliyle örgütlenen “İslamî Bolşevizm” veya “Müslüman Komünizmi” Anadolu'da tüm popülaritesini yitirmiştir.[4]
Enver Paşa Asya Türkçülüğü için çalışacağını ve bu emeline ulaşmak için Kafkasya’ya gitmek istediğini amcası Halil Paşa’ya söyler. Yine önder konumda olan Talat Paşa da Berlin’e gider. Kafkaslar’a giderken Enver Paşa savaşın bitmesine yakın Halil Kut Paşa’yı da tüm şark orduları grup kumandanlığına getirir. Kardeşi Nuri Paşa ise padişahın fermanı ile Güney ve Kuzey Kafkasya'ya kumandan tayin edilir. Bu iki olayın gerçekleşmesi için ikisi de cezaevinden kaçırılır. Bu kaçırmaların İngilizlerin bilgisi dâhilinde olduğu da söylenmektedir.
Enver Paşa, 1921 yılının Ekim ayında Orta Asya Müslümanlarını, sömürgeci İngilizlere karşı birleştirme ve bir İslam birliği kurma niyetiyle Teşkilat-ı Mahsusa eski liderlerinden Kuşçubaşı Hacı Sami ve diğer ittihatçılarla birlikte Batum’dan Buhara’ya geçer. Enver Paşa'nın elyazısı vesikalarına sahip olan Murat Bardakçı da Enver Paşa'nın Turancı değil, İslamcı olduğunu yazar.
İslam Devleti'ni kurmak için büyük uğraşlarda bulundu ve Ruslara karşı savaşan Basmacıları örgütleyip Basmacı İsyanı'nın başlamasına destek verdi; fakat sonucu değiştirmesi mümkün olmadı. Basmacılar, 1921'de Buhara'da da örgütlendiler. Enver Paşa, Hacı Sami ve arkadaşları Türkmenistan'ı Sovyetler'e karşı ayaklandırmak için Ekim 1921'de Buhara’da 'Basmacıları' ikna etmeyi başaran Enver Paşa, aşiret reislerinden Devletmend'in desteğiyle örgütlediği Basmacılarla küçük başarılar kazandı; ama Ağustos 1922'de Belcivan'a -bugünkü Tacikistan’a- çekilmek zorunda kaldı ve orada Kızıl Ordu'yla girdiği çatışmada öldü. Karakol teşkilatı ve Teşkilat-ı Mahsusa İttihat Terakki’nin gizli bir örgütlenmesiydi.
Savaş yılları ve sonrası önemli görevler yüklenmiş ve “devletin bekası” için ne yapması gerekirse yapmıştı. 1919 Haziran ayında Ege'de Karakol’un dağıttığı beyanname aynen şöyle:
“Karakol kuvvetini, insaniyet âleminin en necibi bulunan sulhperver heyetlerin ve umum sosyalist ve amele gruplarının müzaheret-i beynelmileliyesinden ve Türk Müslüman âleminin yüreğinden ve maksadını kabul eden her fert ve cemiyetin muavenetinden alır.”
Doğan Avcıoğlu bu açıklamayı tercüme etmiş; “Karakol, gücünü insanlık âleminin en soylusu bulunan barışsever kurulların ve bütün sosyalist ve işçi gruplarının milletlerarası desteğinden ve Türk Müslüman âleminin yüreğinden ve maksadını kabul eden her birey ve örgütün yardımından alır.[5]
Enver Paşa’nın önderlik ettiği Karakol teşkilatı Bolşeviklerin de etkisiyle İslam coğrafyasında sosyalizmin olabileceği fikrinin ispatı olarak kendisini gösterir. Baha Sait, Enver Paşa’nın direktifiyle TKF'yi kurar ve Bolşeviklerle anlaşma bile yapar. Sömürge ve kapitalist yağma dünyada adil olmayan eşitsiz bir gelişim yaratmıştır. Bu gelişme, insanın yabancılaşmasına ve milyonlarca insan sesini duyuramamasına neden olmaktadır.
Bu koşullarda sessizlerin çığlığı olan sosyalistlerin, bu acımasız sömürüye karşı mücadele bayraklarını yukarı kaldırmaları onların İslam coğrafyasında yaşayan mazlum halkların kalbine girmesinde önemli bir etkendir ve hiç unutulmamıştır.
Sultan Galiyev'in varlığı, sömürge halklarda, uluslarda özellikle de İslam coğrafyasında sosyalizme karşı sempatinin bir tezahürüdür. Sultan Galivyev’in, Ekim Devrimi ve sonrasında oluşan görüşlerinin bu açıdan hatırlanmasında fayda var.
Toplumsal mücadelede öngörü, gerçeğe yakın analiz ve tahlillerle olur. Eğer konumuz İslam ve sosyalizmse, bu konuda Sultan Galivyev'in görüşleri bir kez daha ilgi alanımıza girmek durumunda kalır.
Sultan Galiyev'in Bakû Kurultayı’nı düzenleyen kişi olması gerekiyordu, fakat parti içindeki farklı fikir tartışması ve çatışmalar nedeniyle bu gerçekleşmedi. Bu olayı tartışmaya çalıştığımız konu çerçevesinde ele almaya ve hafızaları tekrar tazelemeye çalışacağız.
Ekim Devrimi’yle birlikte 1920’de Bakû’de Doğu Halkları Kurultayı gerçekleşti. Bu, Komintern tarafından organize edilen bir uluslararası toplantıydı. Toplantı, tüm mazlum halkların ve ulusların emperyalistlere karşı mücadelesini çok açık bir şekilde desteklemesini sağlamayı amaçlar. İslam coğrafyasını epey etkilemiştir.
“Tüm Müslüman sömürge halkları proleter halklardır ve Müslüman toplumundaki hemen bütün sınıflar sömürgeciler tarafından ezildiklerinden, tüm sınıfların 'proleter' olarak adlandırılmaya hakkı vardır. Müslüman halklar proleter halklardır. İktisadî bir bakış açısından İngiliz ve Fransız proleterleri ile Afgan veya Faslı proleterler arasında muazzam bir fark vardır. Dolayısıyla, Müslüman ülkelerdeki milli kurtuluş hareketinin bir sosyalist devrim karakterine sahip olması meşrudur.”[6]
Bu sözlerin sahibi Sultan Galiyev, tüm ısrarına rağmen onun Doğu Halkları Kurultayı'na katılması engellendi. Hâlbuki, kurultayı ilk öneren, planlayan ve örgütleyen oydu. Sultan Galiyev'in görüşlerini destekleyen pek çok delege olmasına karşın Kurultay'da Radek, Zinovyev ve Béla Kun gibi ünlü Bolşevik liderler ağırlığını koydu ve “Doğu halklarının kurtuluşunun sadece Batı proletaryasının zaferine bağlı olduğu" kararı çıkartıldı.[7]
Bilindiği gibi, Ekim Devrimi öncesi ve sonrası Bolşevik önderler, başta Lenin olmak üzere, Avrupa'da bir devrim beklentisi içindeydiler. Evet bir Dünya devrimi için Avrupa Proletaryası tarihsel rolünü oynamalıydı. Tarihsel gelişmelere ve o günkü dünya konjonktürü sanayisi gelişmiş ve proletaryası olgunlaşmış Avrupa’da devrimin objektif koşulları olgunlaşmasına rağmen, devrimin, Murray Bookchin “tarihin çarpıcı çelişkilerinden biri” dediği Feodal Çarlık Rusyası’nda gerçekleşmesi, hem Avrupa’da hem de dünyada devrim beklentisini zayıflattı.
Ekim Devrimi sosyalistlere gerçeği çok açık bir şekilde ortaya koymasına rağmen Avrupa hayalleri devam etti. Bu hayallerin devam etmesinde en önemli faktörün "tek ülkede sosyalizmin" kurulamayacağı fikriydi. Çarlık Rusyası’nda yaşayan, sanayileşmemiş, feodal Müslüman/Türk halklarının Bolşevik devrime hangi koşulda ne ölçüde katıldıkları yeterince araştırılmadı.
Devrimin ardından Bolşeviklerin milliyetler politikasının ipuçlarını veren üç temel belge yayınlandı. İlk belge, 15 Kasım 1917 tarihli "Rusya Halklarının Hakları Bildirgesi"dir.
“Bildirgeye göre, Halk Komiserliği Kurulu Rusya'daki milli topluluklara şu ilkeler çerçevesinde yaklaşacaktır: 1) Rusya'da ki milliyetlerin eşitliği ve egemenliği; 2) Rusya'daki milliyetlerin ayrılma ve bağımsız devletler kurma hakkı dâhil, kendi kaderlerini serbestçe tayin etme hakkına sahip olmaları; 3) milli ve milli-dini her türlü ayrımcılık ve sınırlamanın kaldırılması; 4) Rusya'nın sınırları içinde yaşayan milli azınlıkların ve etnik grupların özgürce gelişmesi.”[8]
Bildirge, Halk Komiserleri Kurulu Başkanı V. Lenin ve Milliyetler Halk Komiseri Josef Stalin'in imzasını taşıyordu.
-devam edecek-
Tevfik Özkorkmaz
28.09.2016
Bölüm: Bir, İki, Üç
Dipnotlar
[1] Murray Bookchin, Devrimci Halk Hareketleri Tarihi: 1905-1917'ye Rus Devrimleri, Dipnot Yay., s. 19.
[2] Emel Akal, Milli Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal İttihat Terakki ve Bolşevizm, Tüstav, s. 382.
[3] Emel Akal, a.g.e., s. 386.
[4] Emel Akal, a.g.e., s. 366.
[5] [3] Emel Akal, a.g.e., s. 187.
[6] Erel Tellal, Mirsaid Sultan Galiyev, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi s. 115.
[7] Yavuz Aslan, Türkiye Komünist Fırkası'nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1997, s. 207-241.
[8] Erel Telal, a.g.e., s. 107. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi.
Devamını oku ...

Haruki Murakami ve Zamanın Ruhu

“İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım...”
[Cemil Meriç]
Murakami okuyorum, bir süredir. Hani şu bir zamandır batıda da son derece popüler olan Japon yazar. Çağdaş edebiyatın en çok söz edilen yazarlarından biri bugünlerde. Yazdıkları büyük ilgi görüyor, Japonya’da da, batıda da... Hatta Nobel adaylığından söz edilir oldu.
Dört kitabını okudum, şu ana kadar... Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları, Yaban Koyununun İzinde, Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında, Sputnik Sevgilim.
Doğrusunu söylemek gerekirse adam beni de kucakladı. İlgiyle okudum. Okuduğum kitapları mı öyleydi bilmiyorum, roman kahramanları en fazla kırklı yaşlarda... Çocukluklarından, daha da çok ergenlik yaşlarından başlayarak bu yaş grubunu; bunalımlarıyla, yalnızlıkları ve dertleriyle bir çeşit otopsi masasına yatırıyor. Herkes kendinden, o yaş dönemlerinden bir şeyler bulabilir. Bu anlamda evrensel... Heyecanla ve merakla okuyor, insan ruhunun derinliklerinde dolaşıyorsunuz. Son derece kolay anlaşılır ve okunur bir üslupla insana dair kuvvetli mesajlar veriyor.
Ancak bana batan bir şeyler var, kitaplarında; neler mi onlar?
Sanki özel olarak 'entelektüel batılı okur' hedef alınarak yazılmış, gibiler... Bu özellik bazen çok göze batar hale de geliyor. Hani 'ben de -tabii ki kahramanlarım da- sizden biriyim' der, gibi. Kahramanları -ki onlar Japon- birer seçkin batı kültürü uzmanları ve hayranları... Batının klasik, modern edebiyatına hâkimler… Batının klasik müziğini, jazz, blues, soul, rock'n roll vb. müzik akımlarını neredeyse bir uzman derecesinde biliyorlar ve sanki sadece onları dinliyorlar, takip ediyorlar... Piyano eğitimi almışlar ve Nat King Cole'un bir parçasına meftunlar, Mozart'a hastalar, Brahms, Schubert ve Bach hayranılar. Onlar ‘BMW’nin koltuğuna kurulup Schubert’in Winterreise’nın tadını çıkarırlar.
Kahramanlar 'bira' içmiyor, Amstel, Heineken..vb ünlü markalar içiyor. Neden özellikle markalarıyla söz edilir, bilemedim. Şarap, viski... vb. bütün içki türlerinde son derece bilgililer, yüksek beğeni düzeylerine sahipler. Hangi şarabın, hangi yılın hasadının en iyi kalitede olduğunu bilirler. Su değil, Perriere içerler... Polo tişört ve bilmem ne marka pantolon ya da etek giyerler. Batılı markalar bunlar. Toyota'nın, BMW'nin, Citroen'in, Alfa Romeo'nun bilmem hangi model arabalarına binerler...
Dolayısıyla kitaplarında biraz kaba bir -eskilerin deyimiyle malumatfuruşluk- batı kültürüne dair birçok bilmişlik var, sırıtıyor...
Hayır, hayır! ‘Japon’sun, sen Japon kal’ mantığına sahip değilim. Ya da ‘bize Japon’u anlat, folklorunu anlat’ sığlığında da değil… Hakeza Murakami’nin tasvir ettiği kahramanlardan Japonya’da yüzbinlerce de olabilir, vardır. Aslında sorun, bir yanıyla Japon yer ve kahraman isimlerini kitaplarından çıkarsanız, bir batılı yazardan farkının kalmayacak olması, yani sorun, Murakami kitaplarının sayfalarından kaba bir batı hayranlığının sızıyor olması. Sorun, bence burada. Aslına bakarsanız bu bir ‘hayranlık’ olarak da nitelendirilmemeli, belki. Çünkü kurgusal, bir amaca yönelik olarak yapılandırılmış güzellemeler bütünü. Murakami, batılı okura sanki şöyle der gibidir; “şimdi ben size ‘bizi’ anlatsam, en fazla egzotik merakları olanlarınızın ilgisini çekebilirim, oysa benim derdim başka”.
Bu dert, amaç nedir mi, diyorsunuz, batıda da tanınır olmak, bu anlamda daha geniş bir şöhret alanına sahip olmak, daha çok kazanmak ya da Nobel’e doğru adım atmak. Ya da bunların hepsi...
Ne zaman ki, roman, edebiyat her ne ise o, ticaretin ve dolayısıyla bir endüstri olarak pazarlamanın metaı haline geldi; edebi kaygılar yanında, pazarlama ve kârın yazarlar tarafından dikkate alınması kaçınılmaz(?) oldu. Hani “zamanın ruhu” dedikleri.
Kapitalizm ve piyasa biraz zor da olsa ve nihayetinde bu kutsal ve kendine özgü insanlık değerlerinin son kalesini de kuşatmış bulunuyor. Son sığınağımız edebiyat da elden gidiyor mu?
Cengizhan Güngör
Devamını oku ...

İşçi Arkadaşlarla Sohbet

"Sen maddiyatçısın abi. ‘Eşitlik, paylaşım, iyi sosyal yaşam’ diyorsun. Allah’a yakın olmak için ne gerekiyorsa yapıyorum ben. En sevdiği kulu olmak çabam. Bunun için ibadet ediyorum. Sense ‘örgütlenelim, mücadele edelim, daha rahat edelim’ diyorsun, yani derdin bu dünya ile ilgili. Ama öbür dünyada ben hesap vereceğim, nasıl bu dünyaya gelmişsem, öyle gitmek ve tekrar doğmak istiyorum. Mahşerden sonra dirilişe inanıyorum. Herkes kendinden sorumlu” dedi Cemal Usta.
Fuat “Cemal Usta haklı, bizler Allah için yaşamalı, ibadet etmeli ve şükretmeliyiz” deyince, yine umudumu yitirmedim.
Bu dünyada eşit yaşama şansımız var, herkese yetecek, ihtiyaçlarımızı karşılayacak kaynaklarımız var. Birlikte ortak değerlerimiz için mücadele edebiliriz.
“Herkesin rızkı farklı abi. Jet Fadıl da, Karamehmet de aynı mahşerde yargılanacak. Bak Karamehmet’in yanına kalmadı. İçeri aldılar.” yorumundan sonra pes ettim.
İnanılmaz bir din sömürüsü sürdürülüyor.
Gerçekler nerede aranacak?
Zıtların birliği ve mücadelesi sorunu çözebilir mi?
Evet, soruna böyle bakılabilir.
Peki sadece din sömürüsü mü?
Hayatın her alanında sömürülüyoruz.
Kendimizi anlatamıyor, inandırıcı olamıyoruz ve kolayına kaçıyoruz.
“Bunlar Şeriat düzeni getiriyorlar, İran olacağız” söylemi ciddiye alınmıyor.
“Emperyalistler ülkemizi bölmek istiyor, bağımsızlık için mücadele edeceğiz” şiarının ise durumu ortada.
“Devrim yapılmalı” derken nasıl bir devrim konusunda henüz oluşmuş ortak bir irade de yok. İnsanların bize inanması için bir nedeni olmalı?
En azından Fuat Usta’yı ikna edebilseydim!
Hayrettin Çönge
Devamını oku ...

Bir Asırlık Tecrübe -III

Ebu Cafer Taberi; MS. 838-923. Fıkıh, Hadis, Tarih, Dil, Tefsir çalışmasıyla ünlü din bilginidir. Adını İran'da tarihî bir bölgeden alır. Ebu Cafer Taberî'nin yazdığı eserlerin birçoğu kaybolmuş. Buna rağmen zamanımıza ulaşan çok sayıda eseri vardır.
“Arap Alevileri ya da Nusayriler, Caferiliğin farklı bir kolu sayılırlar. Şii fıkhını benimserler ancak özgün Bâtıni yorumda Şiilerden ayrıldılar. On iki imamın ardından onların babı-kapısı, vekili-sayılan din ulularını yetkili bildiler. Fakat kimin gerçek bab/vekil olduğu konusunda uzlaşma çıkmayınca Caferilik çatısı altında toplanan Aleviler miladi 9. yüzyılda üçe bölündüler: Nusayrilik, Caferilik ve İshakilik”[1]
Prof. Dr. Mustafa Sibai; İslam sosyalizmi'nin çıkış noktasının bütün peygamberlerin ortak mesajlarında var olduğunu söyler ve onu İslam akidesinin bir parçası olarak görür. Akide bağlanmayı gerekli kıldığına inanılan inanç esaslarının bütünü olarak bilinir. Sibai, fikir ve siyaset mücadelesinin merkezine bu fikri koyarken, Hz. Muhammed'in sünnetini tarihin ilk ve en muhteşem sosyalizm denemesi olarak görür. Öyle ki Mustafa Sibai, doktora tezini “Sünnetin İslâm Fıkhındaki Konumu” başlığı altında hazırlar.
Sibai; 1947'de Menar gazetesi ve aynı sene Müslimün mecmuasını çıkardı. Bu yıllar Suriye'de Baasçılığın gelişmeye başladığı yıllardır. İşçilerin maddî ve manevî açıdan kalkınmaları için büyük gayretler sarfetti. Onlar için gece okulları açtırdı. İşçilere son derece yakındı. Köylere sık sık gider, bütün Suriye'yi, dolaşır halkın dertlerini, ihtiyaçlarını bizzat tespit edip Meclis'e çözüm arardı. Mısır’daki “İhvan-ı Müslimin" adına atfen 1945’te Suriye’de kendi cemiyetini kurdu. Sibai, kurucu heyet tarafından hayati boyunca bu teşkilâtın genel murakıbı olarak seçildi.
Dr. Mustafa Sibai; 1958 Suriye-Mısır birleşmesine nasıl baktı? Baasçılıkla neden uzlaşmadı? “[…] ‘İslâm Sosyalizmi’[*] adlı konferansı yaklaşık üç saat sürdü, İslam’ın sosyalizmle uzaktan yakından en ufak bir benzerliği olmadığını, ‘İslam sosyalizmi’ gibi isimlendirmelerin İslam’ı bilmemek olduğunu çok net olarak ortaya koymuştu.”[2]
Ülkemizde de İslam ve sosyalizmi anlayamaya çalışan aydınlar bu konuda düşüncelerini ifade etmişlerdir. Bunlardan biri de Nurettin Topçudur. Topçu'nun İslamcılara yönelik eleştirileri günümüz açısından çok değerli ve uyarıcıdır.
“Kur'an harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüştür.” diyen ve bunun temel sebebini felsefenin İslam coğrafyasından kovulması olduğuna işaret eden Topçu, Farabi ve İbn-i Rüşd'ün kulağını çınlatmaktadır. Ona göre “Din bilgi kaynağı değil, kuvvet kaynağıydı. Dindar adam başkalarından çok şey bilen değil, daha çok kuvvetli olan insan" idi.
Gelenekçi İslamcıların, “Kuran’ın varlığı kâfidir; felsefe insanın inançlarına zarar verir; çünkü sorduğu sorularla insanı şüphe ve inkârın çukuruna düşürebilir" sözlerine karşı çıktı:
“Felsefe olmazsa Büyük Kitabı hakkıyla anlayamazsınız, sadece ezberlersiniz. Kur’an Allah’ın kitabı, felsefe ise bizim onu anlayacak olan şahsiyetimizin örgüsüdür.” derken Farabi’nin Gazzali ve İsfahanî ile tartışmalarının ne kadar önemli olduğunun altını çizmesi oldukça öğreticidir. Yine bu konuyla ilgili Osmanlı’da, İbn-i Rüşd'cü Hocazade ile Gazzalici Molla Zeyrek arasındaki tartışmayı; felsefenin tutarsızlığını iddia eden Gazzalici Molla Zeyrek’in kazanmasını, Müslüman yozlaşmasının miladı görür.
Ona göre, felsefesiz bir İslam’da; sorumluluk yerini vazifeye bıraktı; ruh dünyasının akil adamlarının yerini ise gözlerini kapayıp vazifelerini yapan görev adamları aldı.
“Toplumsal yaşamdaki gelenekler, örfler, âdetler, kurallar insan hürriyetinin önündeki en büyük engellerdir. Gelenekçi/muhafazakâr; güvenliği özgürlüğe tercih etmiş, yaratıcı fikirlerden/hareketlerden vazgeçmiş bir cemiyet adamıdır. Bunlar asırlarca aynı alışkanlığı tekrarlamaktan huzur duyarlar. Örflerini değiştirmek, onların bir uzvunu kesmek gibidir.”[3]
Nurettin Topçu, isyan ahlakı teorisini açıklarken ideal tip olarak, "Ben Hakkım" dediği için işkenceyle öldürülen Hallac-ı Mansur’u örnek aldı. İslam’ın geleneksel ve resmi yorumlarıyla sürekli hesaplaşan Topçu’ya göre, tasavvuf düşüncesinin temeli vahdet-i vücud, ahlaklığın en yüce mertebesiydi.[4]
Sosyalistlerin kapitalizm ve faşizm karşısında mücadelesi ve insanî duruşu Müslümanları etkilemekte. Özellikle sosyal adalet vurgusu, halkın yanında yer alması, zulme karşı ve İslam coğrafyasındaki işgallere karşı çıkması, müslümanların ilgi ve dikkatini çekmekte.
Ülkemiz ve İslam coğrafyasında, özellikle 'modernist' akım içinde bulunan entelektüeller batı düşüncesinin etkisi altında kaldı. Bu etkilenme entelektüel çabaları zayıflattı ve batılı aydınların etkisi altında kaldılar. Hal böyle olunca kendi özgül şartlarını kavrayan ve yorumlayan bir düşünce mirasına da oldukça uzak kaldılar. Örneğin; liberalizm, insan hakları, kapitalizm, demokrasi, özgürlük kavramını kendi özgülümüzle ve İslam coğrafyasıyla bağı kurulamadığı gibi, bu kavramları somutumuzla birleştirip yeni sentez ve kendimize özgü öz ve biçimlerde neden yaratılamadı?
Toplumsal muhalefeti radikal bir tarzda yapıldığı halde neden gelişemedi? Bu nedenle bu kavramların toplumsal meşruiyet zemini her zaman bütün çabalara rağmen zayıf kaldı ve tartışılır oldu. Bunun sonucunda, zaten zayıf ve tartışılır olması toplumsal desteği kırılgan hâlâ getirdi.
Entelektüel çabaların Türk-İslam sentez'iyle "sağ muhafazakâr"lığın kaleleri oluşurken, batılı kavramların içeriği küçümsendi ve siyasi iktidarların dar çıkarları uğruna bu potansiyel dikkate alınmadı yok sayıldı ve ezildi.
"Sol" cenahta ise tam da bunun zıddı gelişti. İslam dininin hâkim olduğu toplumsal dinamikleri kavrama ve yorumlarken Avrupa-merkezci düşüncenin dar ekseninde kaldı ve aşamadı. Ülkemiz ve İslam coğrafyası -batı merkezli olmasına rağmen-Sosyalizmden etkilendi.
Sosyalizmin muhalif hareket stratejisi ve sınıfsız-sömürüsüz toplum projesiyle müslümanları etkiledi. Ekim Devrimi ve mazlum ulusların emperyalizme karşı mücadelesi, sömürge halklarda muazzam uyanış batıdan çok Asya ve Orta-doğu halklarında etkili oldu. Bu etkiyi görememek ve/ya yeterince hak ettiği değeri verememek, geçen bir yüzyılımızın kaderini belirledi.
Bu tartışmayı yapıyor olmamız ve yakın tarihimizin bir asırlık tecrübesini anlamaya, sorgulamaya, dersler çıkarmaya yönelik olması anlamlıdır. “Soğuk Savaş’ın bitmesinden 25 yıl sonra elimizde 20. yüzyıldan kala kala içeriğinden boşalmış berbat bir Batı-karşıtlığı kaldı.”[5] Bir asırdır bir 'kuruntu' olarak batı karşıtlığı doğruydu. Bugün de doğrudur.
Evrensel demokrasi ilkeleri kimsenin tekelinde değil. Bu değerleri Avrupa savunmuyorsa veya savunamıyorsa, bunun sorumlusu mazlum ezilen halklar ve uluslar olamaz. Küreselleşmenin getirdiği ve yarattığı dinamikler eski koşullardan farklı olduğu için bir dünya devrimi için gerekli şartlar, her geçen gün daha da olgunlaşmaktadır.
Kapitalist “dünya efendileri”, insanlığa umut verecek yeni bir şeyiniz var mı? Yaptığınız ve bildiğiniz tek şey savaş. Sormak lazım, bu dünyayı silah tekelleriniz mi kurtaracak?
Kapitalist emperyalistlerin topluma, insanlığa sunacağı yeni bir şey kalmamıştır. Bunlar yıkılacak, bunu ajitatif bir söylem olarak yazmıyorum, bu krizde şuan başka bir alternatif gözükmüyor. Asırlık köle imparatorlukları yıkılacak. Nasıl Feodal emperyal imparatorluklar birer birer çöktüyse, bunlarda çökecek. Çöktükleri halde hâlâ insanlığa kan kusturanlar insanlığı ezmeye devam ediyorlar.
Bilmiyorum varsa söyleyin, emperyalistlerin yıkıcılığı ve döktükleri kan hiçbir dönemde bu kadar olmamıştı. Yaşamın bizlere öğrettiği ise zıtların birliği ve mücadelesi kendi alternatifini mutlaka yaratır. Mazlum halklar; işçiler, köylü, esnaf, memur tüm emekçiler mutsuz olmasına rağmen umutsuz olmasına bir neden yoktur!
Temel sorulardan biri, bir asır geçmesine rağmen dünyanın temel çelişmesi hâlâ ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, efendiler ve köleler olması gerçeği, özü itibariyle değişmedi. Bu kavramların detayı bir asır öncesi gibi değil ve bu detayları atlamamak gerekir. Bolşeviklerin dünya devrim beklentisi Avrupa proletaryası ile ilgiliydi. Fakat devrim feodal Çarlık Rusyası’nda oldu.
Başlı başına bu olgu bile devrimcilerin gözünü batıya değil de doğuya çevirmesi gerekirdi. Bu konuda yoğunlaşma gerekirken tam tersi oldu ve Avrupa’da devrim beklentisi devam etmesine rağmen olmadı. Daha o zaman bunun nedenleri üzerine yeterince durulmadı. Doğu Halkları Kurultayı’nda "Avrupa prolateryasına" güvenen kararlar çıktı. Devrimin müttefikleri olan mazlum uluslar ve halklar yeterince ciddiye alınmadı. Bir asırdır sömürü dünya çapında daha çok yaygınlaştı, neredeyse girmediği alan kalmadı. Sömürünün özü değişmeden yaygınlaşarak daha aldatıcı ve vahşi hâle geldi.
Murray Bookchin "Marksizmin -Batı aydınlanmasından ve Fransız Devrimi'nden doğan bir teorinin- en şematik, en çok yönlü ve en devrimci yorumunun en derinlemesine bir biçimde, gelenekleri ve toplumsal rolleriyle Asya despotizminin reakasiyoner bir örneğini oluşturan, büyük bir coğrafyada yayılmış Rus İmparatorluğu'na kök salması tarihin çarpıcı çelişkilerinden biridir”[6] der. Yine temel ikinci soru; 21. yüzyılı farklı kılan özelliği nedir?
Küreselleşmenin hızlandırdığı sömürünün müthiş yayılması, elde edilen gelirlerin paylaşımı eskiye göre hem daha yaygın hem de sömürü paylarının işbirlikçilerin lehine artmış olması olabilir mi? Bir asır önce sömürü dünyamızda bu kadar yaygın değildi. Burada kanımca önemli bir değişiklik, bu sömürüden pay alanların eskiye göre daha yaygın olması ve sömürü paylarının artmasıdır.
Bu farkın 21.yy. kapitalist emperyalizm dünyasındaki önemli gelişmelerden biri olduğu kanısındayım. Örneğin; Suudi sermayesi ABD bankasında ve diğer bankalarda çok ciddi birikmiş bir sermaye olarak durmakta. Suudiler zaman zaman problem çıktığında şantaj olarak bu gücü kullanmakta.
Küreselleşmeyle bu dinamikler daha da güçlendi. Bu olguyu kavramadan, görmeden Erdoğan'ın çıkışlarını da anlamak ve analiz etmek mümkün değil. Bu faktörü görmek ve incelemek gerek. Bir asır önce sömürgelerden ve halkların sömürüsünden kendi halkına ve başta proletaryaya daha fazla 'sus' payı verebiliyordu. Sistemin fiilen çökmesi ve tıkanması koşullarında artık eskisi gibi sus payı veremiyor.
Avrupa giderek eskiye göre yoksullaşmakta. Son zamanlarda çıkan güvenlikçi yasalar, sınıf çelişkileri ve taleplerin artması karşısında burjuvazinin kendi sınıf egemenliğini şoven, ırkçı söylemle koruma gayretinden başka bir şey değildir.
Yabancı ve göçmenlere karşı nefret giderek artmakta. Şoven ırkçılık güç kazanmaktadır. Ama aynı coğrafyalarda, liberalizm, kapitalizm, demokrasi veya faşizm konusu sosyalizm kadar yaygın olamadı. Demokrasi meselesi, son dönemlerde yaşanan savaşların da etkisi ile, etnik ve inanç temelli toplumsal dinamikleri daha fazla etkileme, düşündürme ve harekete geçirmeye başladı. Eşitlik-özgürlük talepleri ve sosyalizmle bağı da bu şekilde kurulmaya başlandı.
İslam coğrafyası, Batı işgalinden kurtuluşunu 20. yüzyılın ikinci yarısında başarıyor. Cezayir, Tunus, Mısır, Suriye, Irak vb. ülkelerin çoğu özgürlüklerini bu tarihlerde kazanıyor. Arap coğrafyasında Baas partileri kurtuluş mücadelesinin öncüleri. İslam coğrafyasında özellikle Ortadoğu'da ise Baasçılık, merkezî asker ve sivil bürokratik bir yapılanma olarak gelişmişti. Baasçılık, Arap milliyetçiliği ve Arap sosyalizminin bir karışımı olan, önceki Arap milliyetçisi akımların aksine laik bir Arap toplumu kurmayı hedefledi. Ancak Baas, İslam dinini Arap milli kültürünün temel ve ayrılmaz bir parçası olarak İslam'a önem verme zorunluluğunu dikkate almak durumundaydı.
Baasçılığın 1946'da ilk geliştiği yer Suriyedir. 1 Şubat 1958’de Suriye ve Mısır’da yapılan referandum sonucu iki ülke siyasî birleşme kararı aldı. Birleşik Arap Cumhuriyeti Başkanı Cemal Abdul Nasır oldu. Birleşme Mısır’ın daha da güçlenmesine yaradı. Hal böyle olunca bu birleşme asker ve sivil bürokraside rahatsızlık yaratmaya başladı ve 28 Eylül 1961'de askerî darbe yapıldı. Hafız Esad Suriye devlet başkanı oldu. “Baas’ın sosyalizmi elbette Marksizm-Leninizm’den çok farklıydı, nitekim 1958’de Suriye ve Mısır’ın birleşmesinin ardındaki sebeplerden biri de Baas’ın yükselen Suriye Komünist Partisi’nin etkisini kırmak istemesi olacaktı.”[7] (7) Çok enteresan bir olay, yağmurdan kaçarken doluya tutulma diye buna denir!
"Baas sosyalizmi toplumsal eşitsizliğin azaltılması, özel mülkiyetin sınırlandırılması, yerli ve yabancı büyük özel firmaların kamulaştırılmasını öngörüyordu. Özel teşebbüs ve miras hakkının ise korunacağı belirtiliyordu. Baas’ın sosyalizm anlayışında Avrupa’nın proletarya diktatörlüğünü reddeden demokratik sosyalizminin, yani İkinci Enternasyonal’den Sosyalist Enternasyonal’e uzanan çizginin etkisi görülüyordu.”[8]
Birlik-Vahdet /özgürlük-Hürriyet / sosyalizm-iştirakiye anlayışını gerçekleştirmeye çalışmakta. Baas, Arap dilinde “yeniden diriliş” anlamına gelmektedir. 20. yüzyılda kalan modernist, merkeziyetçi, seküler ve sosyal rejim olan Baasçılık yükselen "ılımlı" İslamcılık karşısında çöküyor mu? Bugünkü süren savaşlar bu çökmenin veya çökertilmenin bir sonucumu dur?
Arap Baharı’nda yıkılmayan Suriye, tarihsel gelişimi etkileyen olaylar ve kendine özgü dinamikleri bu sorulara nasıl cevap verecek, hâlâ bilinmemektedir?
-devam edecek-
Tevfik Özkorkmaz
27.09.2016.
Bölüm: Bir, İki
Dipnotlar
[1] Faik Bulut, “Savaşın Gölgesinde Arap Alevileri”, Atlas, Ekim, 2013, Sayı. 247
[2] Mustafa Sibai, 1915-1964, Hayatı Ve Hakkında Herşey, 02.16,2015.
[*] İslam Sosyalizmi, Çeviren: Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Yeniboyut.
[3] “Baş Davası Ahlak Olan Bir Müslüman Sosyalist Nurettin Topçu”, 10 Mayıs 2008, Hürriyet.
[4] Hürriyet, a.g.m.
[5] Evren Balta, “Bir Kuruntu Olarak Batı Karşıtlığı”, Cuma, 23 Eylül 2016, Duvar Gazetesi.
[6] Devrimci Halk Hareketleri Tarihi, 1905-1917'ye Rus Devrimleri, say.19 Dipnot Yayınları, Murray Bookchin
[7] M. Burak Cop, 29 Kasım 2011 Salı NTV-Dergi.
[8] M. Burak Cop, 29 Kasım 2011 Salı NTV-Dergi.
Devamını oku ...

Seçenek

Devlet, parçaların bütünlenmesi; demokrasi, bütünün parçalara yedirilmesi meselesidir. Elen’de demokrasi, aşağılık görülenlere konuşma imkânı verenleri eleştirmek için üretilmiş bir kavramdır. Demokrasiyi yüceltenlerin konuşma ihtimali olanları sürekli aşağılaması gerekir.
Devlet-toplum ikiliği yanıltıcıdır. Vehmîdir.
İktidar, parçalanmaz, sorgulanmaz bütünün kendisi olduğunu ortaya koymalıdır. IŞİD’cinin İslam devleti denilen bütünlüğe ikna edilmesi zorunludur. Kürd’ün bütün Kürdistan imgesine örgütlenmesi zaruridir. Feministin “Kadın”ı için de aynı durum söz konusudur. Bu tür imgeler, simgeler ve bilgiler, sınırsızlığı-sınıfsızlığı anlatır. Tümü de burjuvazinin yeni tanrısı “birey”in (individual) dünyevî tezahürleridir.
Bunlar, ezilenlerin sınır çizen-sınıflara vuran pratiğinin hükmünü yitirmesini ifade eder. “Kadın” denilen imge, simge ve bilgiye örgütlenen saf, dişi bireyler, o kimliğin ve beden tasarımının bütünlüğüne bağlanırlar. Anne, kız kardeş, sevgili türünden bölünmeler iptal edilmelidir. Sorumluluktan, sınırdan ve sınıfsallıktan azade varlıklar, uzay boşluğuna savrulmalıdır.
Yalçın Küçük, Irak ve Suriye’nin Türk devletince işgal edilmesini; Bob Avakian, tüm gerici Doğu’nun Batı tarafından fethedilmesini savunur. Her ikisi de kendi devletlerinin operasyonel failidir.
İki isim, devletlerinin ve burjuvalarının bütünlük tasavvurlarına bağlanır. Sınırın ve sınıfın onları kesmesine izin vermez. İktidar, kendisini onların üzerinden alt dinamiklere yedirir.
Avakian, Mao’dan kaçıp Marx hayaline sığınır. Marx’a dönüş, Marx devrimsiz olduğu için yapılan bir hamledir. Devrim kirdir, çapaktır, zararlıdır. Bu sığınma, Marx’tan da rahatsız olur, en fazla, Marx öncesi komünizm tasavvurlarını sözde “bilimsel” bir kisveye büründürür. Bilim dediğiyse, kendi zihin dünyası, kendi varlığıdır. Bu dünya ve varlık, egemenlerin kurgusundan başka bir şey değildir.
Kürd’ün, sınıfın, devrimin bölme ihtimaline karşı devlet, kendisini Yalçın Küçük şahsında örgütler. Aynı durum, Avakian için de geçerlidir. Her ikisindeki din düşmanlığı, kitleleri ikna edecek bütün tasavvuru ile alakalıdır. Bütünleyicilik, totaliterizm eleştirileri, liberalizmden ödünç alınır. Böylelikle dinin sınırlama, parçalama imkânları ezilmek istenir.
Avakian, dinin zulme karşı direniş usulü, yöntemi olduğunu anlamak istemez. Çünkü o, aslında dinle, Maoizmle boğuşması bağlamında, mücadele eder. Dinselleştiğini düşündüğü Maoizmi, liberal manada terk ederken, bu malumatını dinle kavgasına vesile kılar. Özel, kendinden menkul ve kendinden mesul olmaktan çıkmış bir ideoloji, dinle rekabet etmeye mecburdur. Yüceye kurulan, tek yücenin kendisi olduğunu iddia etmeden yaşayamayacağını bilir.
Egemenler, kendi dinlerine karşı olan her tür ideolojiyi “din eleştirisi” bağlamında karşıya atmak isterler. Tek dinin, tek hâkimiyetin kendisine ait olmasını arzularlar.
Avakian ve Yalçın Küçük şahsında Marksizm, Marx döneminin liberallerinin eleştirisine mağlup olur. Her ikisi de Marksizmin sahte peygamberi olmak istediği için dine saldırır.
Solun bir kısmı, dünya hükümeti, tek dünya devleti anlayışına tavdır. Devlet ve burjuvazi, yol açtığı dehşeti, terör yaygarası ile gizlemek ister. Sorumluluklarını herkese yaymaya çalışır.
“Dünya beşten büyüktür” anlayışı Allahuekber’in inkârıdır. Bu anlayış, egemenlerin mevcut bütünlüğüne işaret etmeye ant içmiştir. Terör dedikleri, bütünün parçalanma istidadıdır.
Ezilenlerin şiddeti, dehşeti yaymak değil, iktidarı sınıfsal manada sınırlamak, sınırları sınıfsallaştırmak içindir. Misal, Kürd coğrafyası bağlamında sorun, meselenin soğukkanlı bir stratejist gibi ele alınması, gerçekliğin sınıfsallığından arındırılmasıdır.
Emekçinin çilesine ve öfkesine, sadece egemenlerin huzurlu bütünlüğüne iman edilmesi gerektiğine dair vurgu bağlamında, değinilir.
Her şeyden arınık, azade, bağımsız bir işçi, kadın, Kürd, ezilen vs. yoktur. Bütünlük tasavvuru, iktidarın örgütlenme biçimidir. Yukarı çıkmak, bütüne vakıf olmak isteyenler, akıl ve vicdanlarını şeytana satarlar.
Öfkede aklın devredışı kaldığı söylenir. Üstün, bütünlüklü, yüce akıl adına öfke tasfiye edilmelidir. Sömürülenin derdi, ezilenin öfkesi yukarıya çıktıkça görünmez olur. Mühendis, doktor ve hukukçu eliyle merdivenler inşa edilmektedir. Bunlar bize, yükselmek için aşağıdakilerin sırtına basmayı öğütlemektedir.
Somuttaki çile ve kahır, Yunan anarşistlerini uyuşturucu karşıtı faaliyete zorlamakta, bizdekiler ise uyuşturucunun balon etkisini tanrısallaştırmaktadır. Nietzsche ve Stirner, “Tanrı’yı yok ettik, yerine insan-bireyi koyduk da ne oldu” diye sitem eder. İkisi de bizi biz yapan, müşterek, dışsal kuvvete ve kudrete karşı çıkmanın bedelini öder. Müşterek olan derde ve öfkeye ait olmak, onlar için zûldür.
Unutmak artık bir fazilettir. Hesap vermemek, sorumluluktan kaçmak bu sayede mümkündür. Devlet ve burjuvazi denilen iki değirmen taşının arasında, öğütülecek olan, küçük burjuvazidir. Bir parça devletin; diğer parça sermayenin yanına kaçar. Kurucu ideoloji buradan örgütlenerek çıkar.
Teşkilât-ı Mahsusa-MAH-MİT-Özel Harp Dairesi arasında bir süreklilik mevcuttur. Bu hat, kendi küçük burjuvalarını örgütler. Paralel hatta ise kimi sol örgüt ve dernekler ile STK’lar durur. Unutulan, her iki hattı dikine kesen, sınırlayıcı, sınıfsal mücadeledir.
Zonguldak gibi yerlerde askerî kışlaların konumları bir isyana göre ayarlanmıştır. Dışa dönük örgütlenmeye, sendikal, sivil toplumcu siyaset türünden içe dönük örgütlenme eşlik eder. Bu sayede isyan imkânları birey şahsında ortadan kaldırılır.
Ne devlet ne de toplum saf, mutlak birer bütünlüktür. Devlete karşı topluma alan açmak, sömürüyü; topluma karşı devleti büyütmek, zulmü artırmaktır.
Şeyh Bedreddin’in ortak mülkiyetine karşı “mülkiyet kutsaldır” anlayışı çıkartılmak zorundadır. Bugünün mülkiyeti, bugünün kutsiyetini; o kutsiyet de din denilen kolektif bilincin reddini koşullamalıdır. Bugünü kesen zorunluluklar, gene bugünde beliren ihtiyaçlarla karartılmalıdır. Her şey buradan şahsî tercihlere indirgenmelidir. Bir tür Akla bahşedilen kutsiyet, bir yönüyle, bugündeki güçlerin emridir.
Seçmek, tercih meselesi, demokrasinin devleti gizleme yöntemidir. Kendilerini seçimin nesnesi kılanlar, devlete ve sermayeye örgütlenmek zorundadır. Sömürü ve zulme karşı mücadele, zorunlulukların bilinci ile öznesine kavuşur.
AKP, devletin toplumda örgütlenmesi, o örgütün sermayenin zorunluluklarına teksif edilmesidir. AKP eliyle Bosna’dan Hatay’a tüm ezilenler, işe yarar-yaramaz ayrımına tabi tutulup, tekellerin ve şirketlerin hizmetine hazır hâle getirilmektedir. Kendine yeterli, muktedir, emperyal Türkiye masalları, ezilenlerin iğdiş edilmesi içindir.
“Eski” asker, yeni İşçi Partili yöneticinin, “Kürt aşiretler İngilizlerden para alıyor” lafı, devletin Şeyh Said’den beri söylediği yalanın yeni versiyonudur. Devlet, kendisini sorgulayan her şeyi dışsallaştırmaya mecburdur. İçeri girmek için devletin ve sermayenin ipine tutunmak, tek seçenekmiş gibi görünmektedir. Ezilenlerin-sömürülenlerin iradesi olduğunu iddia edenlerin, bir seçenek olmanın ötesine geçmeleri zarurîdir.
Fikret Çakmak
Devamını oku ...

Küçük Burjuva Entelektüelizmine Dair

Küçük burjuva entelektüelizminin burjuva askerî-bürokratik aygıt için biçilmiş kaftan olmaktan gelen sınıfsal güdüleri, bu tabakanın komünist bir kimlikle dahi proleter kolektivizme adaptasyonunda handikap yaratmaya adaydır.
Küçük burjuva entelektüelizmi, proletaryanın teknik, siyasal, kültürel birikime olan ihtiyacını bir sınıfsal tabaka olarak kendisine dair bir ihtiyaca dönüştürme ve böylelikle bürokrasiyi kurumsallaştırma eğilimindedir.
Bu, bireysel insan iradesinden bağımsız, doğrudan toplumsal üretici güçlerin tarihsel gelişme düzeyinin çelişkilerinin koşullandırdığı, eşitsiz gelişme yasasının, üretici güçlerin gelişme diyalektiği üstünde, kendiliğinden belirleyici etkisi ile gelişen bir olgudur. Çünkü sınıflar, sınıflı toplumlar tarihinin yarattığı bir olgusallığın ürünüdür.
Mülkiyet kavramı içerisine yalnızca maddî varlıklarla birlikte bilgi birikimi de dâhil edilmelidir. Teknik-entelektüel bilgi de bir mülkiyettir. Teknik-entelektüel bilgi, tıpkı sermaye gibi, değer yaratmak için kol emeğine ihtiyaç duyar. Teknik-entelektüel bilgi, bir mülkiyet biçimi olarak kurumsallaştığında, kendi mülkiyetini özelleştirmek ve ayrıcalıklı bir tabaka olarak varlığını sürdürmek için kol emeği ile arasındaki üretim ilişkisini bürokratikleştirme eğilimindedir. Çünkü, teknik-entelektüel bilginin ayrıcalık yaratan bir özel mülkiyet biçimi olarak kendisini yeniden üretebilmesi için, onun sıradan emek faaliyeti ile olan ilişkisini bürokratikleştirmekten başka bir seçeneği yoktur. Bu anlamda, teknik-entelektüel bilgiye ulaşmada bürokrasi engeli, doğrudan toplumsal işbölümü zorunluluğu tarafından yaratılmaktadır. İşbölümünün üretici güçlerin tarihsel gelişmişlik düzeyi tarafından belirlenen zorunluluğu bürokratizmin de koşullarını yaratmaktadır.
Küçük burjuva entelektülizmi, burjuva askerî-bürokratik aygıtın hem teorisyeni hem de pratisyenidir. Devrimci süreçlerde yaşanan büyük toplumsal yıkımlar küçük burjuvazinin bu tabakalarını da devrim saflarına savururken, entelektüelizm, devrimci saflarda kendi kültürel eğilimlerini ve bürokratik alışkanlıklarını kurumsallaştırmaya çalışır.
Entelektülizm, devrimci saflarda entelektüel-teknik bilgi birikimini bir ayrıcalığa dönüştürür ve bürokratlaşma eğilimini temsil eder. Küçük burjuva entelektüelizmi, bu niteliği ile tıpkı küçük mülkiyet gibi, proleter bir hukuk denetimine girmeden kolektivizme adapte olamayacak, kolektif ilişkilere bürokratik eğilimlerini taşıyarak, ayrıcalıklı bir tabaka olarak varlığını sürdürmek isteyecektir.
Küçük burjuva entelektüelizmi, devrimci saflarda ayrıcalıklarını bürokratik biçimler yaratarak kurumsallaştırmak için komplo-entrika dâhil her türlü burjuva siyasal politik yönteme eğilimli bir sınıf karakterini temsil eder.
Küçük burjuva entelektülizminin sınıflı toplumdan gelen bir tabaka olarak siyasal-politik eğilimleri, tek tek bireylerin öznel iradesinden bağımsız, eşitsiz gelişme yasasının ve toplumsal zorunlu işbölümünün toplumsal ilişkilere yansıma biçiminden başka bir şey olmayan nesnel bir olgudur.
Bireysel iradenin rolü, bu nesnel olguda kısmî ve görelidir. Esas olan, küçük burjuva entelektüelizmini yaratan nesnel toplumsal olgulardır. Burjuvazi, burjuva askerî-bürokratik aygıtı, kendisini küçük burjuva entelektüel-teknik birikim aracılığı ile inşa eder ve yönetir.
Küçük burjuva entelektüel-teknik birikim, sınıflı toplumdaki bu ayrıcalığını kolektif üretim ilişkilerinde de koruma ve bürokratik biçimlerde kurumsallaştırma eğilimindedir.
Küçük burjuva entelektüelizminin teknik, entelektüel bilgiyi kendi mülkiyetinde bürokratik biçimlerde kurumsallaştırma eğilimine karşı, bürokratik eğilimlerle sıradan emek gücünün, emek faaliyetinin kolektif niteliklerini esas olan bir proleter hukuk yaratılmadan mücadele etmek, kolektivizmin geleceği bakımından zafiyet yaratacaktır.
Özgür Bahar
Devamını oku ...

The Economist Mısır’ı Değerlendiriyor

Lenin, The Economist dergisini “İngiliz finans kapitalin borazanı” olarak nitelemişti. Bu dergi, 6 Ağustos sayısının önemli bir kısmını Mısır'a ayırmış ve oldukça ilginç değerlendirmelerde bulunuyor.
Öncelikle, derginin ülkedeki sorunları gayet güzel anlattığını belirtmemiz gerekiyor. Bu sorunların anlatıldığı bölümleri alıntılayalım:
“Arapların nüfusu özellikle hızlı artıyor. 2010 yılında nüfusun 15-24 yaşları arasındaki kesimi 357 milyonluk toplam nüfusun %20’sini oluştursa da, 2010 yılında sayıları 46 milyonu bulan bu genç kesim 2025 yılında 58 milyon kişiden olacak.
Rejim çökmüş durumda, Körfez devletlerinden gelen parayla (ve biraz da Amerika’dan gelen askeri yardımla) ancak ayakta duruyor. Milyarları bulan petrodolarlara rağmen, Mısır’ın bütçe ve cari açığı artıyor. Bütçe açığı milli gelirin yaklaşık %12’sini, cari açık ise %7’sini oluşturuyor. Bay Sisi milliyetçi pozlar verse de, elinde şapkası IMF’ye gidip 12 milyar dolarlık bir kurtarma paketi talebinde bulundu.
Gençlerin arasındaki işsizlik %40’ın üzerinde. Hükümet boş boş duran memurlarla dolup taşıyor. Mısır’ın katı, devletçi ekonomisi içinde özel sektör her yıl iş piyasasına katılan yeni işçi kitlelerine yeterli iş veremiyor. Başka yerde olsa, bu kadar çok genç nüfus ekonomik bir avantaj olarak görülürdü. Ama Arap dünyasında gençliğe, yok edilmesi gereken bir lanet olarak bakılıyor. Bugünlerde genç Araplar için ülkelerinde yoksulluk, göç ya da sıra dışı durumlarda cihat gibi rezil seçeneklerden başka bir şey yok. Gerçekten de, Suriye gibi yerlerde en iyi para kazandıran işler arasında eline bir tüfek almak da var.”
Görüldüğü gibi, sistemin gençliğe verebildiği hiçbir şey yok ve Mısır patlamaya hazır bir bomba. Derginin bu sorunları tespit etmesi, onun çözüm arayışında olduğu anlamına gelmiyor. Tersine, derginin yazarları, bu sorunların savundukları kapitalist sistem içinde çözülemeyeceğini çok iyi anlıyorlar ve bu yüzden çözüm konusuna hiç kafa yormuyorlar. Yazarlar, bu sorunları böylesine nesnel bir biçimde tespit ediyorlar, çünkü bu sorunların "iyi yönetilmediğini" düşünüyorlar ve bu durumun bir tehlike oluşturduğunu görüyorlar. İşte bu yüzden Başkan Sisi'yi eleştiriyorlar:
"Bay Sisi işleri daha kötüye götürüyor. Mısır parası poundu korumakta ısrar ediyor, böylece enflasyonun ve açlık isyanlarının önüne geçiyor. Poundu güçlü tutarak, çoğu ithal edilen gıda maliyetlerini kontrol edebileceğini düşünüyor. Ama sermaye denetimleri dolar alınıp satılan kara borsanın ortaya çıkmasını engelleyemedi. Mısır poundu kara borsada üçte iki fiyatla satılıyor. Ayrıca bu denetimler yedek parça ve makine kıtlığına yol açtı. Bu da enflasyonu yükseltiyor (şu anda %14 ve artmakta). Bu durum sanayiye de zarar veriyor ve yatırımcıları kaçırıyor.
Ama belli ki, Sisi'ye henüz bir alternatif çıkaramadıkları için onun hemen yerinden edilmesini tavsiye etmiyorlar. Amaçları onu orta vadede değiştirmek:
"Mısır’ın stratejik önemi o kadar fazla ki dünyanın Bay Sisi’yle idare etmekten başka şansı yok. Ama Batı ona karşı pragmatizm, ikna ve baskıdan oluşan bir politika izlemeli. Mısır’a ihtiyacı olmayan ve bütçesini de aşan Amerikan F-16’ları ya da Fransız Mistral helikopter taşıyıcıları gibi pahalı silahları satmamalı.
Şu anda başka bir ayaklanma ya da hatta başka bir darbe ihtimalinden çok söz edilmiyor. 2011 yılında gafil avlanan gizli polis, yükselen muhalefetin kokusunu alma yeteneğini artırdı. Ama Mısır’daki demografik, ekonomik ve toplumsal baskılar büyük bir hızla artıyor. Bay Sisi sonsuz istikrar sağlayamaz. Mısır’ın siyasal sistemi yeniden ele alınmalı. Bay Sisi’nin 2018 yılındaki seçimlere aday olmayacağını açıklaması fena bir başlangıç olmaz.”
Emperyalizm, tıpkı Mübarek döneminin sonunda olduğu gibi, bekçi köpeğinden pek memnun değil. Bu bekçi köpeğinin kaynayan devrimi engelleyemeyeceğini biliyor.
Devamını oku ...

Bir Asırlık Tecrübe -II

Bu bölümünde giriş yaptığımız konunun arkaik tarihine bir bakalım.
Teoloji; Tanrıbilim, Tanrı kavramı ve din olgusunu inceleyen bilim dalı. Günümüzde sıklıkla, dinî konular ile ilgilenen bilim anlamında kullanılmaktadır. Teoloji ile ilgilenen kişilere teolog, ilâhiyatçı, din bilimci veya tanrı bilimci denir.
Felsefe; Varlık, bilgi, gerçek, adalet, güzellik, doğruluk, akıl ve dil gibi konularla ilgili genel ve temel sorunlara ilişkin yapılan çalışmalardır Felsefe kişilerin yaşamı merak etmesinden doğar. “Yaşamı en çok merak eden çocuklardır.”[1] Aynı zamanda felsefî düşünce, insanın evreni içinde kendi varlığını merak etmesiyle ve bu konuda sorular sormasıyla başlar. Felsefe için merak etmek ve soru sormak yeterli değil ve sorulara sistemli bir açıklama getirmek, açıklamanın sistemli veya sistemsiz olması da felsefe için önemlidir.
Milattan önce ve sonra toplumların çok zor şartlarda yollarını ararken Aristotales, Farabi, İbn-i Sinan, İbn-i Rüşd, İbn-i Haldun ve Farklılıklarıyla İsfahani ve Gazali karanlıkları aydınlatan birer fener olur ve günümüze birçok değerli eser bırakırlar.
Aristotales; MÖ. 384-322. ilk neden bir şeyin özünü ve de asıl doğasını açıklar. Dolayısıyla ilk neden, bir şeyin varlık nedenidir ve biz ancak bunun sayesinde bir şeyin ne olduğunu anlar, şeylerin doğasını ve özünü araştırmaya yönelebiliriz. “[…] ‘Felsefenin neye yarar?’ denildiğinde, kimileri yasa korkusuyla yaptığı şeyleri bana buyrulmadan, kendiliğimden yapmayı öğretti.” Aklını kullanarak ve aklının kılavuzluğunda yaşamak Aristotales için çok önemliydi.
Farabi; MS. 872-950. Farabi 8.yy. ve 13yy. arasında İslam'ın Altın Çağ’ında yaşamış ünlü filozof ve bilim adamı, aynı zamanda gökbilimci, mantıkçı ve müzisyendir. Aristotales'ten sonra ikinci usta olarak anılır. Farabi'nin “İkinci Üstad” kabul edilmesinin ana nedeni, İbn-i Haldun'a göre, onun mantık alanında yaptığı katkıdır.[2]
Farabi'nin diğer bir çalışma alanı Doğa Felsefesi, Metafizik ve Psikoloji olmuştur. Doğa anlayışı, dönemin Batlamyusçu dünya merkezli görüşüne uygundur. Farabi'nin geliştirdiği sudûr teorisi ise Neoplatoncu ve İsmailî kökenlere dayanır. Bu anlayış daha sonra İbn-i Sina tarafından geliştirildi.[3]
Farabi'nin bilgi felsefesinde suret -varlığın görünen yanı, beş duyu ile algılanan- cismin hem kendisinde hem de beynimizde vardır. Böylece cisimden çıkan ışınlar gözümüzle alınır, şeklin bilgisi ise akıldan gelir.
İbn-i Sina'nın; M.S 980-1037. Tıp ve Felsefe alanına ağırlık verdiği Orta Çağ Modern Biliminin kurucusu ve hekimlerin önderi olarak bilinir. İbn-i Sina, akıl konusunda, Platon/Eflatun; idealizmi ile Aristoteles'in deneyciliğini uzlaştırarak birleştirici bir akıl görüşü ortaya koymasıyla Aristotales ve Farabi'den farkını ortaya koyar.
İbn-i-Rüşd/Averroes; MS.1126-1198. Endülüslü-Arap felsefeci İbn-i Rüşd, Aristo'nun eserlerine yaptığı Arapça tercüme ve şerhleriyle ünlüdür. Avrupa orta çağda kendisine gösterdikleri saygıdan ötürü Dante ve Victor Hugo saygıyla anar. Victor Hugo Quasimodo ile Esmeralda'nın talihsiz öyküsünü anlattığı, Notre Dame'ın Kamburu adlı eserinde, bilimle hukukun kaynaklarına değinildiği bir bölümde, İbn Rüşd’e referans verir.[4]
İbn-i Haldun; MS.1332-1406. 19. yüzyılda geç anlaşılan Avrupalı tarihçiler tarafından keşfedildi. Eserleri büyük takdir gördü. Öyle ki Toynbee, aradan geçen yüzyıllardan sonra onun için şöyle dedi: "Herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin tarafından yaratılmış en büyük tarih felsefesinin sahibi.”[5]
İbn-i Haldun, tarih, insanların ve kavimlerin hâl ve durumlarının nasıl değişmiş olduğunu, devlet sınırlarının nasıl genişlemiş, kuvvet ve kudretlerinin nasıl artmış bulunduğunu, ölüm ve yıkılma çağı gelinceye kadar yeryüzünü nasıl imar ettiklerini bize bildirir. Bu tarihin zahirî -açık anlaşılan- manasıdır. Tarihin içinde saklanan mâna ise incelemek, düşünmek, araştırmaktan ve varlığın -kâinatın- sebep ve illiyetlerini dikkatle anlamak ve hadiselerin vuku ve cereyanının sebep ve tertibini inceleyip bilmekten ibarettir. İşte bundan dolayı tarih şereflidir ve hikmetin içine dalmıştır. Bundan ötürü tarih, hikmet = felsefe ilimlerinden sayılmaya layıktır.[6]
İsfahani; MS.954-1109. tarih boyunca ‘akıl-vahiy ilişkisi’nde çatışmacı düşünüşlerden tamamen uzak olarak uzlaşmacı bir tutum sergileyen İslâm düşünürlerinin tipik bir temsilcisidir.[7]
İfsahani, Gazzali'yi etkilemiştir. Önemli eseri ez-Zerî’a ilâ mekârimi’ ş-şerî’a’dır. Bu eserinde, özetle şu tespit ve değerlendirmede bulunur: İnsan için biri dâhilî/batınî diğeri de haricî/zahirî olmak üzere iki tür nebî söz konusudur. Dâhilî/batınî nebî, akıl olup onsuz, haricî/zahirî nebî işlevsiz ve yararsızdır. Zira dâhilî/batınî nebî yani akıl, haricî/zahirî nebînin getirdiklerini ve çağrısını değerlendirerek, onun doğru olup olmadığını tayin ve tespit eder.[8]
Gazzali; MS.1058-1111. “Taklit, başlangıçta birtakım telkinlere dayanmaktaydı. Bunların da hangilerinin hak ve batıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktaydı. Kendime şöyle dedim: Benim istediğim, her şeyin gerçek yüzünü öğrenmektir. Öyleyse önce bilginin gerçek yüzünün ne olduğunu öğrenmekle işe başlamam gerekir.”[9]
Yaşadığı dönemde hakikati bulmak isteyen insanların dört kısma ayrıldığını ve her birinin hakikati kendi yolunda aradığını gördü. Bunlar; felsefeciler, kelâmcılar, sufiler, batınîlerdi. Hepsinin görüşlerini inceleyerek; kelâm, felsefe ve batınîlik yolunu kitaplarında ayrıntılarıyla tenkit etti ve sufilerin yolu olan tasavvufa yönelerek hakikati bu yolda aradı. Gazali’nin de dediği gibi, akıl temel, vahiy bu temel üzerine inşa edilen bina mıydı?
Felsefeye karşı verdiği mücadele ile İslam dünyasında felsefî düşüncenin gelişmesini önlediği düşünülmekte. Yunan felsefesine karşı yazdığı reddiyeler sonucunda İbn-i Rüşd, İbn-i Tufeyl ve İbn-i Bacce gibi düşünürler, felsefeyi ona karşı savunmak ihtiyacı duydular. Gazzâlî, felsefe öğrenerek ve felsefî yöntemler kullanarak felsefecilerle tartışmış, sert eleştirilerini reddiyeler şeklinde yazarak Aristoteles, İbni Sina ve Farabi’nin üzerine yöneltmiştir.[10] Gazzâlî'nin felsefeye yönelik olumsuz tutumuna karşın, mantığın birçok yanını İslamî din bilimlerine sokmada önemli katkısı olmuştur.
Günümüzde bu tartışmalar bir şekilde devam etmekte. “Biri anlamadığı ve bilmediği bir dine inanmış ve onun taraftarlığını yapıyor. Öbürü de anlamadığı ve bilmediği bir dini reddetmiş. Aslında bunlar farklı değildir; aynıdır. Aynı oldukları nokta da anlamama ve bilmemedir.” Ali Şeriati'nin bu uyarısı, tartışmaya çalıştığımız konuda oldukça uyarıcıdır. Toptancı “red” ve “kabul”ler sonuç olarak analiz ve somutun kavranmasını olumsuz etkilemekte.
“Sahih -kaynağına; yani Allah'a ve peygambere ait olduğu kesin bulunan- vahiy ile apaçık ve kesin akıl hükümleri arasında çelişme olmaz. Eğer böyle bir görüntü varsa önce araştırma yapılır; nakil-vahiy ile gelen bilgi-sahih, aklın bilgi ve hükmü de açık ve kesin ise vahiy-âyet ve hadis-tevil edilir; yani yorumlanır, ilâhî maksadın ilk bakışta ve sözün sözlük manasından anlaşılan olmadığına, ortada mecazi, temsili bir anlatımın bulunduğuna hükmedilir.”[11]
“İnanç kaynağı haline getirildikten sonra, Kurân vahyinin işaretleriyle akletmek, ona ve onun ölçülerine bağlanmak, asıl haline gelir. Böylece eylemlerimize kılavuzluk yapan düşüncenin ölçüsü, Kurân nasslarıyla belirlenmeye başlar. Yaratılış amacımızın, Rabbimizin bize verdiği nimetleri elimizde tutabilmek ve onları gereğince değerlendirip hayat sınavını kazanmak olduğunu bütün Müslümanlar bilmektedir. Ve bu imkânı da, Kurân'ın muhkem hükümleri açık, anlaşılır ve tevile fırsat bırakmayacak bir tarzda bizlere göstermektedir.”[12]
Burada iki farklı değerlendirmenin odak noktası, Kuran nass'ların tevil edilemeyeceği veya belli koşularda tevil edileceğidir. Gerçi tevil ve tefsirin manası konusunda farklılıklar söz konusudur. Tefsir Peygamber ve ashabı tarafından yapılabilecek, tevil de İslam âlimlerinin yorumundan ibaret olacaktır. İkisi arasındaki fark, tefsirde kesinlik, tevilde ihtimaller olmasıdır. Bazı değerlendirmelere göre de Nass'lar “kesin hükümdür ve tevil edilemez”dir.
Muhkem; Kur'an’ın Âl-i İmrân Suresi'nin 7. âyetinde geçen bu kelime, açık ve kesin olarak hüküm veren âyetleri nitelendirmek için kullanılmıştır.
İslam’da Kur'an ayetlerinin görünür anlamlarının dışında, daha derinde gerçek anlamları bulunduğu inancı, ayetleri buna göre yorumlayan akımdır batınîlik. Bu düşünceyi benimseyen kişiye de “batınî” denir.
Batın; gizli olan, bir şeyin gerçeği, iç yüzü anlamına gelir. Naas; kat'ilik, kesinlik, açıklık. te'vile ihtimali olmayan söz veya delil.
Nass olan genelde dogma ile karıştırılır. Nass anlaşılmaya, birden fazla yoruma, tefsire ve tevile açıktır. İslam’da birden fazla mezhep ve binlerce tefsirin yazılmış olması ve halen yazılması ancak bu sayede mümkün olmaktadır.
Zahir; açık, belli olan. Batın; gizli olan, bir şeyin gerçeği, iç yüzü anlamına gelir. Nebi; haber alan anlamına gelir. Resul; Peygamber, elçi. Kitap gönderilen peygambere Resul, yeni din getirmeyip, önceki dine davet eden peygamberlere Nebi denir. Her resul, nebidir; fakat her nebi resul değildir.
Mutasavvıf; Rabbi için her türlü bağ ve her endişeden sıyrılıp Allah'tan başkasına tapınmayı ve O'nun emirlerinden başkasına uymayı terk edendir. İlk akla gelenler, her biri bir tarikat önderi olan Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlânâ Celaleddin Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Hacı Bayram-ı Veli’dir.
Bağdadî açısından nebevî ve dinî bilgilerin aklî bilgilere “izafe olunması”nın biricik sebebidir. Bu yaklaşım biçimi, dinî bilgilerin meşruiyet zemininin de aklî bilgiler olduğunu açıkça gösterir. Aklın ortaya koyduğu bilgi, nebinin geçerliliğini onaylamadığı sürece sahih bir dinden ve dolayısıyla da o dine bağlı olarak elde edilen dinî bilgilerin doğruluğundan ve meşruiyetinden söz edilemeyecektir.[13]
Aklın ortaya koyduğu bilgiyi Nebi'nin geçerli olduğunu açıkça onaylamadığı sürece 'sahih' bir din ve meşruiyeti söz konusu olamaz. Nebi, haber getiren peygamber veya resul aklın ortaya koyduğu bilgiyi geçerli olduğunu onaylamadığı zaman o dine bağlı dinî bilgilerin doğruluğu ve meşruiyetinden söz edilemez. O zaman aklımıza eski dönemde nebilerin varlığı, toplumsal yaşamın yeniden organize olmasında yol gösterici olurken, günümüzde aklî bilgilerin doğruluğunu neye göre yapılmakta olduğu sorusu akla geliyor.
Dinî ilimler, dine tâbi olarak ortaya çıktıklarından dinin varlık tarzına ve muhtevasına bağlı olarak vücut bulurlar. Bu çerçevede Farabî, biri fıkıh diğeri de kelâm olmak üzere iki dinî ilimden söz eder. Anlaşılacağı üzere, fıkıh, din koyucunun belirlediği görüş ve fiilleri her hangi bir temellendirmeye başvurmaksızın müsellem ilkeler olarak alırken, kelâm, onları desteklemekte ve savunmaktadır. "Farabî’ye göre, kelâm dine hizmet ederken, aslında dolaylı olarak da felsefeye hizmet etmektedir. Zira Farabî açısından kelâm, dine tâbi olduğu gibi din de felsefeye tâbidir.”[14]
Konumuz "din" tartışması olmadığı için İslamcı-Müslüman, Nakilci-Kelâmcı düzlemdeki tartışmalara girmeyeceğiz.
-devam edecek-
Tevfik Özkorkmaz
27.09.2016
Dipnotlar
[1] Dünya Bilgelerinden Özlü Sözler, Müzeyyen Tüzün, 2012, s.120.
[2] Nasr, Seyyid Hüseyin, 2001, İslam Felsefesi Tarihi, Açılım Kitap.
[3] Nasr, Seyyid Hüseyin, a.g.e.
[4] Notre Damme'ın Kamburu, s. 193 (ing.). 9 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi.
[5] Toynbee, Arnold J. (1934) (İngilizce). A Study of History: III The Growths of Civilizations, Oxford University Press.
[6] İbn Haldun, 1990, Mukaddime, İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı. s. 4-5.
[7] “Dinî İlimlerin Meşruiyet Kaynağı Olarak Felsefe: Fârâbî ve Gazzâlî”, say.51, Akademide Felsefe Hikmet ve Din.
[8] Akademide Felsefe Hikmet ve Din, a.g.e.
[9] Muhammed Gazzâlî, El münkız mine'd Dalal, İran baskısı 1998.
[10] R.M. Frank, Al-Ghazali and the Ash'arite School, Duke University Press, Londra 1994.
[12] Gizli ilimlerin kütüphanesi, Akıl-Vahiy İlişkisi, Hamza Türkmen.
[13] Akademide Felsefe Hikmet ve Din, a.g.e.
[14] Fârâbî, Kitâbu’l-Hurûf s.71. “Dini İlimlerin Meşruiyet Kaynağı Olarak Felsefe: Fârâbî ve Gazzâlî”, say.52, Akademide Felsefe Hikmet ve Din.
Devamını oku ...