Kazıcıların Şarkısı

Siz Kazıcılar, cümleniz necib insanlarsınız, kalkın ayağa
Necib Kazıcılar, kalkın ayağa,
El koyun ekilmemiş topraklara,
Kazmalarınızı hor gören, sizi karalayan
Şövalyelerin isimlerini lanetle anın.
Şimdi kalkın ayağa.
Evlerinizi yıktılar, kalkın ayağa.
Yoksulları korkutmak için evlerini yıktılar,
Kalkın ayağa.
Asıl o soylular alaşağı edilmeli,
O tacı yoksullar başlarına geçirmeli.
Şimdi kalkın ayağa,
Cümle Kazıcılar, kalkın ayağa.
Küreklerinizle, çapalarınızla, pulluklarınızla, kalkın ayağa.
Küreklerinizle, çapalarınızla, pulluklarınızla, kalkın ayağa.
Savunun hürriyetinizi, görün şövalyelerin yüreksizliğini.
Yapabiliyorlarsa gelip öldürsünler sizi
Haklarınızı alsınlar becerebiliyorlarsa.
Kalkın ayağa, cümle Kazıcılar, kalkın ayağa.
İrade gücünüz sizin hukukunuz, kalkın ayağa,
Başeğmez iradeniz kanununuz, şimdi kalkın ayağa.
Zulüm gelip kapıyı çaldı, günahsızız dediler üstelik
Yoksulları açlıktan gebertmek için
Tuzak niyetine hapishaneler inşa ettiler.
Kalkın ayağa, bugün kalkın ayağa.
Soyluların her yanını yağ bağlamış, kalkın ayağa.
Her biri domuz gibi şişmiş, kalkın ayağa.
Kafalarında bin bir tilki
Bizi kandırmak için yığmışlar önlerine onca bilgiyi.
Kalkın ayağa, çekinmeyin korkmayın, kalkın ayağa.
Yanlarına almışlar bir de avukatlarını, kalkın ayağa.
Avukatları da yanlarında, kalkın artık ayağa.
O kadar öfkeliler ki onların tavsiyelerini dinliyorlar
İçlerindeki şeytan yalana batmış, iki gözleri de kör.
Kalkın ayağa, artık kalkın ayağa.
Sonra din adamları geliyor, kalkın ayağa.
Gelip size bu günah diyorlar.
Demek ki baştan başlamalı, hürriyetimizi kazanmalıyız.
Cümle Kazıcılar, kalkın ayağa.
Gelip haraçlarını alacaklar, kalkın ayağa.
Gelip bir de haraç alacaklar, kalkın ayağa.
Avukatların ücretini, soylular haracını istiyorlar.
Cesaretle konuşuyorlar, yoksulları esarete mahkûm ediyorlar.
Kalkın şimdi ayağa. Cümle Kazıcılar, kalkın ayağa.
Avukatlar, rahipler, hepsi size karşı, kalkın ayağa.
Avukatlar, rahipler, hepsi size karşı, kalkın ayağa.
Hepsi de zalimlere ettikleri yemine sadık.
Bize et, su, elbise vermeye gelince
Hepsi birer dut yemiş bülbül,
Hepsi gönülsüz, ah ah ne günlere kaldık.
Kalkın ayağa cümle Kazıcılar.
Onların kanunu sopa atmak, kalkın ayağa.
Ellerindeki sopa onların hukuku, kalkın artık ayağa.
Korkuya boğmak için o ellerindeki sopa.
Ama bu hukukun ilelebet sürmeyeceğini iyi biliyorlar
O zaman kalkın ayağa, şimdi kalkın ayağa.
Şövalyeler sizin düşmanınız, kalkın ayağa.
Şövalyeler sizin düşmanınız, kalkın şimdi ayağa.
Maskeleri düştü birer birer, o şövalyeler düşmanınız.
Şarkı söyleyen çocukları memnun edecek olan,
Yavan sözler değil, dizelerdir.
Kalkın artık ayağa, ey Kazıcılar, kalkın şimdi ayağa.
Aşkla ulaşmak için zafere, atılın.
Onları yenmek için fırlayın öne.
Sevginin gücüyle kazanmak için geçin başa.
Size yakışan budur, önder olun bu kavgaya.
Çünkü sevgi yücelerdeki kraldır
Sevmek gibi başka bir güç yoktur.
Zafer onundur, cümle Kazıcılarındır.
[Christopher Hill, Winstanley: The Law of Freedom and other Writings, Cambridge University Press, s. 393-395.]
Devamını oku ...

Narziss ve Goldmund

Hayvan doğar, yaşar ve ölür. İnsan ise; doğar, yaşar ve seyahat eder.
Çok uzaklardan beliren sönük ışıkların gizemini merak ederek geçirdim yaşamımı; bazen haritalarda ülke ülke, şehir şehir, köy köy gezdim. Bazen de günümüz insanın hatırlamadığı klasik filmlerde doyasıya gezdim dünyanın en ücra yerlerini. Seyahate öylesine açtım ki; bunu fiziksel bir eyleme dönüştürmem gerektiğini düşündüğüm bir dönemde Andrey Tarkovski’nin sofrasında oturuyordum. Bana iştahla Hermann Hesse’nin Boncuk Oyunu isimli eserinden bahsediyor. O kadar merak ettim ki Hermann Hesse’yi bir an önce kendisiyle tanışmalıyım fikrini kapıldım. Fakat ben Boncuk Oyunu’ndan ziyade Golmund’la tanışmayı yeğledim. Çünkü ruhumun durmak bilmeyen göçebeliğine tercüman olacaktı Golmund. Narziss mi? Onun gibi olmayı istemedim hiçbir zaman. Çünkü, insan özünde bir göçebedir ve yerleşik olmak ona aykırıdır. Öyle ki, özgür insan seyahat edendir. Yeryüzü, insanın kendisini mahpus edemeyeceği bir genişliğe sahiptir çünkü. Bundan dolayıdır ki; yerleşik olmayı akıl dışı bulmuşumdur her zaman. Bu seyahat sadece fiziksel olan bir eylem değil, aynı zamanda zihinsel bir seyahati de kapsamaktadır. Mensubu olduğumuz toplum normlarının dışında, evrensel akıl ve vicdanın varlığından haberdar olan ve yaşamını bu ölçütlere göre sürdüren düşünsel seyahate ne de çok ihtiyacımız var! Çok uzaklarda beliren ışıkların aydınlattığı, çatısının karla kaplı olduğu orman kulübesinin gizini çözmeye ne de çok ihtiyacımız var! Kişinin ait olduğu toplumun kültüründen başka kültürleri tanımaması ne tuhaf! Başka kültürleri tanımaya ne de çok ihtiyacımız var!
Mariobronn Manastırı’nın büyükçe kapısının önünde boynu köpürmüş iki at, onların fersah fersah uzaklardan gelmiş olduklarına delaletti. Atlardan ziyade iki süvari günlerdir yol geldikleri için azıkları bitmiş ve bitkin bir halde manastırın kapısında kendilerini karşılayacak birilerini bekliyorlardı. Kara taşlardan yapılmış ve uzun sütunları olan Mariobronn Manastırı’nda çok keskin bir nem kokusu vardır. Bu manastır birçok manastırın aksine sanat, felsefe ve bilim merkezidir âdeta. Öyle ki; “bilginlik ve dindarlık, safdillik ve kurnazlık, dört İncil’deki hikmet ve Yunan bilgeliğini, ak büyü ve kara büyü bunların hepsinden biraz bir şeyler serpildi, boy attı manastırda.” Nem kokusu sinmiş taşlarından Tanrı’ya yakarışın asırlık yankıları, İncil’den ayetlerin yankısı ve izbe köşelerinde yaşamın anlamına dair, varlık ve yokluk, hatta Tanrı varlığının sorgulandığı konuşmaların yankıları işitilmektedir. İki süvari atından inip manastırın gıcırdayan kapısını aralayıp içerideki kestane ağacının gölgesinde otururlar. Bu kestane ağacı Roma’ya hac ziyareti için gitmiş bir keşişin yanında getirdiği kestane ağacıdır. Bu ağaç, bazı kültürel değerleri sembolize eden bir ağaçtır. Roma’nın kutsal topraklarından Avrupa’ya taşınmış olmasının sembolüdür. “Güzelim kestane, manastır girişinde yabancı ve sevecen sallayıp duruyordu dallarını; bir baka iklimin ağacı, ince ve nazlı duygular, hafif üşümeler içinde; girişteki kumtaşından ince ve zarif çift sütunlarla kemerli pencerelerin, saçakların ve direklerin mermer bezekleriyle gizliden akraba; güneyli yabancılar tarafından sevilip el üstünde tutuluyor, yöre halkı tarafında ise egzotik bir ağaç gözüyle bakılarak hayretle seyrediliyordu. Kitabın ilk sayfasındaki bu aktarım, kendi toprağından kopup başka topraklarda filizlenmesiyle kestane ağacıyla Goldmund’u ilişkilendiriyor.
Manastırın başrahibi Daniel karşılar konuklarını. Sabahın ilk saatleriydi, duvara oyulmuş nişlerin içinde kandiller aydınlanan sabahın ilk ışıklarıyla birlikte artık etrafını aydınlatıyordu sadece. Goldmund ve babası için mutfak bölümünde bir kahvaltı masası hazırlandı. Bu masada Narziss isminde genç bir öğretmen de oturuyordu. İlk tanışıklık, ilk vefa, ilk günah ve ilk dostluğun masasıydı bu. Goldmund oturduğu yerden etrafını süzdü ve bu manastıra ait olacağı fikri, üstelik bir ömrü burada geçireceğini düşününce günlerdir yol gelmesine rağmen boğazından pek bir şey geçmedi. Narziss de hiçbir şey yemeden, düşünceli düşünceli oturuyordu. Goldmund ve Narsiss o kadar sessizlerdi ki sanki masada Rahip Daniel ve Goldmund’un babası vardı sadece. Goldmund henüz çok küçükken annesi, babasından ayrılmış ve her ikisini de bırakarak evden kaçmıştır. Goldmund annesinin Tanrı’ya karşı işlediği günahın kefaretini ödemesi için yaşamını Tanrı’ya adamasını ister. Bundan dolayı kendisini manastıra getirmiştir. Üstelik bir daha birbirlerini görmeyecekleri halde. Goldmund’la babası oğluyla vedalaşıp onu bu hayatta yapayalnız bırakır.
Narziss felsefe ve bilimle uğraşan zeki bir rahip adayıdır, Goldmund ise; ruh özgürlüğüne erişmiş bir öğrenci. Narziss öğretmenliği dolayısıyla Goldmund’la aralarındaki mesafeyi sürekli korumaya çalışmakta, korudukça da Goldmund’a beslediği hayranlık ve saygı derinlik kazanmaktadır. Manastır öğrencileri bazı geceler gizlice manastırdan ayrılarak çevre köylerin kızlarıyla buluşmaya giderlerdi. Goldmund da böyle bir gecede diğer öğrencilere uyarak onlarla gitmeye karar verir. Korku ve pişmanlıkla dolu geceden sonra yaptığı şeyin yanlış olduğunu düşünerek bir daha asla böyle bir şeye yeltenmeyeceğine kendi kendisine söz verir, ta ki bir gün ormana şifalı bitkiler toplamak için gittiği sırada çingene kızla karşılaşıncaya dek. Narziss inzivadadır, Narziss Tanrı’nın uysal ve dindarlık tohumu; Goldmund’u karşısında dikilmiş bulur. Goldmund, o gece manastırdan ayrılmak için vedalaşmaya gelmiştir. Goldmund, bütün eksiklikleri tamamlamaya gelen örnek bir peygamber: erdemi ve seyahati tebliğ eden peygamber, hayatındaki büyük eksikliği olan anne figürünü değişik kadınlarda canlandırmaya çalıştıkça annesi ikonlaşan bir azizedir artık.
Ana rahmine düşen bir damla yaşam, karanlıktan aydınlığa ve döngüsü tekrar karanlık olan bir yaşamın gizini anlatacağım sizlere. İnsansal döngünün sapmalarla yaratılışın dışına çıkmış bir çağın bireyleriz her birimiz. Şüphesiz ki; “dünya küçük bir köy” halini aldığı günden bu yana bütün göçebeliklerimizi, merakımızı ve heyecanımızı büsbütün yitirdik. Ruhu gezgin, fakat bedeni yerleşik olmanın maddenin diyalektiğine aykırı olduğunu her satırda hayıflanarak anımsatacak bir eserle söze başlayalım istedim: Narziss ve Goldmund...
Ortaçağ’ın kapkaranlık dönemi: veba... Goldmund, birçok senedir yersiz ve yurtsuz bir şekilde seyahat etmektedir. Aşk ve cinsellik hayatının tek gayesiydi. Bir yerde uzun süre kalmak, bir kadında saplanıp kalmak gibi alışkanlıkları yoktur. Aç kalır, türlü türlü tehlikelerle karşılaşır. İnsanların, Tanrı’nın gazabına uğradığı bir köyden geçtiği sırada köylüler onu ve arkadaşını taşlayarak köye girmelerine engel olurlar. Buna anlam veremeyen Goldmund, köyün dışında bulunan ıssız bir evi fark eder. Ev ahalisi ölmüştür ve cesetleri artık çürümeye başladığı için evin içi çok fena kokmaktadır. Çok geçmeden Goldmund bunun sebebinin veba olduğunu anlar. Hayvanlar bağlı oldukları yerlerde, ahırlarda açlıktan ölmüş, insan cesetleri üst üste istiflenmiştir. Oradan uzaklaştıktan sonra Hristiyanların Yahudileri diri diri yaktıklarına şahit olur. İnsanlık tarihi böyle katliamlara yabancı değildi: onun öncesinde yakılan İskenderiye Kütüphanesi, İskenderiyeli Hypatia, Jeanne d’Arc’ların katledilmesine şahit oldu.
Goldmund yorgundur artık, birçok macera yaşamış ve sevgili dostu Narziss’le karşılaşmayı ümit etmektedir. Kader ikisini zindanda karşılaştırır. Goldmund ölüm mahkûmudur. Narziss bağışlanmasını sağlar ve manastırın yolunu tutarlar. İki dost kavuşmuştur artık birbirlerine. Ta ki bir gün Goldmund ansızın seyahate çıkmak için Narziss’in karşısına dikilinceye dek. Goldmund, kafeste bir kuş; kafes açılır ve o kuş uçar yüksek dağ zirvelerine, fakat artık yorgundur ve kafese alışmıştır. Yaralı bir şekilde kafese tekrar döner. Birkaç günlük ömrü kalmıştır.
“Sevgili dostum” dedi fısıltı halinde, “yarına kadar bekleyemem. Sana veda etmem gerekiyor, bunun için de her şeyi anlatmak zorundayım. Birazcık daha kulak ver bana. Sana annemden bahsedecektim, parmaklarının nasıl yüreğimi kavramış tuttuğundan. Anne’nin heykelini yapmak yıllar var ki en sevdiğim, en gizsel düş olarak yaşadı içimde, anne’nin görüntüsü tüm görüntülerin en kutsalıydı, nereye gittimse bu görüntüyü yüreğimde taşıyıp götürdüm, sevgi ve gizle dolup taşan bu görüntüyü. Kısa zaman öncesine kadar onun heykelini yapmadan ölebileceğim düşüncesi katlanılmaz şeydi benim için; böyle bir durumda boşuna yaşamış olacağım gibi bir duyguya kapılırdım. Oysa şimdi tuhaf bir durum var ortada, benim ellerim anneme biçim verecek, onu yaratacakken, annem beni biçimlendiriyor ve yaratıyor. Kalbimi avuçlamış, söküp alıyor yerinden, içimi boşaltıyor. Beni baştan çıkartıp ölmeye ayarttı, benimle beraber içimde yaşattığım düş de, o güzel heykel, Havva Ana’nın heykeli de ölüyor. Hâlâ görebiliyorum kendisini, ellerimde yeterince güç olsa, onun heykelini yapabilirdim. Ama o istemiyor bunu, gizinin gözler önüne serilmesini istemiyor. Benim ölmemi arzuluyor daha çok. Ben de ölüyorum, ölmeyi kolaylaştırıyor benim için.” Ve fısıltı halinde şöyle dedi: “Peki, sen bir gün nasıl öleceksin, Narziss, bir annen yok çünkü? Annesiz insan nasıl sevebilir, annesiz nasıl ölebilir?”
Salih Ağbalık
Devamını oku ...

Eleştiri Biterse Putçuluk Başlar

Değerli MAZLUMDER Ankara Şubesi üyeleri
Değerli sivil toplum kuruluşu temsilcileri,
Değerli misafirler, hepiniz hoşgeldiniz.
MAZLUMDER, Türkiye’nin insan hakları, hak ve adalet mücadelesi tarihine adını altın harflerle kazımış kurumlardan biridir. Gerek İslamî camiadan çıkan bir kurum olmasıyla, gerek 26 yıllık uzun tarihinden kaynaklanan tecrübesiyle, gerek de kendi mahallesinden çıkan iktidarla açıkça yüzleşmeyi başaran insan hakları pratiğiyle Türkiye tarihine silinemez bir iz bırakmıştır. Sizlere bu kurumu yalnız bırakmadığınızdan ve bu salonu doldurduğunuzdan dolayı kendi adıma samimiyetle teşekkür ediyorum.
MAZLUMDER’in Ankara Şubesi, derneğin büyük potansiyele sahip şubelerinden biridir. Bendeniz, MAZLUMDER Ankara Şubesi 8. Dönem Yönetim Kurulu’nda başkan yardımcısı olarak görev aldım. Son 4-5 yıldır MAZLUMDER Ankara Şubesi’nin neredeyse bütün faaliyetlerinde yönetici olarak rol oynadım. Organize edilen etkinliklere, yazılan basın açıklamalarına ve hazırlanan afiş, döviz ve pankartlara yoğun şekilde katkıda bulundum. MAZLUMDER’de verdiğimiz insan hakları mücadelesinin mutfağında yıllardır çalışıyorum.
2015’te MAZLUMDER’e yeni katılan Abdurrahman Bey, teklifimiz üzere şube başkanlığı görevini üstlendi. Bir yıl boyunca çok uyumlu ve ahenkli bir çalışma süreci organize etmeyi başardık. Bir yıllık sürenin ardından İstanbul Şubesi’nin öncülüğünde başlayan olağanüstü genel kurul süreci bizim şubemize de taşındı ve ısrarlı çabalarımıza karşın bir bölünmeye neden oldu. Bizler, şube tüzel kişiliğinin bu tartışmadan uzak tutulması taraftarı olduk fakat başarılı olamadık.
Ankara Şubesi’de çalışmalarımızı teamül olarak asil, yedek ve ek yönetim tabir ettiğimiz üye arkadaşlarımızın tamamının katılımıyla yürütmekteydik. İhtilafın ortaya çıkmasının ardından, benim de aralarında bulunduğum çok sayıda Ankara Şubesi’nde asil, yedek ve ek yönetime mensup yönetici; aramızdaki kardeşlik hukukundan tüzüğe dönüşle beş asil yönetim kurulu üyesi tarafından fiilen dışarıda bırakıldı ve şube çalışmalarından dışlandı. Dışarıda bırakılan yönetim kurulu üyeleri olarak hiç haberimiz olmayan bir toplantı sonucunda Ankara Şubesi yıllardır bulunduğu adresten başka bir adrese taşındı. Böyle bir sürecin ardından kendimizi ikinci bir liste olarak yönetime aday olmak zorunda hissettik.
Değerli hazirun;
Bilindiği gibi, 19 Mart Pazar günü Ankara’da MAZLUMDER Genel Merkezi’ne ilişkin yapılan olağanüstü genel kurul toplantısında GYK seçimleriyle yetinilmedi ve 16 şubenin kapatılmasına ve bu şubelerin bütün üyelerinin silinmesine karar verildi. Bu hukuken şaibeli toplantıda alınan, yine şaibeli kararla derneğin gelişiminde büyük katkısı bulunan binlerce isim tek kalem darbesiyle derneğin dışına atılmış oldu. İşin doğrusu bizler böyle bir kararı beklemiyorduk. Kendimizi iki ay sonra tüzük gereği mecburen yapılacak olan ve şubelerin iradelerini tazeleyerek katılmak durumunda olduğu olağan genel kurula hazırlıyorduk. Fakat bu kararla birlikte başta başkan adayımız Arif Koçer bulunmak üzere binlerce üyemiz ve onlarca delegemiz dernekten silinmiş oldu.
MAZLUMDER’de eşit bir yarışın zemini tek tarafın katıldığı şaibeli bir kongreyle yok edildi.
Kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana sloganıyla hareket eden MAZLUMDER, bu kararıyla binlerce üyesinin on yıllar boyunca verdiği emeği bir çırpıda silip attı.
Harcanılan onca vakit, verilen onca emek, gösterilen onca çaba tek bir günde alınan kararlarla tarihin sayfaları arasına karıştırılmak isteniyor. Hak mücadelesi için kurulan MAZLUMDER, ne yazık ki, kendi şubelerinin, kendi üyelerinin haklarını çiğnedi.
Değerli hazirun;
19 Mart’ta, yine bu salonda alınan 16 şubenin kapatılması kararı, çok muhtemel MAZLUMDER’in tarihinde yaşadığı en büyük kırılmayı temsil etmektedir. Şimdiye kadar çok farklı görüşten insanları bünyesinde barındırabilen MAZLUMDER, İstanbul Şubesi’nin öncülüğüyle alınan bu karar sonucunda tamamen tek sesli ve tek merkezli bir yapıya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Derneğin genel merkeziyle İstanbul Şubesi arasında uzun yıllardır süregiden kriz, ne yazık ki İstanbul Şubesi’nin geri kalan, neredeyse bütün aktif şubeleri tasfiye etmesiyle sonuçlanmıştır.
İstanbul Şubesi’yle 19 Mart’ta yönetimi değişen MAZLUMDER Genel Merkezi arasındaki süregiden krizin diğer bir görünümü, siyasi içeriklidir. Yalnızca Kürt meselesine ilişkin değil, Gezi Olayları’nda, Suriye meselesinde ve benzeri bütün meselelerde İstanbul Şubesi’yle değişen Genel Merkez arasında birtakım çekişmeler mevcuttu. Bütün bu çekişmelerde İstanbul Şubesi, siyasi iktidara daha yakın bir çizgide yer alıyor gözükmektedir. İstanbul Şubesi’nin eski genel merkezle verdiği kavganın en önemli motivasyonlarından birisi, kanaatimizce, bu tavır farkı olarak şekillenmektedir.
Dolayısıyla, 19 Mart’ta MAZLUMDER’de yaşanan büyük kırılmanın bir diğer önemli sonucu MAZLUMDER’in bağımsızlığıyla ilgili gözükmektedir. Derneğin siyasi iktidarın yörüngesine girmesinden endişelenmek için haklı sebeplerimizin bulunduğuna samimiyetle inanıyorum. Oysa insan hakları mücadelesinin özel niteliği gereği siyasi iktidar ile gerçekçi bir mesafenin korunması hayatî bir önem taşımaktadır.
Değerli hazirun;
Bizler, tamamen tek bir yaklaşımın kontrolüne geçmiş bir MAZLUMDER’de kurum içi muhalefeti ve farklı fikirlerin varlığını temsilen yarışıyoruz. Genel kurul iradesi listemizi yönetime getirirse, MAZLUMDER’in tek seslilikten kurtulması ve farklı görüşlerin dernekte temsilinin sürdürülmesi için mücadele edeceğiz.
Başta devleti kontrol eden iktidar partisi olmak üzere bütün siyasi partilerden tamamen uzak bir insan hakları anlayışını ısrarla vurgulamayı sürdüreceğiz.
Seçildiğimiz takdirde, MAZLUMDER’in yeni genel merkezini ikaz eden, uyaran ve doğruya yönlendirmeye çalışan bir misyonu üstlenmeye gayret edeceğiz. Neredeyse bütün muhalif şubelerin kapatıldığı bir vasatta kurum içi dengeleme ve denetleme görevini yürütmeye çalışacağız. MAZLUMDER’in içinde, Kur’anî tabirle, hayra çağıran, emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker görevini ifa eden bir topluluk olmaya çalışacağız.
Bu bakımdan, buraya hangi kararla gelmiş olursa olsun, MAZLUMDER’in tek sesli olmasını istemeyen tüm hazirunun desteklerini bekliyoruz. Sizlerden bütün muhalif şubelerin kapatıldığı bir dönemde içinde yeni genel merkeze muhalif olan kişilerin bulunduğu tek bir şubenin varlığına fırsat vermenizi talep ediyoruz. Çünkü, merhum Şeriati’nin deyimiyle, “eleştirinin bittiği yerde putçuluk başlar”.
Değerli hazirun;
İnsan hakları alanı, kıymetli olduğu kadar zor bir alandır. Başka mücadele sahalarına benzemez. Kolları sıvamayı, sahaya inmeyi, çoğu kez risk almayı ve pek çok kez de eser miktarda cesareti mecbur kılar. MAZLUMDER’in ne yazık ki bazen içinden ama çoğunlukla dışından çok çeşitli ithamlara maruz kalmamız buna örnektir.
Aynı anda İrancı, FETÖ’cü, solcu, liberal, Baasçı, PKK’cı, şebbiha, feminist gibi birbiriyle çelişen nitelemelere maruz kalmamız, bütün bu nitelemelerin sahteliğinin en büyük delilidir. Bu kadar geniş skaladaki, âdeta birbirini nötrleyen ithamlar, aslında “biz size bizim gibi düşünmediğiniz için karşıyız” demektir.
MAZLUMDER’in ve özellikle bu ithamlara maruz kalan kesiminin en büyük suçu, basitçe siyasi iktidarın çizgisine gelmemek, iktidara entegre olmamaktır. İnsan hakları alanının gerektirdiği bağımsız duruşun kendisi sizi kâh FETÖ’cü, kâh PKK’cı, kâh diğerleri yapmaktadır.
Değerli katılımcılar;
Bizler insan hakları mücadelesini Hz. Âdem’den bugüne kadarki tek din olan İslam’ın temel parolası “la ilahe illallah” sözünün bir açılımı olarak anlıyoruz. Tarihin başından bu yana birtakım insanlar diğerleri üzerinde hakları olmayan bir iktidara sahip olarak ilahlık taslamış ve diğer insanları kullaştırmıştır. Yine tarihin başından bu yana bütün nebi, resul ve salih kulların temel misyonu, ilahlık taslayanların ilahlık iddialarını dağıtmak ve kullaştırılanların yalnızca Allah’a kulluk eden insanlar olmalarına yardım etmektir. Bütün bir tevhid mücadelesi tâ en başından en sonuna kadar bu şekilde özetlenebilir. Dolayısıyla, insanları Allah’tan başkasına kul olmaya zorlayan güç odaklarıyla ve güç birikmeleriyle mücadele tevhidî mücadelenin de bizzat kendisidir.
Bizler insan hakları mücadelesini de bu bağlamda anlıyoruz. İnsan hakları, insanların en büyük toplumsal güç odağı olan devlete karşı sahip oldukları haklar bütünüdür. Bu hakların, özellikle de sistematik şekilde ihlali, çoğu kez bir ilahlık taslama görünümü kazanır. Dolayısıyla bu ihlallerin giderilmesi de tevhid mücadelesiyle doğrudan ilişkili bir hal alır.
MAZLUMDER’in alamet-i farikalarından birisi, özgün bir insan hakları düşüncesinin hem araştırmacısı hem taşıyıcısı olmasıdır. Bizler, kendi insan hakları perspektifimizi Batılı ve liberal insan hakları anlayışını eleştirel bir bakışla ele alarak geliştiriyoruz. Kur’anî perspektif ve Resulullah’ın ortaya koyduğu nebevî model çerçevesinde özgün, felsefi altyapısıyla tutarlı ve bütüncül bir hak mücadelesinin hem imalatı hem de icrası yolunda çabalamayı sürdürmek için oylarınıza talibiz.
Emre Berber
Devamını oku ...

Yeni Ateizm, İslam ve Savaş

Fikrî alanda bir boşluk oluşmuş ve bu boşluğu “Yeni Ateizm”in aydınları dolduruyor. Bunlardan biri Sam Harris, diğeri de Christopher Hitchens. İslam karşıtı kesime mensup sağcıları ikna etmek zor değil. Asıl zor olan, liberalleri ikna etmek. Harris gibiler bu işi üstlenmiş gibi görünüyor.
Bu çaba dahilinde Müslümanlar, insan olmayan, akıldışı hareketleri bulunan bir öteki olarak takdim ediliyor. Dolayısıyla onların en ağır boyunduruğa mahkûm edilmesi isteniyor. Harris, Irak Savaşı esnasında takipçilerine şunları söyleyebiliyor:
“Müslümanların öngördüğü tek gelecek, tüm kâfirlerin Müslümanlaştırıldığı, politik olarak boyun eğdirildiği veya öldürüldüğü bir gelecek. Uygar insanlar ise Irak halkının hayatını geliştirmek için, onca bedeli ödeyerek, çaba sarfediyorlar. Müslümanların ABD ve Britanya’nın dış politikasına yönelik öfkesi, özünde teolojik endişelerden kaynaklı bir öfke.”
Temelde Harris, bizim devletimizin öldürdüğü kadınlara, erkeklere ve çocuklara üzülmememiz gerektiğini söylüyor. Onlar aslında bizleri, bilhassa ürkek ve zayıf liberalleri, en küçük fırsatı bulsalar, memnuniyetle öldürebilecek, vahşi Müslümanlar. Bu savaşlardan rahatsız olduğumuz, yabancı halklara yönelik zulmü eleştirdiğimizde Harris, o yapılanları bir tür özgecilik olarak tarif ediyor. O insanlar, barbarlığa meyilli, akıldışı inançlara sahip kişiler çünkü.
Harris, yalana batmış, tuhaf laflar ediyor. Bu halkların uzun zamandır sömürgeciliğin ve emperyalizmin kurbanı olduğunu görmüyor. Aime Cesaire’ın tespitiyle. “Sömürgecilerin fethi, yerli halka yönelik küçümsemeye dayanır ve bu küçümseme üzerinden meşrulaştırılır. Sömürgeci, vicdanını biraz olsun rahatlatmak için ötekini bir tür hayvan olarak görür.”
Eskiden bu sömürü, Hristiyanlığın yayılması üzerinden meşrulaştırılıyordu, bugünse “liberal” değerlerin şiddete başvurarak yayılması temelinde meşrulaştırılıyor. Harris, en barbar siyasetleri, işkenceyi, ırkların gözetlenip takip edilmesi, hatta nükleer savaşı savunmasına karşın, hâlâ daha liberalizme ait ilkeleri cesurca savunduğunu iddia edebiliyor. Yeni Ateizm kampının diğer bir şövalyesi Bill Maher ise “liberallerin liberalizmin ilkelerini savunmaları gerektiğini” söylüyor. Aslında o da Harris’in yeni sömürgeciliğe dayalı söylemini besliyor ve destekliyor.
Esasında burada “liberal” sözcüğü radikal mânâda yeniden tarif ediliyor. Bu noktada Noam Chomsky, Bertrand Russell ve Karl Marx gibi solcu ateist isimlerle emperyalizme hürmet eden Harris, Hitchens ve Maher gibi isimleri karşılaştırmak önem arz ediyor.
Ateizmi sosyalist görüşlerinin bir parçası olarak gündeme gelen aydınlar, yoksullara ve her türlü haktan mahrum olanlara boyun eğdirme sürecinde rol oynayan dinî kurumlara tepki geliştiriyorlar. Yeni Ateistler ise mazlumların dinî inançlarına işaret ederek zulmü meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Hâsılı, “kitlelerin afyonu” sözünün yerini “vahşileri öldürün” sözü alıyor.
Binlerce Iraklının öldürüldüğü ve sakat bırakıldığı Felluce Savaşı sonrası Hitchens, kana susamış biri olarak şunları yazabiliyor: “Ölü sayısı yeterince yüksek değil. […] Savaştan çok sayıda cihadcı kurtuldu.” Devamında Harris, Müslüman halkların otokratik idareler altında yönetilmesi gerektiğinden bahsediyor ve onlar için en uygun yönetim tarzının “yumuşak diktatörlük” olduğunu söylüyor. Bu lafların Russell gibi liberal ateistlerin özgürlükçü söyleminden çok uzak olduğu açık.
Rıza Aslan’ın daha doğru bir ifadeyle tanımlayıp “anti-teizm” olarak nitelediği Yeni Ateizm, tüm iddialarına karşın, dine ait metafizik iddialara yönelik boş ve tutarsız bir saldırı gerçekleştiriyor. Özünde bu, “entelektüel” bir hareket değil.
Entelektüel sorgu sürecinin dayattığı standart bir şarta uygun olarak, tarih boyunca âlimlerin ve teologların argümanlarıyla uğraşmak istemeyen veya aslında uğraşamayan Yeni Ateizm, bostan korkuluklarını ateşe veren kasıntılı adamların kendi yaptıklarını kutlayıp durdukları bir literatür ortaya koyuyor. Bu hareketin saçmalıklarıyla ilgili olarak Bentley Hart şunları söylüyor:
“Bunlar şüpheci değiller, ateizmi gayet ucuza satın almışlar, o kaba kibirleriyle kendilerini büyük birer stratejist zannediyorlar. Oysa bunlar, silahsız köylülerin evlerini tanklarıyla ezen askerlere veya geneleve giriş ücreti cebinde olduğu için kendisini büyük bir âşık zanneden adamlara benziyorlar.”
Yeni Ateizm, ne teolojiden ne de felsefeden haberdar. Sadece bir tür siyaseti ve ideolojiyi pratiğe döküyorlar. Bu siyasetin ve ideolojinin özgün bir yanı da yok.
Hem önemli bilimsel başarıların hem de kitle katliamlarının altına imza atmış bir inanç olarak, ilerleme ve insanın mükemmelleşmesine inanan Aydınlanma’nın en aşırı versiyonları, tüm bu yazarların eserlerinde başköşede duruyor.
Harris, birkaç yüzyıldır insanın sömürgeci pratiğinden dem vuruyor ve bu pratiğin ancak dinî engellerden kurtulmak suretiyle ortaya konulabildiğini söylüyor. Hitchens ise Amerika’daki yerlilerin imhasını onaylayan laflar ediyor ve bu imha sayesinde “insanlığın daha da yüceldiğini, fırsatların ve yeniliğin çağına kapı aralandığını” iddia ediyor. Kendilerini Aydınlanma’nın özgün hâli olarak takdim eden bu insanlar, yirminci yüzyılın totaliterlerine has görüşleri dile getirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Sadece ilerleme standardı üzerinden, şiddeti New York Times’ın çok satanlar listesine girebilecek şekilde yeniden ambalajlıyorlar.
Örneğin Chris Hedges, “ister seküler isterse dinî forma sahip olsun, ahlâkî ilerlemeye dönük bu inanç büyülü bir düşünme biçimidir” diyor. Bu büyülü düşünme biçimi, ilerlemenin önünde engel görülen başka halkların tanımlanıp imha edilmesini savunuyor. Bu düşünme biçimi, çoğunlukla sömürgeciliğin ideolojik düzlemde meşrulaştırılmasına hizmet ediyor, zira ona göre önemli olan, yerli hakların Aydınlanma’nın fayda sağlayıcı yönlerinin dayatılması suretiyle “yükseltilmesi”. Buradan da aynı düşünme biçimi, gerektiğinde tüm halkların, kaynakların yağmalanması için imha edilmesi gerektiğine işaret edebiliyor.
Bu, ilerleme fikrinin somut bir tezahüründen başka bir şey değil ve bu tezahür sapkın ve aşırıcı bir içeriğe sahip. Tarihin en karanlık kesitlerinde ortaya çıkan bu fikir, söz konusu yeni hareketin aydınlanmış bilgeleri tarafından dillendiriliyor. Harris gibi kişiler için bugün Müslümanlar temelde tarihe aykırı varlıklar:
“İslam’da karşımıza tutsak edilmiş bir tarihi olan bir tür uygarlık çıkıyor. Bu tutsaklığın kapıları kırılıyor ve on dördüncü yüzyılda Hristiyanlık tüm dünyaya akma imkânı buluyor.”
Bu tür ifadeler, Müslüman halklara yönelik olarak ayrım göstermeksizin gerçekleştirilen iğrenç saldırıları coşkuyla onaylıyor. Yeni Ateizmin mayası zehirli, sömürgecilik yanlısı bir tür bağnazlıkla karılmış.
Bu kesimlerin kendilerini “rasyonalistler” ve “şüpheciler” soyundan geldiklerini iddia etmeleri tuhaf. Yeni Ateistler ve takipçileri, konu İslam ve Müslümanlar olduğunda, en köktenci Hristiyanların savundukları söylemleri ve politikaları taklit ediyorlar. Harris gibi isimlerin “İslam’a karşı savaş”ın zorunlu olduğuna dair iddiaları, sağcı Hristiyanların gerici, obskürantist düşlerine benziyor. Bunlarda şovenizm de gayet yaygın bir husus. Sağcı Hristiyanlar da Yeni Ateistler de “uygarlık” götürme iddiaları üzerinden Müslüman ülkelerin fethedilmesini destekliyor, ölenlerin dinine bakarak kitlesel katliamları ve cinayetleri meşrulaştırıyor.
Arada sadece görünüşte bir farklılık var. Hristiyan köktenciler, emperyalist fetih girişimlerine dinî sebeplerle sevinirlerken, Yeni Ateistler ve takipçileri, uygarlık seviyeleri düşük halkların imhasını “değerler” temelinde onaylıyorlar. Bu noktada Yeni Ateistler, şüpheci veya ateist gibi yeni ya da tarafsız kategorilere değil, Hristiyan köktencilere ait argümanlara göre hareket ediyorlar.
Yeni Ateizm, Tanrı’yı öldürüp yerine liberal “değerler” ve bilimciliğin amorf bir karışımını koyuyor. Nietzsche’nin ifadesiyle, liberal hümanizm esasen İsa yerine bireyi koyan bir tür Hristiyanlıktan başka bir şey değil. Yeni Ateizm, aynı düşünceyi köktenci bir dille ifade ediyor. Bu görüş dâhilinde Tanrı’ya ibadetin yerini kendine tapmak, kendinin maddi kazanımlarına ibadet etmek alıyor.
Bu sebeplere bağlı olarak Yeni Ateizmin yeni bir şey inşa etmediğini söylemek mümkün. Aksine, o tarih boyunca kendisini bazen ortaya koyan kendini övmeye, güce ve dogmatizme dönük ilkel insanî güdülerin yeni bir ifade biçiminden başka bir şey değil. Bazen din, bu tür güdülerin dışavurulmasına yönelik bir araç olarak araçsallaştırılmıştır, ama insanın doğası gereği hata yapan bir varlık olduğu gerçeğini kabul eden din, ayrıca teoride her zaman bu ilkel güdüleri ıslah etmiştir. Harris ve Hitchens’ın ideolojileri ise bu tarz duyguların vahşice ortalığa serilmesini ve onların tüm dizginlerini kırmasını istiyor.
Bazıları işkenceyi ve toplu katliamı savunuyor, öfkelenmek yerine yaşananlara üzülmekle yetiniyor. Ama hepsi de işkenceyi ve katliamı, pragmatizm ve kültürel şovenizm gibi sebeplere bağlı olarak, savunuyor. Bu aşamada ahlâkî aydınlanmanın yeni biçimlerine başvrulmuyor, aksine ahlâk fetih ve kendini koruma ile ilgili içgüdüler temelinde çöpe atılıyor. Yeni Ateist aydınlar, pratikte “yeni barbarlar” olarak tanımlanmalı. Bunlar, bin yıllık ahlâkî ve fikrî ürünü, yavan bir bilimcilik ve ahlâkdışı pragmatizm adına devre dışı bırakıp insanın en ilkel zihin durumuna geri dönüyorlar.
Emperyal savaşlar bağlamında, sakin bir dönemde ancak merak edilip incelenebilecek olan bu ideoloji, yaygınlaşıyor. Harris gibi isimlerin Müslümanların aşağılık varlıklar olduğuna ve onlara şiddet uygulanmasının meşru görülmesi gerektiğine dair felsefî argümanları, savaşın yaşandığı bir dönemde işe yarıyor. Irak Savaşı ve Ebu Gureyb’de tutsakların işkenceden geçirilip öldürülmesi, CIA’in ölüm listesi, ayrıca Guantanamo, ancak bu türden saray aydınlarının sadakatle yürüttükleri hizmet olmaksızın mümkün olamazdı.
Dolayısıyla somut hiçbir felsefî veya teolojik argüman dile getiremeyen Yeni Ateistler, daha kolay olan bir işe soyunuyorlar ve gücü, şiddeti meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bu sebeple söz konusu hareketin ne olduğunun idrak edilmesi şart: o, toplumlarının hâkim kesimlerine mensup imtiyazlı, eğitimli beyaz erkekler arasında görülen, özgürlüklere düşman olan öfkenin ve şovenizmin ifadesi. Başka bir ifadeyle, Yeni Ateizm, hâlen daha kendilerini “liberal” olarak niteleyen insanların dogmatik ve üstünlükçü ideolojisi.
Bugün işe yaramasına rağmen muhtemelen Yeni Ateizm, öylesine yavan bir ideoloji ki mevcut “avantaj”ını zamanla yitirecek ve önerdiği politik yol hükmünü yitirecek. Üzerindeki yaldız sökülüp atıldığında onun boş, anti-entelektüel bir hareket olduğu görülecek. En iyi hâliyle bu hareket, pop kültürüne ait bir olgu, savaş zamanında yurttaşların vicdanını rahatlatma yolu.
Yeni Ateistlerle ateizmin entelektüel açıdan önem arz eden isimlerini kıyaslamanın mânâsı yok. Bunlar, zalimin suratına hakkı haykırmak yerine, iktidarın en berbat ve en korkunç işlerini meşrulaştırıyorlar ve gücün yanına hizalanıyorlar. Bu hareket öyle kibirli ki esasen kendi kendisinin kökünü kazıyor. Umalım ki akla ve ahlâka sahip ateist çoğunluk, bu özgürlük düşmanı kesimlerin elindeki bayrağı alır.
Murtaza Hüseyin
Devamını oku ...

İsrail’in Ölüm Mangaları

Mossad itibarını uyguladığı zulme borçlu. Ajanları müttefik devletlere ait çalınmış ya da sahte pasaportlarla dünyayı dolaşıyor ve İsrail düşmanlarını kaçırıyor, işkenceden geçiriyor, katlediyor.
Örneğin 1972’de Mossad, Filistinli Marksist ve romancı Gassân Kenefâni’yi katletti. Arap dünyasında belirli bir üne sahip olan aydın ve yazar Kenefâni aynı zamanda Filistin Halk Kurtuluş Cephesi üyesiydi. Yazar, yanında bulunan on yedi yaşındaki yeğeni ile birlikte, İsrail’in düzenlediği bombalı araç saldırısında öldürüldü.
Katlettiği insanlar, çoğunlukla Filistinli ve başka Arap ülkelerinin vatandaşları olsa da 1986’da Mossad, devlete ait bilgileri sızdıran, İsrailli muhalif isim Mordechai Vanunu’yu kaçırıp uzun süre enterne etti. Vanunu ilâçla bayıltılıp kaçırıldı. Eskiden nükleer alanında çalışan teknisyen Vanunu, İsrail’in elindeki gizli nükleer silahları ifşa etmişti. Merkezi Londra’da bulunan Sunday Times gazetesine sunduğu deliller gazetede yayınlandı. Vanunu, aynı zamanda bilgileri Mirror gazetesine de sunmuştu. Gazetenin sahibi Robert Maxwell’in İsrail istihbaratıyla güçlü bağları mevcuttu. Londra’daki İsrail büyükelçiliğine ihbarda bulunuldu. Vanunu, Mossad üyesi bir kadın tarafından kandırılıp Roma’ya götürüldü ve orada kaçırıldı. Göstermelik bir mahkeme Vanunu’yu on sekiz yıla mahkûm etti, 11 yılı tecritte geçti. Baskıcı İsrail rejimi onun ülkeden ayrılmasına hâlen daha izin vermiyor.
Kenefâni ve Vanunu, Mossad’ın icraatına dair sadece iki örnek. Daha çok örnek var. Geçen yıl İsrail’in küresel ölüm mangaları olağan işlerini yapıyorlar, Filistinli direnişçileri ve silâhsız eylemcileri soğukkanlılıkla öldürüyorlar.
Aralık ayında Mossad ajanları Tunus’ta havacılık mühendisi Muhamed Zuari’yi katletti. Zuari, Kassam Tugayları’nın yürüttüğü insansız hava uçağı programının başındaki isimdi.
İsrail’in ırkçı “savunma” bakanı Avigdor Lieberman cinayetle ilgili sözleriyle Mossad’ın rolünü teyit etti. “Elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz, çıkarlarımızı koruyacağız.” Ocak ayının başlarında Tunus Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi cinayetin ardında İsrail’in olduğunu söyledi.
Zuari 15 Aralık’ta Sfax’taki evinin önünde öldürüldü. Hükümetin katilleri mahkemeye çıkartmadığını eleştiren halk Essebsi’yi protesto etti. Cinayet esnasında susturucu silah kullanıldı. Katiller, Zuari’yi bulmak için kapalı devre televizyon kayıtlarından faydalandılar. (Muhtemelen bu dersi daha önceden almış olan Mossad üyesi katiller Hamas komutanı Muhammed Mebhu’yu 2010’da Dubai’de bir kamera ile tespit etmişlerdi.)
Haaretz’de çıkan bir makalede İsrail’in son yıllarda insanları yargısız infazla katlettiğinden bahsediliyor. Makalede “İsrail’in politikasının teröristlerin ileride saldırı düzenlemelerine mani olmak üzerine kurulu” olduğu iddia ediliyor.
Oysa bu iddia, Ömer Nayif Zayid’in öldürülmesi ile çürütülüyor. FHKC üyesi Zayid 25 yılı aşkın bir süredir Filistin topraklarına adım atamamış. Geçen yıl Şubat ayında Filistin Büyükelçiği’nde katledildi.
O dönemde ailesi cinayetten Mossad’ı sorumlu tuttu. Zayid elçilik balkonundan aşağı atılıp öldürüldü. Zayid, yirmi yılı aşkın bir zamandır diasporadaki Filistinlilerin önemli bir ismiydi. 1986’da İsrailli bir yerleşimciyi öldürdüğü iddiasıyla yargılandığı askeri mahkemenin verdiği karar sonrasında 1990’da İsrail hapishanesinden kaçmıştı.
FHKC, Zayid’in ölümünden hem Mossad’ı hem de üç ay süredir Zayid’i tutuklamak ve hapsetmek için takip etmiş Bulgar hükümetini, güvenlik güçlerini suçladı. Bu cinayetle alakalı olarak Filistin Yönetimi de suçlandı. Zayid’in kardeşi Hamza, FHKC’nin çıkarttığı Hedef gazetesine Sofya’daki Filistin elçisinin Zayid’e yemeğine zehir koyup onu öldürebileceklerini, İsrail’e geri dönmesi için bir uçağın beklediğini söylediğini aktardı.
O dönemde İsrail medyası Zayid’in intihar ettiğini söyledi. Örneğin Haaretz Zayid’in üst kattan düştüğünü iddia etti. Ancak Amerikalı gazeteci Richard Silverstein cinayet emrinin yeni Mossad direktörü Yossi Cohen tarafından verildiğini yazdı. Cohen Zayid’in yakalandığı dönemde Mossad’ın Avrupa masası şefiydi ve “gözetim altında iken Zayid’in İsrail adaletinden kaçmış olması sebebiyle çok öfkeliydi”. Cohen Zayid’in ölümünden sadece bir ay önce, Ocak 2016’da yeni görevine getirilmişti. Bulgar devleti ise Zayid’in ölümünü yeniden soruşturulacağını duyurdu.
İsrail, barışa âşık bir demokrasi maskesini takmayı seviyor. Mossad’ın cinayetleri bu maskenin düşmesini sağlıyor.
Asa Winstanley
Devamını oku ...

Mazen Fukaha

Filistin direniş hareketi Hamas İsrail rejiminin kuşatma altındaki Gazze’de üst düzey üyelerinden birini katlettiğini söylüyor.
“Hamas ve askeri kanadı, İsrail’i ve işbirlikçilerini bu alçak saldırıdan sorumlu tutuyor”. Cuma günü Mazen Fukaha’nın öldürülmesinden birkaç saat sonra kaleme alınan Hamas bildirisinde bu tespit dile getiriliyor.
Devamında bildiride şu söyleniyor: “İsrail savaşçılarımızın kanının boş yere dökülmediğini biliyor, Hamas nasıl hareket edeceğini bilen bir güçtür.”
Gazze’deki içişleri bakanlığı sözcüsü 38 yaşındaki Fukaha’nın Telu’l Hava Mahallesi’nde öldürüldüğünü, soruşturmanın başlatıldığını söyledi.
Hamas’ın Gazze’deki biriminin başkan yardımcısı Halil Haya da Fukaha’nın ölümünün sadece İsrail’in işine geleceğini ifade etti. Fukaha 2011’de İsrail’le yapılan tutsak anlaşması sonucu serbest bırakılan bini aşkın tutsaktan biriydi. Haya sözlerine şunu ekledi:
“Bu cinayet işgalcilerden (İsrail’den) başka kimsenin işine gelmez. Diğer partilerin bu cinayetle bir alakası yok.”
Hamas’ın diğer bir üst düzey yöneticisi, İzzet Rişk suikastçilerin Fukaha’yı başından, susturucu silahla vurduğunu belirtti.
İsrail ordu sözcüsü ise bu cinayete dair yorumda bulunmak istemedi.
Mazen Fukaha’nın cenazesine binlerce Filistinli katıldı.
Devamını oku ...

Şeyh Said Zulme "Hayır" Demektir

Basına ve Kamuoyuna
Diyarbakır’da 1 Nisan’da yapılacak Evet Mitingi’ne yönelik yapılan davet duyurusu için Şeyh Said ve dava arkadaşlarını kullanarak çağrı yapan afiş üzerine bu açıklamayı yapma ihtiyacı zorunluluk halini almıştır.
Şeyh Said ve dava arkadaşlarını güncel politik çıkarları için kullanma basiretsizliği, acizliğini ve ahlaksızlığını gösteren bu duyuru sahiplerini kınıyoruz. AKP Diyarbakır İl Yönetimi bu hakareti yapma hakkına sahip değildir, haddi de değildir.
1925 yılında yaşanan hadiseler sonrasında Şark İstiklal Mahkemesi, dönemin mahkemeleri ve askerî güçleri tarafından katledilen insanların manevi şahsiyetlerine saldırı niteliğinde olan bu duyuru, mevcut iktidar sahiplerinin ikiyüzlülüğünü ve acizliğini ortaya koymaktadır.
Bu çevreler, yönetim erkini ellerinde bulundurdukları süre içerisinde Şeyh Said ve dava arkadaşlarına yönelik saygıdan yoksun, gayri ciddi tutumlarını her fırsatta göstermişlerdir. Erzurum-Hınıs’ta Şeyh Said Efendi ve dava arkadaşlarının hatırasına yapılan abide yıktırılıp belediye başkanı olan Şeyh Said Efendi’nin torunu Hasan Basri Fırat soruşturmaya tabi tutulup cezalandırılmıştır. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından isimlendirilmesi yapılan Dağkapı’da bulunan Meydan isimlendirilmesi iptal edilmiştir. Şeyh Said ve dava arkadaşlarının mezar yerlerinin ailelerine verilmesine yönelik yaptığımız tüm başvurular cevapsız bırakılmış, kaale bile alınmamıştır. O dönemin aydınlatılması için arşivlerin açılması bilgi ve belgelerin kamuoyu ile paylaşılması taleplerimiz sonuçsuz kalmıştır. Yapılan zulümler ile ilgili özür dilenmesi ve sonuçlarının ortadan kaldırılması taleplerimizi sağır sultan duymuşken mevcut iktidar sahipleri oralı olmamıştır.
Şeyh Said ve arkadaşları Allahü Teala’nın (CC) ayetlerinden biri olan Kürt Milleti’ni baskı cenderesi altına alıp inançsal, tarihî ve kültürel değerlerini her gün talan etmeye, gasp etmeye devam eden, yakıp yıkıp yok etme dışında yaşanan sorunların çözümü için hiçbir şey yapmayan iktidarların ellerinde basit bir propaganda malzemesi olamayacak değerlerimizdir. Mevcut tutum sahiplerini bu değerlerimize saygılı olmaya, davranışlarını gözden geçirmeye ve bu durumdan dolayı özür dilemeye devam ediyoruz.
Bilinmelidir ki Şeyh Said ve dava arkadaşlarına gönül vermiş hiç kimse bu basit yaklaşımlara prim vermeyecek, bu zulüm düzenini, sulta rejimini güçlendirecek hiçbir yaklaşıma “Evet” demeyecektir.
Komeleya Şeyh Said
Devamını oku ...

Pasolini, Althusser, Kilise

Din Siyaseti
Pasolini’nin Gospel isimli filmindeki mükemmellik, filmin bugün tanık olunan, dine dönüşten farklı olarak yeni bir vizyon veya yeni bir Tanrı fikri öneriyor olmasıdır. Bugünün dinî liderleri ve dinî-politik hareketleri, perhizden, giyinmeden ve “geleneksel” yaşam tarzlarından dem vuruyorlar. Avrupa’da yaşayan Müslümanlar için ana mesele, hicab giymeme, hicabın yasaklanması veya Suudi din adamlarının muz yemeye izin verip vermemesinden ibaret. Aynı şekilde Katolik rahipler de sadece kürtaj veya gey hakları konusunda endişeliler. İşte tam da burada asıl soruyu sormak gerekiyor: peki din, tüm bu meselelerin neresinde?
Bugün “dine geri dönüş” sürecinin mevcut formlarında Tanrı’ya ve dine yer var mı?
Yeni ve eski yaşam tarzları arasındaki gerilim, eskiden beri varolan bir mücadelenin konusu. Komünist Parti Manifestosu’nda Marx şunları yazıyor:
“Burjuvazi, bugüne dek onurlandırılmış, hürmetle, hayranlıkla anılmış her türden mesleğin etrafındaki haleyi söküp attı. Doktoru, avukatı, rahibi, şairi, bilim insanını ücretli emekçilere dönüştürdü. Burjuvazi, ailenin üzerindeki o hislerle örülmüş örtüyü parçaladı ve aile içi ilişkiyi sadece parayla kurulan ilişkilere indirgedi.”[1]
Başka bir ifadeyle, yeni ve geleneksel arasındaki gerilim, güç ve kâr arasındaki ilişkilere mündemiçtir. Ne var ki geleneklere atıfta bulunup onları devreye sokarak burjuvazi, gelenekleri paraya dayalı çıkarları için araçsallaştırır. Dindar köktenciler ise kapitalizmin kültüre yönelik bir tehdit teşkil ettiğini, geleneklerin artık meşruiyetini yitirdiğini söylemektedirler. Bu anlamda gelenekler ile yeni demokratik, hoşgörülü yaşam tarzları arasındaki ikilik, gerçek bir ayrım olmakla kalmıyor, ayrıca az da olsa dinin kendisini de kesiyor. Ancak dinin önemini reddetmemekle birlikte, ben bugünkü sunum biçimi ve uygulama tarzı dâhilinde dinin temelde davranış, perhiz ve giyinme ile alakalı el kitaplarına indirgendiği, bu hâliyle yozlaştığı kanaatindeyim. Bu özelliğiyle dinin yüzleştiği asıl gerçek tehdit, esasında dinleri savunan dindarlar.
Gelgelelim bu noktada şu soruyu sormamız lazım: evrenselcilik öğretisinin kapalı cemaatler öğretisine doğru gerilemesi nasıl mümkün olabilmektedir? Kimlikçi ve özele kilitlenmiş siyasetten yana olan politik gruplar, dini ideolojik bir silâh olarak mı ele alıyorlar? Eğer din gerici siyasetin eline geçmişse, o vakit yüzümüzü yeniden dine dönmenin ne anlamı var? Veya dinde yeniden temellük edilmeye değer bir şey var mı?
Althusser, dünyanın ortaya çıkarttığı yanlış sonuçtan dem vuruyor. Ona göre, bu yanlışlık sahte peygamberlerle alakalı (Althusser için Camus ve Malraux bu türden sahte peygamberler). Bu isimler, sahte İsa’lar olduklarını iddia ediyorlar ve yaptıklarını İsa’nın gelişine denk olaylar olarak sunuyorlar. Oysa sahte peygamberlerin farkına varmamız gerektiğini söyleyen, bizzat İsa’nın kendisi. İsa, bu sahte peygamberlerin son günler yaklaştığında açığa çıktığını söylüyor. Buradaki paradoks açık: Her Hristiyan’ın yakınlaştığı o son, aynı zamanda tarihte sahte peygamberlerin artık ortaya çıkmayacağı bir son değil.[2]
Pasolini’nin filmi bir sahil sahnesi ile başlıyor. Sahilde insanlar gündelik işlerini yapıyorlar. Sahnenin başında geniş çekim yöntemine, ardından da hızlı zumlama yöntemine başvuruluyor. Sonraki sahnelerde bu insanların gündelik faaliyetleri yakın çekimle veriliyor. Ardından bir sahne geliyor. Burada oturmakta olan İsa Mesih sağa sola bakıyor. Bu sırada altı havari yanına geliyor. Havariler, İsa’dan iki üç metre uzakta, ayakta duruyorlar. Kameranın mevcut konumu üzerinden havariler ve İsa Mesih birbirlerine bakarken görülüyor, ama hiçbirisi seyirciye, yani bize bakmıyor. Bu esnada bir havari şunu söylüyor: “John sana şu soruyu soruyor: gelecek olan sen misin yoksa başka birini mi beklemeliyiz?”
Matta 7:21’de İsa şunu söylüyor: “Cennet krallığına bana ‘Tanrı’ diyenler değil, cennette olan babamın iradesini yerine getirenler girecektir, bu yüzden sahte peygamberlere dikkat edin. Bunlar karşımıza kuzu postunda çıkacaklar ama o postun içinde vahşi bir kurt var.” (Matta 7:15). Burada özünde putperestlikle mücadeleye işaret ediliyor. Althusser ise proletaryanın kapitalizm koşullarında yüzleştiği gerçek sorunu, yani işçi sınıfının maruz kaldığı sömürüyü görmeyenlere karşı farklı bir mücadele verilmesi gerektiğinden söz ediyor. Peki Althusser de o eleştirdiği aynı hatayı yapmıyor mu? Sahte peygamber, gerçek sorunun gizemlileştirilmesini, onun üzerine örtü serilmesini ifade ediyor, zira (Althusser’in anlayışı dâhilinde) sahte peygamber, sorunun “gerçekliğini” göremiyor. Gelgelelim gerçek sorunların (sömürü, zulüm ve hâkimiyetin) çözümü olarak sosyalizmi tanımlayan Althusser, aynı tuzağa düşmüyor, çünkü Hristiyanlık açısından “kendisini gerçek peygamber olarak görsün ya da görmesin, sahte peygamber olmak için putperestlik yapmak gerekiyor.” Ayrıca Althusser’in belirlediği geç dönem Marksizm açısından, Tanrı’nın kendisi de sınıf mücadelesini perdeleyen gizemlileştirici, putperestçe bir figür olabiliyor.”[3]
Tüm bu hususlar dikkate alındığında, dinî örgütlenme biçimlerine dayanan yeni bir toplumsal ve politik kurtuluş mümkün mü? Kilise hakkında kelam eden Althusser, bu önermeyi hasta bir adamla kıyaslıyor:
“Bugün dünya kiliseyi dinlemiyor, kilisenin sözleri günümüz insanına ulaşamıyor. Kilise, budünyanın bugününde ve geleceğinde hâlihazırda yaşayan geniş kitleler için bir yabancı hâline geldi. Diğer yandan kiliseye imanla bağlı insanlar açısından şu soru gündeme geliyor: bu insanların mümin halleri hâlen daha dindar mıdır? Bu tarihsel durum, Hristiyanların içinde yaşadığı tarihsel bağlamla eşzamanlı olarak gerçekleşiyor. Hristiyan olsun ya da olmasın, tüm insanlar her momentte bu gerçekliği karşısına alamıyorlar. Dolayısıyla eskiden tüm yollar Roma’ya çıkıyordu, bugünse tüm yollar, apaçık ortada olan, birbiriyle ilişkili iki olguya çıkıyor: modern kilise, artık bugün kendi yurdundan sürgün edilmiştir, müminlerin geniş bir çoğunluğu, esasen gerçek anlamda kilisede olmadıkları için kilisededirler.”[4]
İdeolojik açıdan kilisedeki yozlaşma, Althusser’in ifadesiyle, onun kendisi hakkında bir tefekkür içine girememesiyle alakalı: kilise, bugün artık insanlara cazip gelmeyen anlayışlar üzerinde yükseliyor.
Pasolini’nin Gospel isimli filminin ikinci yarısında karşımıza İsa Mesih bir tarladan aşağı, arkasından gelen havarilerle yürürken çıkıyor. Yürüyüş sonrası duruyorlar. Nadiren girdikleri diyalogların birinde Matta 16:16[5]–17’daki[6] sözler filmde dile getiriliyor. Bir sonraki sahnede İsa Mesih, kolunu Peter’ın omzuna koyuyor ve şunu söylüyor: “Sana da söyleyeyim Peter. Kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım. Ölüler diyarının kapıları bile onu esir edemeyecek. Cennet krallığının anahtarlarını sana vereceğim. Yeryüzünde bağlayacağın her şey göklerde de bağlanmış olacak; yeryüzünde çözeceğin her şey göklerde de çözülmüş olacak.”
Bu sahnede de gösterildiği gibi, Althusser de “kilisenin toplumsal kurtuluşu”nu talep ediyor:
“Kiliseye hükmeden toplumsal güçlere ancak o güçleri nesnel planda mağlup edebilecek, esasında etmesi gereken toplumsal güçler eliyle diz çöktürülebilir. Bu güçlerin rastgele bir nitelik arz etmesi mümkün değildir. Bu güçler, ortaya çıkışları ile birlikte, eski yapıların yıkım sürecini tehdit etmeli, o yapıları tehditkâr, arkaik ve modası geçmiş unsurlar olarak ortaya çıkartmalıdır. Bu diz çöktürme meziyetine ve mücadele etme azmine sahip güçlere bugün örgütlü proletarya öncülük etmektedir. Bu sorun ve bahsedilen mücadele, doğası gereği dine dair değildir; kolektif dinî yabancılaşmanın ortadan kaldırılması, bir koşul olarak bu politik ve toplumsal mücadeleyi önvarsaydığından, bu süreç yaşanmadan, herhangi bir kurtuluşun, hatta dinî kurtuluşun kendisinin tasavvur edilmesi bile mümkün değildir.”[7]
Bu nedenle kilisenin toplumsal ve politik planda yaşayacağı özgürleşme, “dinî hayatın ve dinin kendisinin yeniden fethedilmesi”ne bağlıdır. “Önsel olarak bir tür yabancılaşma olmayan dine hükmeden güçlere diz çöktürülmesi, Hristiyanların gerçek bir dinî hayatı yeniden yaşamalarını sağlayacaktır. Zira Hristiyanlar, bu gerçek dinî hayatın mevcut koşullarını ve sınırlarını pratikte, mücadele içerisinde zaten tanımlamaya başlamıştır.”[8]
Bu tespitin ışığında, kilisenin özgürleştirilmesi için gerekli araçlara işaret etmek suretiyle Althusser başka bir şey yapmaktadır: o, özünde partiye dayalı politikanın evrensel düzeyde yeniden tahayyül edilebilmesine ilişkin felsefî ve dinî argümanları ya da koşulları sunmaktadır. Kilise ve parti, ürkütücü görülen, modası geçmiş kolektif örgütlenme modellerine ait birer ad olmalarıyla ortaklaşmaktadır. Her ikisi de insanların ihtiyaçlarını ve taleplerini temsil etme noktasında başarısız olmuştur. Buradan şu soruyu sormak mümkündür: Althusser’in ve Pasolini’nin dile getirdiği önermeler üzerinden bizler, “ne tür bir parti örgütlenmesi gerekli?” sorusu üzerine yeniden kafa yormamız mümkün müdür?
Yeniden düşünmemiz gereken parti, politikanın dinî temellerine (eşitliğe, özgürlüğe ve evrenselliğe) dayanan bir partidir. Bu partinin yapacağı liderlik dünyevî olmalı, toprağa kök salmalı, aynı zamanda her türden teolojik vaade imanla bağlı kalmalıdır. Böylesi bir liderlik, olayların tesadüfî akışına güçlü bağlarla bağlı olmalı, kaderden çok durumsallığa, ihtimallere bakmalıdır. Pasolini’nin İsa’sı türünden bir liderdir burada asıl talep edilen. Filmin ikinci yarısında karşımıza çıkan bu İsa versiyonu, gayet rahatsız edici ve öfkeli bir isimdir. O “tapınağa girer ve orada alım satım, tefecilik işleri yapanları kovar, tefecilerin masalarını devirir, güvercin satanların koltuklarını dışarı atar.” O noktada İsa onlara, “benim evime ‘ibadet evi denilecek’ diye yazılmıştır, siz ise onu haydut yatağına çeviriyorsunuz.” (Matta 21:13). Devamında İncil şunu söylemektedir: “Ayrıca İsa, mabette yanına gelen körleri ve topalları da iyileştirdi.” (Matta 21:14). Bu noktada Pasolini, Kutsal Kitap kaynaklı bu sözleri filmi üzerinden başka bir forma kavuşturur. Diğer filmlerdeki İsa’dan farklı bir İsa takdim eden Pasolini, Hristiyanlar arasında yaygın olarak görülen, öğretiyle alakalı birçok sunum tarzından da ayrışır. Pasolini’nin İsa’sı, belirli meseleleri dert edinen, tek çıkış yolu yeryüzünde cennet kurulması olan insanlara sevdalı olan birisidir: “İki ya da üç kişi benim adımla her nerede bir araya gelirse, ben orada onların arasında olurum” (Matta 18:20). Tıpkı politika (ve kurtuluşa yazgılı politika gibi) kilise de kendisini yeniden icat etmek zorundadır. Bu ise ancak sömürülen, dışlanan, zulüm görenler güçlerini birleştirip devrimci kurtuluş için çalışmaları ile mümkündür. Kilisenin (veya her türden dinî kurumun) toplumsal kurtuluş mücadelesi, aynı zamanda bir evrensel kurtuluş mücadelesidir. Pasolini’nin de ortaya koyduğu biçimiyle, bugün temelde ideolojik hâkimiyeti ebedi kılan bu toplumsal koşulları yeniden üreten, kilise türünden bir ahlakî otoriteye değil, politik otoriteye sahip bir liderliğe ihtiyaç vardır. Sadece temsil etme yerine bu liderlik, müştereklerin yeni örgütlenme formunun merkezi olabilmelidir. Bu tespitin ışığında, son sözlerimizi bir şiir aracılığıyla dile getirebiliriz:
Arap mısın, Balkanlı mısın
Antik çağlara ait bir halk mısın
Yoksa yaşayan, Avrupalı bir ulus musun
Nesin?
Bebeklerin açlıktan öldüğü,
Ruhu çürümüş siyasetçilerin toprak ağalarının
Gerici valilerin emrinde çalıştığı
Saçları arkaya doğru taranmış
Ayakları kokan beş para etmez avukatların
Ortalıkta cirit attığı bir ülke misin?[9]
Agon Hamza
Dipnotlar
[1] Karl Marx ve Friedrich Engels, Manifesto of the Communist Party.
[2] Althusser, The Spectre of Hegel, s. 10.
[3] Boer, Criticism of Heaven, s. 117.
[4] Althusser 2014a, The Spectre of Hegel, s. 192–193.
[5] Ona “peki ben kimim sence?” diye sordu, Simon Peter’da şu cevabı verdi: “Sen Mesih’sin, yaşayan Tanrı’nın Oğlu’sun.”
[6] İsa ona şunu söyledi: “Ne mutlu sana Yunus oğlu Simon, çünkü bunu sana ifşa eden etten kemikten insanlar değil, göklerdeki Babam’dır.”
[7] Althusser, The Spectre of Hegel, s. 202.
[8] A.g.e., s. 203.
[9] Pasolini 2014, s. 295.
Devamını oku ...