Nefs ve Nefis

“Çok öğretici ve çok gülünç bir görünüm ile karşı karşıyayız.
Burjuva liberal fahişeler, devrim çarşafıyla örtünmeye çalışıyorlar.”
[Lenin]
Eşitlik meselesindeki küçük burjuva mayaya itiraz etmek şart. Devrimci gibi görünen bu kavram, sınıf ve sınır bahsinde burjuva lehine her şeyi düzleyen bir içerikle dolduruluyor. Ve özünde AKP, ülkenin üzerinden buldozer gibi geçtiği ölçüde solcu-sağcı tüm küçük burjuvanın içi gıdıklanıyor, içten içe kendi yolu rahatladığı için seviniyor. Ayrım, furkan, idrak açısından sınırları ve sınıfları görmek gerekiyor. Nesnel, kolektif ayrımlar ve saflaşmalar, bu düzleme pratiği ile anlamsızlaşıyor. Eşitlikçilik, bu anlamsızlaştırma siyasetinin adı. Bağlam ve anlam burada değersizleşiyor.
AKP’yle mücadele, AKP’yi kuran iradeyle mücadeleyle birlikte alınmalı. Zira küçük burjuva eşitlikçi düstur ve amel, hepimizi sadece Erdoğan’la birlikte tanımlamaya itiyor. Küçük burjuva, Erdoğan’da kendisini görüyor, siyaset sadece haset, inat ve duygusal-bireysel tepkilere indirgeniyor. İş bu ölçüde lime lime edildikçe, basitleştirildiği ölçüde, mücadele de daha büyük bir ortaklaşma ile ilerleme imkânlarını yitiriyor. Küçük burjuvanın batılı burjuvaziye dair nefsî sızlanmalarını devrimci siyasetin yerine koymamak en önemli aciliyetimiz. Buradaki kayıkçı dövüşü ifşa edilmeli. Düzleme-eşitleme pratiğinin alternatifi konusunda Kürd’ün ya da devletin ya da batının yanına koşanlara sınırlar ve sınıflar tekrar tekrar anımsatılmalı. Mazlumlar, yoksullar, yelkenlerini yüksek siyasetin rüzgârlarıyla şişirmeye çalışanların gemilerinden uzak tutulmalı. Halkın iradesine ve gücüne iman, güven, bağlılık zerre eksilmemeli.
O açıdan “yeni halklar komünü”nden dem vuranlar, bağrındaki ABD üslerini ve planlarını sürekli eleştiriyor olmalı, o üslerin ve planların halklara sorulup sorulmadığını, o halkların onayından geçip geçmediğini kesintisiz sorgulamalı. Mevkiler için mevziler terk edilmemeli. Sürekli “IŞİD ve AKP” diyerek bu gerçeklerin gizlenmesi mümkün değil. İki haftadır Menbiç’ten kaçan “IŞİD’liler Cerablus’a, oradan Türkiye’ye kaçıyor” diyenler, bugün “Cerablus’ta [Yerabluş] o kadar IŞİD’li yok, burada mesele Kürd koridoru” diyorlar. Bugün ağızlardan sıkça dökülen bir diğer cümle de şu: “TSK’nın yanındaki ÖSO’cular cihadçı-faşist çeteler.” O cihadcı çetelerin eski komutanı Ebu Leyla ise öldüğünde “kahramanlar çağının kahramanı” olarak ilân edilmişti. O hâlde kendi nefsinden yana, kendi silâhına örgütlü olunca insan bir anda “faşist” olmaktan kurtulabiliyor. Kavramlar anlam ve bağlam kaymasına, erozyonuna tanık oluyor. Burası Ortadoğu.
Çünkü Rabbimin rahmeti ile korudukları dışındaki tüm nefisler daima kötülüğü emreder.” [Yusuf:53]
Nefsimiz, Kürd, Müslüman veya sosyalist olmuş, fark etmez. Müşterek olana kör baktığı ölçüde kötülüğü emretmek zorundadır. Bu açıdan Erdoğan, eşiyle birlikte, Marmaris sahilinde mayo ve şortlu poz verse, Boğaz’a nazır bir meyhanede kadeh tokuştururken selfi çekse, küçük burjuva eşitlikçiliğin yüreği ferahlayacaktır. Her şey düzlenmiştir. Eşitlikçilik düzlemekle ilgilidir. Dümdüz olan coğrafyada ve siyaset alanında mesele sadece kişisel yaşama tehdit oluşturan şeytanî imgenin kendisidir. Onun dışında, zımnen, Erdoğan’ın yaptıklarından herkes memnundur. Düne kadar baş tacı edilen Ceyda Karan, İsmail Saymaz, Fehim Taştekin, Levent Gültekin, Hüsnü Mahalli hatta Ahmet Hakan gibi birçok ismin salvolarında şaşılacak bir yan yoktur. Herkesin gözleri önüne perde çekilmiştir. Dünyaya, hakikate kendi nefislerinden bakanların kötülükleri kaçınılmazdır.
Mazlum, yoksul, Kürd ayrıdır, onun sırtına basarak ülkede ve bölgede mevkilere meyleden Kürd’cüler ayrıdır. İkincilerin üzerindeki yaldız kazındığında altında burjuvazi ve devlet sırıtmaktadır. Feministlerin eleştiriler karşısında “kadına küfredemezsin” diye kadını tekel altına alan yaklaşımı gibi, bu Kürd’cüler de her eleştiriyi “Kürd düşmanlığı” olarak kodlayabilmektedir. Sembolik isimlere, sahneye çıkartılanlara bel bağlamamak şarttır. Halkların özgür iradesi ve kudreti, aslolan budur. Gerçekteki Kürd, Kürd’cüler için piyondan, planın ucuz parçasından ibarettir.
IŞİD ve AKP perdesinin gerisinde neler döndüğü belki onlarca yıl sonra, o da kısmen ifşa olacaktır. Gördüğümüze iman etmeye zorlandığımız koşullarda, özle biçim aynı olduğundan, bilime de, akla da, fikrî mücadeleye de ihtiyaç kalmamıştır. Bize “Kürd koridoru” diyenlerin kimlerin koridorlarında gezindiklerini de anlatmaları gerekir. Sahnede sunulan karşıtlıklar, rekabet üzerine kurulu, öznel hikâyeler önemsizdir. Geri planda çırılçıplak, kan ve ter kokan bir gerçek vardır. O kan ve tere örgütlenmemiş, onu örgütlememiş hiçbir özne, burjuvaziye has, “azı çok yapma, azı çokmuş gibi yutturma” siyasetinin kölesidir.
Perde bizi boğmaktadır, bu işe yaramaktadır. Nefes alamadığımızdır bizi en yakın tutamağa tutunmaya mecbur eden. CHP, Fethullah… son dönemin tüm öncü kuvvetleri, bizi üç kâğıtçı taksiciler gibi dolaştırıp devletin AKP’sinin kucağına bırakmıştır. Burası hâlâ Türkiye’dir.
Bu koşullarda, nasıl olduysa, solun gündemine özelleştirmeler meselesi girebilmiştir. Özelleştirme İdaresi 1994’ten beri devrededir. Sol, nefis kölesi olduğu ölçüde, son on beş yıl özelleştirme ve bunun yoksula, işçiye değen boyutuna tek bir itiraz geliştirmemiştir. Bu meselenin suskunlukla geçiştirilmesinin bir sebebi solun, “ben Türk-İş’te değil DİSK’te örgütlenebiliyorum, bu işletmeler özelleşsin, işçiler bana kalsın” demesidir. Bu nefs politikasının anti-Erdoğan’cılığa örgütlenmesi kaçınılmazdır. Yoksula, emekçiye, mazluma örgütlenmemek, onları örgütlememek bu politikanın doğal sonucudur. Solcu olunca sınıflar mücadelesinden azade olduğunu zannedenlerin karşısına, sol içi sınıf mücadelesi ile çıkılmalıdır.
Brecht bir hikâye anlatır: Sovyet zamanı bir köyde halk aralarında para toplayıp ölümünün beşinci yıldönümünde Lenin’in büstünü yapmak isterler. Bir genç çıkıp “köyün altında bataklık var, çocuklarımız sıtma oluyor, o parayı bataklığı kurutmak için kullanalım” der. Bu öneriyle para bataklığın kurutulması için harcanır. Brecht, bu hikâyenin sonunda, o köydeki tek gerçek Leninistin o delikanlı olduğunu ifade eder.
Anlatılan hikâye devrim sonrasına dairdir. Peki devrim öncesinde Leninist olmak nedir? Büst dikmek midir, bayrak sallamak mıdır? Devrimin elektrik süpürgesi gibi pazarlamasını yapıp “o her şeyi temizler” demek midir? Kendini başarılı siyasetçi timsali olarak Lenin zannetmek midir? Leninizm sol siyasette devrim değilse nedir? Bu devrim, kendi nefsimizi ve nefesimizi yücelterek, tekleştirerek, muhafaza ederek mümkün müdür?
Nefsimizi yücelten, nefesimizi önemli kılan siyaset, tersinden ya da düzünden, burjuva siyasetidir. Devrimi ve devrimci siyaseti, halkın ortak derdini ve öfkesini örgütlemede ve o derde ve öfkeye örgütlenmede aramak gerekir. Gerisi yalandır. Çok olan halka, sınıfa, işi-gücü az olanı çok göstermek olanların ideolojisi ve siyasetini önermek günahtır.
Hüseyin Yusuf Kuzu
Devamını oku ...

Türkiye Nereye Gidiyor?

15 Temmuz’dan bu yana kabaran ırkçı, şovenist, milliyetçi ve İslamcı kara bulut ülkemizin tepesine çöreklendi. Toplum bireyleri özellikle iktidar yanlısı olanların gözleri kararmış ve savaş ganimeti almanın heyecanı ve kan kokusu almış köpekbalıkları gibi fırsat buldukça saldırmakta.
Bu güruhu kışkırtanlar nemalanırken ne yaptığının farkında bile olmayan gencecik insanlar koşturup durmakta ve vicdanına hesap veremeyeceği yanlış içindeler! Bunların arkasında sürekli polis ve jandarma var. Bu desteği almadan kılları bile kıpırdamaz. Tek gayeleri, bireysel çıkar elde etmek olduğu için bulanık suda balık avlamayı, yakıp yıkmayı, linç etmeyi ve komşusunun malına, mülküne, namusuna göz koymayı severler.
İnsanlıktan çıkmış ve her kötülüğü yapmaktan en ufak bir tereddüdü olmayan bu zavallı bireyler serseri mayın gibi dolaşmakta, ayaklarında kan izleriyle mezarlıkta cenazesine son görevini yapmak isteyen insanlara saldırmakta. Bunların ne İslam’la ne de insanlıkla bir alakaları var.
Yoksulluk ve cahillik hükmünü sürdürdükçe ve bu güruhu kışkırtan siyasi liderler var oldukça bunlar toplumun kanserli hücreleri olarak yaşamımızı tehdit etmeye devam edecektir. Bu güruh, Antep Katliamı’nda hayatını kaybeden ve mezarlıkta son görevini yapmak isteyen insanlara saldırırken nasıl bir alçalmanın ve nasıl bir gözü dönmüşlük içinde olmanın ve insanlıktan çıktıklarının farkında mıdırlar? Mezarlığa kadar gelip ırkçı, şovenist yüzünü gösterme ve insanlara korku salmaya çalışmak da neyin nesidir? Bu toprakların kültüründe birlikte yaşamanın az kalmış ve tükenmek üzere olan kırıntıları bitirmek mi istiyorsunuz? Durup dururken niye bu konuya girdim. Kimin haklı kimin haksız olduğundan vazgeçtim, coğrafyamızda öyle bir karmaşık ve tehlikeli bir sürece girildi ki hiç kimsenin bir yarar elde edemeyeceği ve sonuçları yüzyıllarca silinmeyecek acı ve düşmanlıkların girdabına düşmek üzereyiz.
Evet şunu biliyoruz: siyasetin çözemediğini silah çözmüştür. Savaşın acı sonuçları ve yıkımının galibi olmaz, tam da bu nedenle en kötü barış savaştan daha iyidir. Bunun için barış istiyoruz. Bunun için akan kanlar ve anaların göz yaşı dinsin.
Suriye’de IŞİD’in kontrolündeki Bap bölgesinden Kilis'e üç adet roket mermisi atıldı. Sabah saatlerinde IŞİD kontrolündeki Cerablus’tan da Antep'in Karkamış ilçesine bir havan mermisi atıldı. Bir gün önce ise “Cerablus Askerî Konseyi” ilan edildi; öğleyin 12:00 sularında konseyin başkanı Abdülsettar el-Cedir Türkiye'yi Cerablus ve Menbic'e müdahale etmemesi konusunda uyardı... Ve birkaç saat sonra suikastla öldürüldü. Menbic'teki Kürt kaynakları, bu kişilerin MİT ajanı olduğunu iddia ediyor. Daha dün suikastla öldürülen “Türkiye’nin Cerablus’a yönelik operasyon hazırlığının, Suriye’deki güvenlik sorununun daha da derinleşmesi ve Suriye halklarının kaderiyle oynanması anlamına geldiğini söyleyen Cadirî, “AKP/Türk devleti Türk MİT’inin desteği ve güdümündeki bu çete grupları aracılığıyla Cerablus’u işgal etmek istemektedir. Bunun da Türk devletinin desteklediği DAIŞ ve diğer çete grupları arasında sağlanan anlaşma sonucu hayata geçirilmeye çalışıldığı açıktır” demişti.[1] Suriye sorununda daha aktif olacağız açıklamalarından sonra bu gelişmeler oldukça önemli.
Dün ve bugünkü olaylar asıl hedefin Kürtler olduğunu göstermekte. Kargamış, Kilis’te bu sahnelerin daha kanlı olması istenseydi çok sayıda insanımızı kaybedebilirdik. Herhalde Antep Katliamı’ndan sonra arkasından aynı bölge olan Kilis’te arkası arkasına katliam yapılmak istenmedi. Daha doğrusu, dostlar alışverişte görsünler hesabı IŞID'la oynaşmaktalar(!) Tüm bunlar Eylül ayında beklenen veya ne zaman olacağı an meselesi olan harekâtın ön hazırlıkları olarak görmek gerek. Bugün gelmesi beklenen Barzani’yle yapılacak görüşmeden sonra son tango fizikî Kürt soykırımı harekâtı başlayabilir. Burada KPD'nin ve lideri Barzani’nin alacağı tavır çok önemli. Kısacası, oyun içinde oyun ve çok karmaşık tarihi bir süreç başlayabilir. Umarım böyle bir şey olmaz, zira böyle bir sürecin sonunu düşünmek bile istemiyorum! Ancak “yeni” Ergenekoncu ekibin Erdoğan’ı zayıf halka olarak görüp dayattığı ve uygulattığı politikanın özü, Gülen Cemaati’ne yönelik başlatılan sürecin doğrudan Kürtlerin tasfiye edilmesinin bir aracı haline getirilmesidir.”[2] Meclis’in üçüncü büyük partisi, fiilen ana muhalefet partisi, 6 milyon oy almış olan HDP’nin sürecin dışına itilmesi, izole edilmesi, aşağılanması ve yok hükmünde sayılması Kürtlerin bölgesel bir güç durumuna ulaşmasını istemeyen “Bu nedenle savaşın sınırlarının özellikle Suriye-Irak-Türkiye üçgeninde yoğunlaşma olasılığı artıyor. Hatta merkez çatışma üssü Türkiye olarak ön plana çıkacaktır.”[3]
Tevfik Özkorkmaz
Dipnotlar
[1] Sendika-org.
[2] Dr. Mustafa Peköz. Sendika-org. 21.08.2016.
[3] Dr. Mustafa Peköz. Sendika-org. 21.08.2016
Devamını oku ...

Parklardan Köprülere Heterotopikleşen Zaman-Mekânlarda Toplumsal Dönüşümler

Hayatımızda sadece bir kahramana yer olmalı: kendimize. Zira ne kendimizden başka bir yerde devrim yapmak mümkün, ne de bir başkasının bizde devrim yapması! İşte tam da bu yüzden, devrimi kendinde yapmaya çalışanlarla cennete, başkalarında yapmaya çalışanlarla cehenneme dönüyor dünya! Biz de bir cehennemden diğerine savurulup duruyoruz her ölçekte güzel ülkemde!
Devrimler yalnız bireysel olur ama bazen toplumsal dönüşümleri tetikleyebilecek kadar kitleselleşebilirler de. Bunun için öncelikle canlı canlı heterotopikleşen ender zaman-mekânlarda kendi halindeki bireysel devrimlerin senkronize hale ge(tiri)lmesi gerekir. Fakat heterotopyanın doğası gereği bu senkronizasyon çok uzun sür(e)mez: yan yana ge(tiri)len bireysel devrimler hızla canlılıklarını yitirirler. Aynı Gezi Parkı ya da Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde olduğu gibi…
Endişeli laiklerin ve cumhuriyetçi muhafazakârların medya ve devlet tabusu, ilk olarak Gezi Direnişi boyunca sarsılmıştı. Televizyon kanallarının oldukça önemli gelişmeler karşısında “3 maymun - 1 penguen”i oynayabileceğini, polislerin suçsuz bir çocuğu öldürebileceğini ve devlet tedhişini meşrulaştırmak için (türbanlı bacımıza saldırılması ve camide içki içilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başlamışlardı.
Muhafazakâr demokratların ve milliyetçi muhafazakârların cemaat ve askerî darbe tabusu da ilk defa Köprü Direnişi sırasında benzer bir şiddetle sarsıldı: koca hoca efendilerin birer “terörist başı” kadar tehlikeli olabileceğini, darbecilerin masum insanları öldürebileceğini ve asker tedhişini meşrulaştırmak için (askerlerin başının kesilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başladılar.
Sözün özü, muhafazakârlık şemsiyesi altında toplayabileceğimiz iki büyük topluluk da, kendi kimliksel tabularını kendilerince aşmaya kalktı ard arda Gezi Dayanışması ve Demokrasi Nöbetleri bağlamında. Maalesef bu direnişlerin arka planında bulunan bireysel devrimler, yurdum muhafazakârlığını dönüştürebilecek kadar uzun süre canlı kal(dırıl)madı ama. Öncelikle, kim toplumun hangi kesimini iyi tanıyorsa diğer kesimini homojen varsaymayı tercih etti: AKP’cilerin gözünde Erdoğan karşıtlığı Gezi Direnişi'nde tek birleştirici unsur iken, anti-AKPcilerin gözünde Erdoğan taraftarlığı darbeye direnişin tek birleştirici unsuru oldu. Devletin tüm ideolojik aygıtları da bu yanılgıları pekiştirdi. Oysa iki durum da sosyolojik olarak oldukça karmaşıktı. Geziciler, toplumun bir kesimi için ne kadar heterojen ise, aslında Nöbetçiler de toplumun geri kalanı için o kadar heterojendi.
Devrimleri iz'leyenlerin yanılgıları pek bir dirençle karşılaşmadan devrimi bizzat yapanlara da bulaştı. Geziciler kişiliklerle, Nöbetçiler kimliklerle kahramanlık tasladı. Bu tektipleşme eğilimleri yüzünden devrile devrile evrilen “kendilik”lerde kahramanlık destanları yarım kaldı. Bileşenleri kendilerini yıkmaya kalkınca heterotopyalar bileşenlerinin canına kıydı, bireysel karşı-devrimler başladı. Mazlumlar yine ayrıldı, zulümler yine sınıflandırıldı. Öl(dür(t))enin kimliği yüzünden kimileri lanetle(ye)medi kimi cinayetleri her zamanki gibi. Üstelik bu sefer eskisinden daha büyük bir ikiyüzlülükle.
* * *
İnsan hep aynı insan güzel yurdumda. Düşündüğü, inandığı farklı olsa da. Zira dini görüş “kendinden muhafazakârlık”, siyasi duruş ise “kendine Müslümanlık” çoğunlukla.
Devlet de hep aynı devlet mi acaba tüm(!) zaman-mekânlarda? Yoksa ben mi yanılıyorum yine, sadece İstanbul'da mı masum olur öl(dürül)en çocuklar? Polis bir tek Gezi Parkı'nda ya da asker yalnız Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde mi dehşet saçabilir ortalığa?
Kalın sağlıcakla. Ben unutulurum, sorum kalır; dostlar beni hatırlasın.
Onur Pusuluk
Devamını oku ...

Hür ve Müstakil

Amerikan CNN’inin Fethullah Gülen’i, Türk CNN’inin İlker Başbuğ’u ardı ardına konuk alması, aynı hamlenin parçasıdır. Bu anlamda bir “Avrasyacı kanat-Atlantikçi kanat kavgası var, AKP ikinci kanattan birincisine geçti” tespitinin gerçekle bir alakası yoktur. Yahudi mitolojisine atıfla, günahların toptan yüklenip uçurumdan aşağı atılan keçi, bugün Türkiye için Fethullah, Batı için Tayyip’tir.
TSK’ye yönelik müdahalenin ve tasarımın hikâyesi eskidir. Ordunun küçülmesi, profesyonelleştirilmesi, “sivil otorite”ye bağlanması, salt Fethullah veya bugün için AKP’nin geliştirdiği bir tez değildir. Bu tezin altında NATO imzası aranmak zorundadır. TESEV ve Soros’un tepsisiyle sunulan bir garnitürdür.
Bu açıdan 15 Temmuz, sanki bir müdahale ve tasarım için bir bahane olarak gerçekleştirilmiş gibidir. Mustafa Kemal Paşa’nın ordu yönetmeliğine soktuğu maddeyi İlker Paşa anımsatmaktadır. “Ordu her türlü tesirden uzak, her türlü ideolojinin ve siyasetin üzerinde olmalıdır.” Böylelikle, AKP’nin CHP’yle atışma gerekçesi de anlaşılır hâle gelmektedir. AKP, tesirden uzak, ideoloji ve siyasetin üzerinde bir ordunun kurulduğu momentte, halka uzak, milletin üzerinde bir yere doğru çekilmek zorundadır. Darbe hem orduya hem de AKP’yedir. Batı aydınlanmasında kilisenin boşluğuna üniversite oturtulmuşsa, buranın aydınlanmacı solu da ordunun boşluğuna oturmak derdindedir.
15 Temmuz sonrası sivilci, liberal olanlar, askeri önemsediğini ortaya koymuştur. Ergin Yıldızoğlu laiklik ve demokrasi talebinin “kapitalizmin, burjuva uygarlığın, tarihi boyunca insanlık adına geliştirdiği tüm kazanımlara sahip çıkmaya olanak vereceğini” söylemektedir. Bugün kimi Maoistler ya da oradan bir dönem için beslenmiş olanların kafalarındaki “kültür devrimi” ile İlker Başbuğ’un kafasındaki “kültür devrimi” arasında kavramsal açıdan bir fark bulunmamaktadır. Demek ki herkes, bu ülkede Atatürk ile birlikte bir devrimin gerçekleştiği konusunda oydaşma içerisindedir. Kemalist devrimler mutlak son ya da mutlak başlangıçtır. Bu ülkenin tek Kaypakkayacısı benim!” diyenlerin bile “27 Mayıs” arzusu ile yanıp tutuşması da bu gerçekle alakalıdır. Yıldızoğlu’nun “akıl, örgüt, disiplin” üzerinden sol birliğe dair yürüttüğü fikir de bu kültür devriminin ordusuna ilişkin bir tariftir ve dile getirdiği program, Başbuğ’un ordu tarifine denk düşmektedir. Kapitalizme ve burjuvaziye sahip çıkmak, ufku buradan çizmek, doğal olarak, böylesi bir yönelimi zorunlu kılmaktadır.
Buradaki yanılgı, mücadele içinde teşkil olunan kitlesel hareketlerle değil, devlet ve demokrasi katındaki gelişmelerin nabzına göre şerbet vermektedir. CHP mitingine gitmekle Yenikapı’ya katılmak içerik olarak aynıdır. CHP kitlesini “devleti biz daha iyi yönetiriz” ya da “asıl demokrat biziz” diye avlamak mümkün değildir. Çünkü o kitle, burjuva siyasetin mayası ile karılmıştır. HDP bağlamında kâh AKP’ye kâh CHP’ye yakın durmanın da bir getirisi olmayacaktır.
Fatih Yaşlı, bu bağlamda, “Önümüzdeki süreçte iktidar Türkiye’nin eksenini değiştirmeyecek, buna gücü yetmeyecek ama çoğu blöf niteliğinde yeni hamleler yapmaya, bir tür “denge siyaseti” izlemeye, Rusya ve İran’la yakınlaşmaya, Suriye siyasetini değiştirmeye çalışacak. Bu ise çözülme sürecindeki ve hem ordusu hem bürokrasisi tarumar edilmiş bir ülkenin emperyalist müdahalelere çok daha açık olması anlamına gelecek.” demektedir. Buradaki tespitin ardında yekpâre, bütün bir ülke ve devlet tasavvuru mevcuttur. O mutlak başlangıç, Yaşlı’nın belkemiğidir. Söz konusu oportünist siyasetin böylesi bir fikirden neşet ettiğini görmek gerekir. Esasında Türkiye Avrasyacı hatta meyletmemekte, Atlantik bloğundaki güç odakları Avrasya jeopolitiğine özelde Türkiye ile sızmakta ve oraya yerleşmektedir.
Fatih Yaşlı da Anıtkabir’de mermere kazınan “milli hudutlarımız dâhilinde hür ve müstakil yaşamak istiyoruz” sözü kadar kemalisttir. Herkes bu ülkenin hür ve müstakil bir iradeye sahip olduğunu düşünmekte, bu nedenle ezilen halklarla müşterek/kolektif bir geleceğe asla ve kat’a bağlanamamaktadır. Buradaki yanılsama, Kemalist devletin bir Sovyet mahsulü zannedilmesi ile ilgilidir.
Bu hür ve müstakil olma hevesi, küçük burjuva bir illüzyondur. Mikro düzeyde kimi örgütler bu vehimle hareket etmekte, halkla, gerçekle, gelecekle bu ölçü üzerinden ilişki kurabilmektedir. Kürd ve İslam alerjisi bu minvaldedir. Kürd’ü ve İslam’ı hür ve müstakil kabul eyleyen yapılarla yaşanan didişmenin politik bir anlamı yoktur. Mevcut “hür ve müstakil” olma arzusu dairesinde bugün kimi solcular, Atatürk’ün İnönü’ye “Benim için sarhoş sofralarından memleket idare ediyor, vatan zarar görüyor diye söylemişsin.” diyen ve “Şayet tekrar memleket idaresine gelirsen, bu millete zararlı olmaktan Allah seni korusun.” ifadesiyle son bulan bir mektubunu yayınlamıştır. Bu, AKP döneminde kemalizm eleştirisini İnönü’yle başlatıp bitiren ideolojik kavganın bir tezahürüdür. Dolayısıyla birkaç yıldır Kemalist bir zeminde yürütülen ama sosyalist kılıflı siyaset, darbe sonrası çöp olmuştur. AKP devleti bitmiş, devletin AKP’sine gelinmiştir ve herkes, o devletin hür ve müstakil olduğu yalanına bağlanmıştır.
Kemalizmin “hür ve müstakil” tespitinde sol anlamlar bulanlar, bu yaklaşımda Sovyetler’e çekilen seti görmemektedir. Zaten bu solun önemli bir bölümü, Sovyet karşıtı sol akımların içinden çıkmıştır. Çıkmak için kullanılan iki kapı vardır: liberalizm ve sosyal demokrasi.
Bu iki ideolojik yaklaşım, İlker Başbuğ’un CNN sohbetinde acil gördüğü “kültür devrimi”nin zeminini teşkil etmektedir. Kürd hareketi ise “AKP savaşı tırmandırınca ordu politik güç olduğunu yeniden gördü, bundan nemalanmak isteyenler ülke yönetimine el koymak istediler.” demektedir. Herkes el ele verip bu iki kapıdan içeri girmek için yarışmaktadır. Bu açıdan Murat Belge, her zaman olduğu gibi bugün de iktidar adına yalanlar söylemektedir. Solu, liberal temrinlerle yoğrulmuş bir tür popülizm yaparak AKP’nin gemisine binmeye çağırmaktadır. Dürüsttür, herkesi kendisi gibi kılmak derdindedir. "Referandumda kandırıldık, desteklediğimiz uydurma bir Erdoğan'dır" diyen Belge, Erdoğan'ın kendisinin uydurduğu, şekil verdiği helvadan bir put olduğunu itiraf etmektedir. O sadece kendisini görebilmekte, gördüğünü tek mutlak hakikat kabul etmektedir.
Murat Belge’de yansıyan “popülizm” zokası, hür ve müstakil kalmaya yeminli liberal solculara, sosyalistlere sıcak gelecektir. Bir bürokratın, askerin ya da savcının da liberal, batıcı meyle sahip olması mümkündür. Liberalizm, faşizm gibi, iktidarın kendini muhafaza ve saldırı yöntemidir. “Azım yalnızım, itaat etmeyeceğim” kâğıda yazıldığında insanı rahatlatabilir, ama iktidar zaten o en rahat hissedildiği yerden içe sızacaktır. Akademisyenlerin liberalizmle sosyal demokrasi arasındaki salınımından geleceğe ve ezilenlere dair bir şey çıkmayacaktır. “Ortadoğululardan nefret ediyorum” ya da “ben Norveçli olmak isterdim” lafları düşmanın namlusundaki mermilerdir.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Gülenizm

Gülenizm: “Dinci” Kemalizm’den Deccal’in “Darbeci Ordusu”na
Deccal’in uşaklığını yapan tetikçi ve darbeci Hizmet“kâr” çetenin 15 Temmuz 2016’da akim kalan darbe girişiminden sonra Türkiye’de şu an Gülenist hareket hemen hemen her kesim tarafından yanlış zemin ve içerikte tartışılmaktadır. Geçmişte de aynı hep aynı hataya düşülmüştür. Ne yazık ki Gülenizm, yıllardır bir “dini” hareket olarak ele alınmış ve tartışılmıştır. Buradan yola çıkarak, Gülenizm çerçevesinde teolojik tartışmalara girilmiş ve girilmektedir. Ortodoks Sünnilik ya da Ortodoks Şiilik’teki hurafeye, bid’ata, nakilciliğe, kitleleri uçuran ve afyonlayan Mehdiyet inancına, aklını kullanmayan din anlayışına ilişkin sorgulama ve tartışmaların, ontolojik, epistemolojik ve teolojik sorunlarla malûl pek çok “dini” hareket, tarikat ve cemaatler ekseninde elbette yapılması elzemdir. Ancak tüm bunların, başından beri hiç bir zaman “dini” hareket olmayan ve böyle bir derdi de olmayan Gülenizm çerçevesinde ele alınması yanlıştır. Gülenizm, “dini” bir hareket değil, “dinci” bir harekettir. Yıllar önce Milat gazetesinde yazdığım ve 2013 sonu ve 2014 başında yayınlanan, Gülenizm: “Dinci” Kemalizm ya da “Gülen” Kemalizm başlıklı kitabımda ısrarla vurguladığım gibi, “dini” ile “dinci” kavramsallaştırmaları arasında keskin bir farklılık vardır. Sözünü ettiğim kitabımın önsözünde bu durumu aynen şu şekilde ifade etmiştim:
Gülen hareketini tanımlamak için kullanılan “dinci” Kemalizm tabiri, rastgele bir kavramsallaştırmadan ibaret değildir. Uzun yılların gözlem ve deneyimi ile okuma ve anlama uğraşından çıkartılan sonuç ve iddia, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi “seküler” Kemalizm’in “zor”, “baskı” ve “darbe”si ile Batılı modern “kapitalist” değerler çerçevesinde “makbul vatandaş” yapılamayan toplum kesimlerini, “gönüllü kulluk” ve “rıza” üzerinden devşirmenin (hadım etmenin) bir aparatı olarak devreye sokulan “dinci” Kemalizm’in kullandığı “din” dili ve içersediği söylem itibariyle “seküler” Kemalizm’in “dinci” versiyonu olduğudur. Bu itibarla bilinmelidir ki Gülenizm, tüm “dinci” dil ve “dinci” görüntüye rağmen “dini” bir hareket değil, aksine oldukça “seküler” ve çıkara dayalı “dünyevi” bir harekettir. Kaynağını ve biçemini “din”den aldığı görüntüsü içinde, “seküler” amaçları haiz Mehdiyetçi bir zihniyet ve tutunumla hareket eden Gülenizm’de “din”, hikmet-i kendinden menkul “ulvi” amaçlara ulaşmak için kullanılan bir aparattan başka bir şey değildir…
[…] Kur’ani kavram ve kelimelerin içini boşaltıp, bağlamından kopartarak İslam’ın, Hıristiyanlık formuna uygun bir biçimde Protestanlaştırılmasına “hizmet” eden Gülenizm’i imlemek için “dini” Kemalizm yerine, özellikle “dinci” Kemalizm kavramı kullanılmıştır. Çünkü “dini” ile “dinci” kavramları arasında oldukça belirgin bir fark vardır. Kültürel, toplumsal, siyasal ya da ekonomik etkinliklerini “din ekseninde yerine getirmek” çabası ile “dini görüntü” ve “din dili” kullanarak “din üzerinden geçinmek” kolaycılığı birbirinden oldukça farklı ameliyelerdir. Batılı modernitenin temel paradigması ve öncüllerini “din dili ve söylemi” ile içselleştirme ve meşrulaştırmaya “hizmet” ettiğini iddia ettiğimiz “dinci” Kemalizm, “din” üzerinden geçinerek dünyevilik amacına “hizmet” ettiği ve toplumdan “rıza” devşirerek “araçsal din” yarattığı için “dinci” kavramı ile nitelendirilmiştir. Ayrıca epistemolojik ve ontolojik bakımdan paradigması belirli bir “kurulu düzeni” müstahkem hale getiren bir tür “seküler ilahiyat” yarattığı ve kurulu düzeni tevhid, ahlak, adalet ekseninde dönüştürmeyi amaçlayan “hak dini”ni bastırmaya “hizmet” ettiği için, “dine karşı din” hareketi anlamında da “dinci”dir…
Gülenizm’in bir “dini” hareket olarak tartışılması, daima Hizmetkâr şebekenin (network-mafyatik ağ) ekmeğine yağ sürmek ve onun kötü emellerine alet olmak ve ona “hizmet” etmekten başka bir şeye yaramamıştır. Hâlbuki Gülenizm, bir “dini” hareket olmaktan ziyade, “dinci” görünüm altında hokkabazlık yapan, çıkara, ilişkilere, derin bağlantılara, istihbari manipülasyonlara, aldatmalara dayanan oldukça “seküler, maddi ve pragmatist” bir harekettir.
Gülenizm, uluslararası güç odaklarının yıllar önce tezgâhlayıp Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kurum ve kuruluşları hatta diğer cemaatler içinde uyuyan hücreler olarak büyüttüğü, dünyevi bir taşeron örgüt olarak beslediği, güç tanrısının isteğine göre şekilden şekle, kılıktan kılığa sokulduğu, “güç”ün “hizmet”inde sınır tanımadığı, güç odaklarının gerektiğinde istihbarat olarak kullandığı, devlet içindeki “sızıntı”ları ile “faili malum cinayetler için kullandığı, “dinci” dile ile maneviyata ve kariyere aç kitlelerin manevi “afyon”u ve somut “hap”ı olarak kandırıldığı mafyatik bir örgütlenmenin ötesinde bir şey değildir. Yıllardır bas bas bağırdığım ve yazdığım gibi Gülenizm, her daim bağlamından kopuk bir biçimde tartışılmıştır. Gülenizm, kullanıldığı uluslararası güç odaklarının yeri geldiğince Ortadoğu ve Türkiye’ye ilişkin siyasi çıkarları için kullandığı bir “terör” örgütü olması yanında, ondan daha tehlikeli, şebeke (mafyatik ağ-network) tipli, bir “yılan” örgütün, yanılsama ve yalanla dolu ideolojik formasyonundan başka bir şey değildir. Böyle ele alınmadığında, bukalemuna parmak ısırtacak “ahtapot” yapılı zehirli bir sarmaşık olan Gülenizm’i ve Hizmetkâr şebeke örgütü anlamak, takip etmek, teşhis etmek mümkün değildir. Hüsnüniyetle yaklaşıldığında, karşısında baştan kaybedenin çok olacağı, görünmeden “sokan” bir “panoptikon” sinsiliğinden başka bir şey olmayan Gülenizm’i ve onun tarzındaki hareketleri çözmenin en geçer akçesi, Kur’an’daki şeytan imgesini iyi idrak etmek ve anlamaktan geçmektedir. Karşınızda düşmanın açık ve seçik sizinle bir mücadeleye girişmediği, her daim tetikçi ve maşa kullandığı ve boşa yumruk salladığınız bir sinsiliğin üstesinden gelmenin yolu, cücükleştiren hüsn-ü zan teorisine (Bu konu ile ilgili yıllar önce Milat’ta yazdığım aynı başlıklı şu yazıya bakabilirsiniz: Milat Gazetesi) esir olmamaktan ve “fitne”yi çıkaracak “isyan ahlakı”ndan geçmektedir. Gülenizm, yıllardır böyle ele alınsa ve tartışılsaydı, kitlelerin “afyonu” olmaktan çıkacak, özellikle Müslüman kitleyi kandırma potansiyeli ortadan kalkacak ve en önemlisi de “kandırıldık” diyen siyaset, devlet ve ordu yöneticilerinin elbisesi içinden çıkarak, milletini ve halkını bombalayan ve kurşunlayan darbeci ve tetikçi Deccal’in ordusuna dönüşemeyecekti.
Yıllar önce 2011’den beri Milat gazetesinde yazdığım ve sonradan yakın arkadaş ve dostlarımın başıma bir şey gelmesinden endişe edip uyardıkları için, 2013 yılı başlarında basamadığım ancak 2014 yılı başında, Gülenizm: “Dinci” Kemalizm ya da “Gülen” Kemalizm başlığı ile ilk baskısı Murat Kitapevi, aynı yıl içinde ikinci baskısı Adam Yayınları’ndan basılan kitabımda, (her iki yayınevinden basılan kitap, tükenmiş olup ilgili yayınevleri üzerlerine düşen sorumluluklarını yerine getirmedikleri sözleşme fesh edilmiş olup, kitabın üçüncü baskısı darbe sürecini ele alan yeni yazılarla güçlendirilerek bir başka yayınevinde yayınlanacaktır) tüm “İslami” görüntüsüne ve kullandığı “din” diline rağmen Gülenizm’in bilgi, eğitim, toplum ve devlet anlayışı, “seküler” Kemalizm’in üzerine oturduğu modern zemin ve beslendiği zihniyet dünyası ile biçimsel olmasa da mahiyet itibariyle özdeş olduğu iddiası, bizzat Mustafa Kemal Atatürk ve M. Fethullah Gülen ile Kemalizm ve Gülenizm’in ideologlarından yapılan alıntı ve karşılaştırmalar ile ispatlanmıştır.
Ayrıca kitapta, “seküler” ve “dinci” Kemalizmler, kapitalist sistemi “zor” ve “rıza” üzerinden analiz eden Antonio Gramsci’nin “hegemonya” kavramından ilham alınarak çözümlendi. Aynı yerde ve bağımsız makalelerde, Ali Şeriati’nin bakış açısından yola çıkarak, özellikle “dinci” Kemalizm’in nasıl bir “dine karşı din” hareketi olduğu teorik kısım ve bağımsız makalelerde açıkça ortaya çıkarılmıştır.
28 Şubat Darbesi’nin o karanlık günlerinde, 1990’ların sonlarına doğru, birçok arkadaş ve dostlarımın şahittirlerdir ki, Gülenizm’i “dinci” Kemalizm olarak nitelendirirdim. Daha sonra, Milat gazetesinde yazmaya başladığım 2011 yılından itibaren Hizmet”kâr” şebekeyi, “Dinci” Kemalizm olarak nitelendirdiğim çok sayıda yazı kaleme aldım. Milat’ta “Bağırsak Temizleme Operasyonu” (Milat, 09.01.2012) başlıklı yazdığımız bir yazıda(Milat Gazetesi) aynen şunları söylemiştik:
[…] Güçlü toplumsal dayanağı olmayan seküler bir ideoloji olan Kemalizme rahmet okutacak, “dinci Kemalist bir öz”ün ikamesi, muhafazakâr görüntüye rağmen “ayrımcılık” ve “tasfiye”yi ilkin Müslümanlara yöneltmesi, işin doğası gereği olup, bağlamından saptırılan “din” yüzünden daha büyük bir tehlikeyi tetikleyecektir. […] Eğer Ak Parti hükümeti ve Erdoğan, girdikleri “gerdek”in gerçek dünyasını idrak etmez ve “dinci Kemalizm”in bütün versiyonlarını elinde tutan küresel sistemin “ağa baba”ları ile hesaplaşmayı göze almazsa, kendilerinden öncekiler gibi, kendileri de sistemin bağırsak temizleme operasyonundan nasibi alabilecektir.
Yine Milat’ta, 7 Şubat darbesinden günler önce, “Hükümet “Dinci Kemalizm Kıskacında Mı?” (Milat, 16.01.2012) başlıklı bir diğer yazıda,  (Milat Gazetesi) biraz uzun bir alıntı olacak ama, aynen şunları yazmıştık:
[…] Uluslararası güç odakları ve küresel sermaye ile stratejik ittifak içinde hareket eden pragmatist ve güçten yana tavır alan “dinci Kemalist” hareket tarafından kıskaca alınan Ak Parti hükümetinin, kendi ayağına kurşun sıkacak pek çok operasyon içine sokulması, bunların en önemlisi olsa gerektir. Yargı, ordu, emniyet, üniversiteler ve bürokrasinin kimi önemli kademelerini ele geçirme yönünde Ak Parti içinde ortaya çıkan iktidar mücadelesi, yeni dönemde “dinci Kemalizm”in ekmeğine yağ sürecek gelişmeleri tetikleyebilir. Seküler Kemalizmi tasfiye etmeye uğraşan ve Arap Baharı'na ilham olan Tayyip Erdoğan çizgisi, bölge üzerinde ileriye dönük hedefleri olan güç odaklarının “ılımlı İslam” projesi ile uyumlu “dinci Kemalist” ağ tarafından istenmeyen bir çizgidir. Aslına bakılırsa, başından beri “dinci Kemalizm”le derin bir “kan uyuşmazlığı” içinde olan bu çizgi, kendini besleyen geleneğe yönelmez ve adalet duygusunu kalkınmanın yarattığı refah ile satın almaya devam ederse, seküler Kemalizm gibi kendisi de tasfiyeye maruz kalacaktır. “Dinci Kemalizm”in Ak Parti eliyle tasfiye edilmeye çalışılan Kemalizmden tek farkı, sözüm ona seküler olmamasıdır. Seküler Kemalizmin dini versiyonu olarak okunabilecek bu hareket, tek adamlığa ve hiyerarşiye dayalı Türkçü, milliyetçi ve devletçidir. Darbe ve derin yapılanmalarla “adam” edilemeyen toplum kesimlerini ve faili meçhullere kurban edilen Kürtleri, daha naif yol ve yöntemlerle “ıslah” etmek isteyen ve kendi Türkçü anlayışına bağımlı kılmak isteyen bir harekettir. Aynen seküler Kemalizmde olduğu gibi kitlelere eğitim yolu ideoloji aşılamayı önceleyen “dinci Kemalizm”, Ahmet Şık, Nedim Şener, Hanefi Avcı örneklerinde olduğu gibi, kendisine tabi olmayan ya da kendi çıkarlarına engel olabileceğini düşündüğü kişileri “madara” etmede teknolojinin en son nimetlerini kullanmada pek mahirdir.
Devam edersek, yine Milat’ta yıllar önce, “Din’e Karşı “Din” “Fidan” Biçiyor” (Milat, 13.02.2012) başlıklı yazımızda şunları aynen net yazmıştık:
[…] MİT'e yönelik operasyon başlamadan çok önce, 26 Ocak 2012 tarihli “Tayyip Erdoğan Damarını Yok Etme Operasyonu” başlıklı yazımızda açıkça vurguladığımız gibi, kim ne derse desin Hakan Fidan üzerinden yapılan operasyonun temel hedefi, Tayyip Erdoğan çizgisini yok etmektir. Olup biten, Tayyip Erdoğan'ın şahsından öte, dünya güç odakları ile bağlantılı bir “hizmet” hareketine dönüşen oldukça muhafazakâr görünümlü pragmatist/milliyetçi “ılımlı İslamcı” eğitim hareketi dışında kalan ve bugüne kadar “isyan ruhu” ile beslenen Müslüman iradenin tasfiye edilmek istenmesidir. […] Artık evelemenin gevelemenin âlemi olmasa gerektir. Türkiye, artık sözün bittiği ve siyasetin öldüğü bir noktadadır. 28 Şubat post-modern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırası badirelerini aratmayacak tarihi bir dönemeçteyiz. Çünkü artık, mücadele “laisist Kemalist”lerle İslamcılar arasında değil, bizzat “Din'e karşı din” mücadelesine dönüşmüştür. En hazin ve tahripkâr olanı da budur.
“Dinci” Kemalizm’in sinsi hareketi konusunda geçmişte yazdığımız yazıdan (“Dinci” Kemalizm Meydan Okuyor!”, Milat, 09.05.2013) bir örnek daha vermek gerekirse, o yazıda kullandığımız, “ruhani militarizm” kavramının, 15 Temmuz 2016 tetikçi darbe girişiminde nasıl ete kemiğe bürüneceğini şu şekilde izah etmiştik:
[…] Yıllardan beri İslami kavram ve kurumların içini ve özünü boşaltmaya “hizmet” eden “dinci” Kemalizm'in, Kürt “çözümü”ndeki müzakereleri Hüdeybiye Sulh Anlaşması benzetmesi yanlışlığında olduğu gibi, kendi “ekmeğine yağ sürmeyenleri” de -korkunç bir benzetme ile- Sebe halkına benzetmeye hakkı yoktur. Bu tip benzetmeler, sadece İslam'ın içini boşaltmaya “hizmet” edecektir. Kendi içlerinde “abi, abla ve hoca efendi” adı altında hiçbir sorgulama ve eleştiri kültürü olmayan ve “ruhani militarist” bir hiyerarşik örgütlenmeye benzer sivil örgütlenme ağı ile (şebeke) “gönüllü kulluğa hizmet eden” sosyolojik bir hareketin, siyasette ortaya çıkması her zaman muhtemel olan “güç zehirlenmesi”ni eleştirmeye hiç hakkı olmasa gerektir.
Cumhuriyetin başından beri, uluslararası güç odakları ile bağlaşıklı “seküler” Kemalizm’in “zor”u, “baskı”sı ve “darbe”si ile bir türlü “hadım” edilemeyen toplum kesimlerini (Müslümanlar, Kürtler, Aleviler ve Kemalist olmayan sosyalist kesim gibi), “rıza” ve “gönüllülük” üzerinden “hadım” edecek ve “hiza”ya getirecek “dinci” Kemalist Gülen hareket, süreç içinde (1960’ların sonları) aynı uluslararası güçler tarafından devreye sokulmuş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, iktidarlar, siyasi partiler ve tüm toplumsal yapıya sirayet ettirilerek yeri geldiğince tüm kirli ve puslu işlerde kullanılmıştır. Başka bir deyişle, “seküler” Kemalizm’in darbesi ile “dinci” Kemalizm’in “sinsi vuruşlar”ı, aynı ellerin farklı “hizmet”leri olarak daima işlevsel olmuştur.
Sözünü ettiğim kitabımda ispatladığım gibi, “seküler” Kemalizm ile “dinci” Kemalizm, genetik kodları aynı ve tek yumurta ikizleri kadar birbirine benzer ruh ikizleridir. Ruh ikizleri olduğu, daha önceleri “derinden”, “sessiz”, “aldatma”, “yalan”, “münafıkça gülen” bir tavırla devlet, siyaset ve toplumsallığı esir alan “dinci” Kemalizm’in, daha önceden birlikte çalıştıkları ve “aynı yağmurlarda ıslandıkları” ancak kendisine biçilen “kırmızı çizgileri” aştığı gerekçesiyle, uluslararası güç odaklarının 2013 sonrasından itibaren üstünü çizdiği ya da “imajını bozduğu” bir karizmatik, güçlü ve en önemlisi de, son yıllarda otoriterlik, kullanılan dil, siyasi söylem, gerginleştirme ve kutuplaştırma politikası ile eleştirilse de (bizim de zaman zaman yaptığımız gibi) toplumun yarısından fazlasında makes bulan bir lideri ve onun temsil ettiği ya da temsil ettiğine inanılan damarı kırmak için son çare olarak, ABD, CIA ve NATO tarafından tarlaya sürülerek halkını bombalayan ve kurşunlayan Deccal’in uşaklığını yapan “darbeci bir orduya” dönüşmesinden anlaşılmaktadır. Çünkü “seküler” Kemalizm’in ruhunda da, 1960, 1971, 1980, 28 Şubat 1997 ve diğerlerinde görüldüğü gibi, uluslararası güç odakları ile işbirliği içinde işleyen darbeci bir gelenek hep varolagelmiştir.
Yıllardır Deccal’in uşaklığını yaparak bir “imaj imparatorluğu”na dönüşen, kendisinin yıllardır tüm kurumlarda ilmek ilmek dokuduğu ve diğer toplum kesimlerinden suç ve kirliliğine alet ettiği, zayıf noktalarından esir aldığı ya da ganimet, makam ve mevki ile devşirdiği siyasetçi, bürokrat, yargı, emniyet ve ordu mensupları ile hepten güçlenen Gülenist hizmetkâr çete, sözüm ona “rıza”, “gönüllülük”, “tolerans”, “diyalog”, “barış”, “iyilik meleği” ve sırıtan “gülenyüzlülük” perdesinin ardında, uzun yıllardır bir “sızıntı” hareketi olarak güç odaklarınca devleti ve iktidarları tümüyle kontrol ettiği noktalarda, son yıllarda istediğini yapamayınca, odakların planlaması, tezgâhı ve emri ile özellikle ordu içinde uyutulan hücreler (17-25 darbesinden sonra hizmetkâr şebekenin ordu içindeki uyutulan hücrelerine yönelik hiçbir operasyonun yapılmamasının hayra alamet olmadığı ve başa büyük felaketler açacağını yazılarımızda ısrarla ifade etmemize rağmen) ve farklı saiklerle onlarla işbirliği yapan güçler harekete geçirilerek, aynı geleneğin “dinci” formülasyonu olarak son darbe “vuruş”unu gerçekleştirmek istemiştir. Ancak, farklı uluslararası dengeler, şebekeden olmayan emniyet ve esasında çoğunluğu “baldırıçıplaklar”dan oluşan toplum kesimlerinin, tank önüne yatarak, kurşunlara hedef olarak darbeye dur diyen bir karşı “halk devrimi” destanı yazması, “seküler” Kemalizm’in darbeci geleneğinin “dinci” Kemalizm’in kucağında bir bomba gibi patlamasına engel olamamıştır.
Umarım ders alınır. Ancak, bundan sonraki yazılarımızda ele alacağımız gibi, devlet içinde uluslararası güç odaklarının çıkarlarına “hizmet” eden farklı güç ve çıkar çevrelerinin, “bağırsak boşaltma”, “kan tazeleme” operasyonları konusunda gereken dikkat ve rikkat gösterilmez, kapitalist ulus-devlet mantık ve uygulamasından vaz geçilmez, “güç” devleti değil, “adalet devleti”ne geçilmez, “kurallı” toplum değil hâlâ “krallı” toplum ameliyesinden kurtulunmaz, seküler Kemalist “beden”, muhafaza”kâr” “ruh” ile tahkim edilmekten vazgeçilmezse, milliyetçi dil ve söyleme çekidüzen verilmezse, devletten ve sömürdüğü toplum kesimlerinden nemalanan ve belirli uluslararası güçlerin oyuncağı haline gelmiş “seküler” ya da “dinci” cemaatçi, tarikatçı örgüt ve hocalarla hesaplaşılmazsa, bu ülke insanının darbelerden, sessiz vuruş ve aldatmalardan daha çok çekeceği var demektir.
Adem Çaylak
12.08.2016
Devamını oku ...

Aks

Bölgede Sykes-Picot’ya düşman ve karşıt olan iki eğilim var: PKK ve IŞİD. Düne kadar sınır çalışmaları yapan, “sınır varsa suç vardır” diyen kimi akademisyenlerin Gaziantep’te patlayan bomba sonrası dile getirdikleri “sınırlara duvar örülsün” talepleri iki eğilim arasındaki gerilim eliyle biçimleniyor.
Ülke ekonomi-politik, jeopolitik ve biyopolitik açıdan belirli çelişkilerin tezahürü olarak varoluyor. Bu üç alanın uzmanları türüyor, gevezeliklerini yarıştırıyorlar. Hepsi de başta belirlenen Misak’a bağlılar. AKP ile IŞİD ilişkilendirmesi doğrudan kemalizme eklemleniyor. IŞİD saldırıları sonrası herkes polisleşiyor, “duvarlar çekilsin” deniliyor, “tüm insanlar birbirinin muhbiri olsun” talebinde bulunuluyor.
Sonra Erdoğan, Gaziantep saldırısı ardından, “ezanlar susmayacak” diyor, bu laf ondaki örtük IŞİD zihniyetine bağlanıyor. Esasında söz konusu laf, ezanın millileştirilmiş olduğunu ifade ediyor. Tayfun Atay “ehvenişer, şerlerin en kötüsüdür” lafının Mustafa Kemal’e ait olduğunu biliyor ve bu lafı bu yüzden veciz bir ifade olarak öneriyor. Erdoğan’daki IŞİD gösterilerek Kemalist devlet aklanıyor. AKP zaten bunun için var. Bugün “kemalizm otuzlarda bitti” ya da “ben sosyalistim-komünistim, kemalizmle ne alakam var!” denilmesinin bir anlamı bulunmuyor.
IŞİD konusunda kim konuşuyorsa, (misal Eren Erdem) belirli gerçekleri örtbas etmek amacıyla konuşuyor. Zira AKP, IŞİD’in muhatabı olamayacak kadar acz içerisinde bir yapı. O, Erdoğan’ın saraya alınması ile lağv edilmiş bir parti. Dolayısıyla “IŞİD” derken emperyalizmden söz etmeyenler yalan söylüyorlar. Saray gladyosundan söz edenler, gerçek gladyoyu temize çıkartıyorlar.
Emperyalizmden söz etmeleri mümkün değil, çünkü “anti-emperyalizm” lügatten epey zaman önce çıkartıldı. Artık arkaik, geri bir terim olarak alay konusu ediliyor. Özneler, ne kendilerini özne kılan süreçlerin sorgulanmasına izin veriyorlar ne de o süreçleri sorgulayabiliyorlar. Hepsi de biraz daha hayatta kalabilmek için içte ve dışta esen rüzgârlarla şişiriyorlar yelkenlerini. Tüm yapılar bu sürece katkı sunan birer operasyonel unsura dönüştürülüyor. Halkla, gerçekle, acıyla, dertle, öfkeyle temas kurmak aşağılık bir şey olarak görülüyor.
Her şeyi ve herkesi kendisine kul-köle etme derdindeki küçük burjuva yaklaşım, devlet ve demokrasi katında kendi muadillerini buluyor. Bugün “ABD bölgedeki gericiliklerin kökünü kazımak ve Kürd’ü özgürleştirmek için geldi” diyenlere rastlanıyor. Onca direniş türküsü orkestraya mağlup oluyor. Yirmi yıl önce liberallerin sözlerini AKP gerçeğe döküyor ama AKP’nin kitleyi tutması için onun hâlâ faşist bir yapı olarak sergilenmesi gerekiyor. Sol, ne faşizme ne de liberalizme had bildirebiliyor, çünkü haddini onlar tayin ediyor.
Solun trajedisi, “Bana bak! Hey Avanak! Üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz dağlarla dalgalarla kütleleri ileri atamaz.” diyen Nâzım’ın şiirlerini bağlama-gitar eşliğinde besteliyor olmasında karşılık buluyor. Bugün o Nâzım’ın yeni yoldaşları “IŞİD de PKK de bozguna uğrayacak” diyor. Batonu kim sallıyor, ona bakmak gerekiyor. İlericilik edebiyatı üzerinden Sovyetler’e bağlanmış, sosyalist olmuş kesimler bu küçük burjuvalıklarını her dem bugünü aşağılayarak, apolitikleşerek gizleme yoluna gidiyorlar. Bugünkü güç ilişkilerine ne akıl erdirebiliyorlar ne de o ilişkiler içinde halkın gücü olarak yer alabiliyorlar. Kucağındaki kediyi okşayıp senfoni dinlemeyi sosyalizm zannediyorlar.
AKP’li gazeteciler IŞİD’in ve PKK’nin “yalancı cennet” çağrılarını eleştiriyorlar. Herkesi bugüne, bugündeki güç ilişkilerine kul-köle etme derdindeler. Fethullah ile ideolojik ilişki kuranların hepsi zorunlu olarak bugünün misakına bağlanıyorlar. Orkestra bu şekilde yol alıyor. Özetle, herkes bugünden kaçırılıp tekrar bugündeki güç ilişkileri önünde diz çöktürülüyor.
Düne kadar herkesi CHP hizasına boncuk gibi dizme derdinde olan İrfan Aktan, Ahmet Şık üzerinden, bu sefer AKP’yi işaret ediyor. Aktan, Cemil Bayık’ın “Gülenciler milliyetçi ve Kürt düşmanı. Biz onlarla temasa geçerek onları bu çizgiden uzaklaştırmak istedik ama onlar yanaşmadılar.” sözünü aktarıyor. Siyasi akıl bu eksende ilerliyor. Herkes birbiri üzerinden gizli mesajlar bırakıyorlar semaya.
İsmail Saymaz MİT raporlarına ulaştığını dile getiriyorsa, MİT mensubu olduğunu ikrar ediyor demektir. Saymaz, “IŞİD Türkiye’nin sorunudur, güvenlik görevlilerine saldırıyor” derken ya yeni milli mutabakat dâhilinde AKP’yi aklamakta ya da Kemalist kurgunun faili/ajanı olarak belirli gerçekleri gizlemektedir. O güvenlik güçleri bir koldan da İslamî direniş imkânlarını IŞİD eliyle temizlemektedir. Bu noktada soru şudur: PKK eliyle tasfiye edilen bir şeyler var mı?
Devlet misakından vazgeçemez. Kazığı oraya çakmıştır. Hareket planının genişliği konusunda belirli ayarlamalar yapmak zorunludur. Ama her şeyden önce o kazığın o çakılı olduğu yerden çıkmaması gerekir. Müslüman, sosyalist ve Kürdî tüm yönelimler bu yönde törpülenmelidir. Kazığın varlık sebebi budur. Küçük burjuva siyaset o kazığı belkemiği hâline getirenlerin siyasetidir.
O kazık, misak-ı milli, Sovyetler’i içeren bir güçler ilişkisinin semeresidir. Sovyetler devredışı kaldıktan sonra yaşanan girdap birçok kesimi içine çekmiştir. Eski bir TKP’linin değerlendirmesine göre, partisi 12 Eylül’de CHP ile Halk Birliği hükümeti kurma hayallerine kapılmıştır. Burada da mihenk taşı Sovyetler’dir. Güçler ilişkisinde birçok solcunun tahayyülünde Sovyetler’in yerini Kürd ve Kürdistan almıştır. O da birileri ile yeni Türkiye’yi kurma derdindedir.
Onca CHP flörtü, CHP kitlesine oynama, laiklik için dayanışma girişimleri döne dolaşa devletin kâdim kazığına bağlanmıştır. Uğur Mumcu öldürüldüğü gün, “kimse cenazesine gitmesin, bu adam MİT ajanıydı” diyenler, bugün ilericiliğin bayrağı olarak Uğur Mumcu’yu anmaktadırlar. MİT de emperyalizm gibi görünür olmaktan çıkıp silikleşmiştir. Bu öznelerin varlık sebebi buradadır.
Graham Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabının alt başlığı “Türkiye: Müslüman Dünyada Eksen Ülke”dir. Bu eksenin geçmişin misak-ı milli denilen kazıkla gerilimli bir ilişki içerisinde olduğu iddia edilebilir, ama bu gerilim ciddi yanılsamalara yol açmaktadır. Müslüman dünyadaki eksen ülkenin o misaktan vazgeçmesi mümkün değildir. IŞİD konusunda söz söyleyenlerin gözlerden ırak tuttuğu gerçek budur.
Bugün o eksen ülke Yahudi olmaklığı ile bölgede belli konularda eli kolu bağlı olan İsrail’le anlaşmış, onun varlığını meşrulaştırmış, Kudüs’ü başkent olarak kabul etmiş, Filistinlileri hareketi dâhilinde bir kez daha kıyıya köşeye fırlatmıştır. Bugünkü Gazze saldırıları o anlaşmanın sonucudur.
O aks, eksen, kazık, ezilen halklardan, sömürülenlerden yana hareket edemez, varolamaz. Aksa, eksene, kazığa tek laf etmeyenler, kitleleri onlara bağlamak derdindedirler. Aks, eksen ve kazık, egemenlerin ölçüsünü ve ölçeğini vermektedir. Kürd, ölçüyü aştığında IŞİD; İslam ölçüyü aştığında Kürd; sosyalistler ölçüyü aştığında AKP devreye sokulacaktır. Türk tarih tezinden mülhem Kürd tarih tezi geliştirerek “Kürdler on bin yılın intikamını alıyor” naraları atmanın anlamı yoktur. Ezilenlerin efendilerin kazığına bağlanmasına izin verilmemelidir. Had bildirmek için had bilmek şarttır.
Bahri Dikmen
Devamını oku ...

"Toplumsal Uzlaşma": Saray'ın Yalan Rüzgârı mı?

“Bizim toplum balık hafızalıdır” klişesini hepimiz biliriz. Toplumsal hafızamızın da bireysel hafızamız gibi seçici olduğu yadsınamaz. Toplumlar da büyük acılar ve felaketleri, travmatik olayları “unutmaya” eğilimlidir. Yaralarını böylece sarar ve yaşamaya ancak böyle devam edebilir.
Ancak bu “unutma” faaliyetine, çoğu zaman, bu tür büyük acı ve felaketlerin birinci dereceden sorumlularının -çoğu zaman devletlerin- manipülasyonlarının eşlik ettiğini de biliyoruz. Örneğin 6-7 Eylül İstanbul azınlıklarını tasfiye kalkışması, bizzat zamanın devlet güçleri tarafından organize edilmiştir. Bu gerçeği 30 yıl sonra öğrenebildik. Hakeza ’38 Dersim Katliamı’nın arkasındaki gerçekleri hafızamızın derinliklerinden -kimilerimiz hariç tabii ki- 65 yıl sonra açığa çıkarabildik… Egemen siyaset odaklarının bu tür “unutturma” manipülasyonları her durumda büyük felaketler ve acılar sonrasını beklemez.
Egemen siyaset odağı açısından bu manipülasyonların, iktidarını tehlike altında hissettiği, bu nedenle 180 derecelik siyaset değişiklikleri ihtiyacı içinde, yakın geçmişi unutturma, artık “değiştiği” imajını yaratarak yeni müttefikler edinmek ve böylece iktidarını tahkim etmek için kullanışlı olduğu açıktır. Bu anlamda o kritik ana kadar son derece tekelci ve zorba iktidar, birdenbire son derece esnek, hoşgörülü ve birleştirici olduğu gibi bir algı yaratma çabasına girişir ve bu yolda adımlar atmaya başlar. O zorba ve tekelci iktidar ne kadar uzun bir geçmişe sahipse, başka bir deyimle, bu iktidarın olumsuz izleri toplum içinde ne kadar derin izler bırakmışsa; sanılanın aksine toplum, hemen yerini geçmişi unutma ve bir çeşit umuda bağlanmaya hazırdır. Muktedir, her zaman geleceğe yönelik bu toplumsal iyimserliği istismar eder. Ta ki iktidarını yeniden tahkim ettiği ve tırnaklarını yeniden çıkarmaya hazır olduğu ana kadar…
Peki geçmişin zorba iktidarı da değişemez mi? Kritik zorluklarla ve son derece travmatik tehlikelerle karşılaşan iktidar o ana kadar izlediği çizgiden başka bir “yol” tutturamaz mı? Bu soruya prensip olarak olumsuz yanıt vermek mümkün değil, şüphesiz. Nitekim siyasi tarih, bırakınız değişmeyi, kenara çekilebilme esnekliği gösterebilmiş iktidarlara da tanıklık etti.
Bu uzun girişten sonra meramımızı somut olarak tartışmak zorundayız. 15 Temmuz’da muhatap olduğu darbe girişiminden sonra Saray iktidarının daha uzlaşmacı ve “milli birlikçi” tutumu hangi türden bir siyasi girişime işaret ediyor? Daha açık ifadeyle, muktedir, artık iktidar etmede yaşadığı ciddi zorlukları tek başına aşamayacağı bilincine ulaşmıştır ve muhalif toplum kesimlerinin ve siyasetin desteğine samimi olarak ihtiyaç duymaktadır. Ya da iktidar kendisi için ciddi tehlikelerle dolu olan dönemi bir tür takiyye yaparak ve uzlaşmacı görünerek aşmaya çalışmaktadır; 14 yıllık tekçi, despotik iktidar alışkanlığının değiştiğini gösteren bir işaret yoktur. Her kritik soru da olduğu gibi cevap için yaşanan pratiği analiz etmek elzem.
Muktedirin “toplumsal uzlaşma, milli mutabakat, birlik ve beraberlik” çağrıları kesinlikle ve tartışmasız olarak belki de ülkenin yaşadığı bütün sorunların kaynağı olan Kürt sorununun siyasi temsilcilerini kapsamamaktadır. HDP’nin dışlanması bir siyasi partinin ya da birtakım siyasilerin dışlanmak istenmesinin ve hatta 6 milyonluk bir seçmen kitlesine işaret eden bir temsiliyetin yok sayılmak istenmesinin ötesinde bir anlama ve içeriğe sahiptir. Bu tercih “nasıl bir Türkiye” tasavvuruna sahip olduğunuzla ilgilidir. Ve bütün uyarılara rağmen ısrarla sürdürülen tecrit politikası görüşmelere çağırmama, mitinge davet etmeme, anayasa komisyonuna almama, daha da ötesinde itibarsızlaştırma kampanyası- ülkenin korkunç tehlikelerle dolu bir bölünme sürecine girmesinin muktedir tarafından göze alındığının göstergesidir. Bu tehlikeli gelişmeyi daha da tehlikeli kılan bir başka gösterge de ana muhalefet partisinin meselenin ciddiyetiyle orantısız bir şekilde sergilediği yasak savma tutumu -“ben eleştirdim, bence yanlış..vs”- dâhilinde ortaya koyuyor olmasıdır.
Bu tür toplumsal uzlaşma çağrılarına iktidarın-14 yıllık tarihinde sıklıkla yaşadığımız despotik uygulamaların, katmerleşmiş olanlarının eşlik ettiği gerçeğini görmezden gelemeyiz. OHAL ilanı, ilan edilme gerekçesiyle bağdaşmayan ülkenin geleceğini ipotek altına alan kararnameler, onbinlerce insanın bir cadı avı başlatıldığı görünümü veren bir şekilde gözaltına alınması, tutuklanması, işlerinden atılmaları… Bahaneyle bir bütün olarak muhalefeti tasfiye amacı taşıdığı inkar edilemeyecek uygulamalar; gazeteci, yazar, öğretim üyesi tutuklamaları, gazete kapatmalar, kayyum atamaları, dizginsiz özelleştirme girişimleri vb. İşkencelerin ve gözaltında kayıpların sıklaşması…
Son derece yakıcı bir istek olan ülke içi BARIŞ talebi iktidarın ilgi alanında değildir. İç savaş ihtimalini ortadan kaldıracak barışçıl girişimler yerine savaşçı politikalarda ısrar edilmektedir. Paramiliter güçlerin inşa edildiği gözlemlenmekte ve toplumsal gerilimi düşürücü çabalar yerine sokağa hâkim olma, sokağın mobilizasyonu meselesi ön plana çıkmaktadır. Hakeza bölgesel barış çabaları da, iddiaların aksine, fiiliyata henüz yansımış değildir.
İktidar medyası, hedef gösterici, provokatif ve dezenformasyon amaçlı yayın çizgisini ısrarla sürdürmektedir.
Ana çizgileriyle özetlediğimiz bu süreç, muktedirin “toplumsal uzlaşma ve milli mutabakat” çağrılarının samimiyeti konusunda derin şüpheler uyandırmaktadır, şüphesiz. Anlaşılan demokratlar, sosyalistler, bütün ezilenler kendi göbeğini kendisi kesecek. İhtiyaç, en geniş demokratik cephe. Barış, özgürlük ve eşitlik taleplerini temel alan bir program temelinde, laik ve halkların kardeşliğine dayanan bir demokratik Türkiye’ye doğru. Barışçıl ve toplumun bütününe seslenen bir üslupla…
Cengizhan Güngör
Devamını oku ...

Son Tango

Tezgâhçı usta(!) derdin nedir? Ne yapmak istiyorsun?
Bu topraklar; Ermeni'yi kırdınız öksüz kaldı, şimdi kadîm Kürt halkını yok ederek yetim mi bırakmak istiyorsunuz? Halkların lanetini yaşamak istemiyorsanız, kırım planından vazgeçin.
Bu coğrafyada Kürtlere onlarca yıl kültürel asimilasyon tüm zalimliğiyle uygulandı ve hâlâ yapılmaya devam ediliyor.
30 Kasım seçiminden sonra, Kürdistan’da başlatılan yıkım politikasının devamı topraksızlaştırma ve fizikî bir Kürt soykırımıdır.
Tezgâhçı ustanın yeni planı budur. Bölgesel dengenin kendisini rahatsız etmemesi için şantaj dâhil her türlü diplomatik çabayı hızla yürütmektedir. MGK'da yapılacak toplantıda büyük bir ihtimalle bu planın detayları masaya yatırılacak ve uygun zaman kollanacaktır.
Rusya ve İran görüşmeleri hızlandı ve bu müttefikleri memnun edecek bir girişimde olunacağı çelişkili bir şekilde ifade edildi. TV ve gazetelerde altı aya kadar Suriye ile sorunlar biteceği ve daha aktif bir rol alacaklarını Başbakan Binali Yıldırım açıkladı.
Diplomasinin altın kuralı, bir taşla aynı anda birbirine bağlı birçok sorunu çözme yeteneği ve iradesidir.
Suriye iktidar kuvvetlerinin Kürtlere ilk defa saldırması ve MGK toplantısının ardından Gaziantep’te düğüne yapılan bombalı saldırı sonucu çok sayıda insanımızın hayatını kaybetmesi planın uygulamaya konulduğunu göstermekte.
“Türkiye’ye güçleri yetmeyenlerin, etnik ve mezhep temelli hassasiyetler üzerinden vatandaşlarımızı birbirlerine karşı kışkırtma senaryoları tutmayacaktır.”[1] diyor Erdoğan. Olayın yapıldığı yerden hareketle, provokasyondan bahsediliyor olması oldukça dikkat çekici.
“Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana ilk kez doğrudan iç savaşla, işgalle tehdit edilmektedir. Tehdit, açıkça, hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde Türkiye'nin müttefiklerinden gelmektedir. Tehdit doğrudan Washington merkezlidir, Brüksel merkezlidir.”[2] Sürekli bir “iç savaş ve işgal” söylemi bunun gerçekçi, mevcut duruma uymadığı ve esas planı gizlemeye yönelik olduğu kanısındayım.
Sözde darbe girişimi bastırılıp “Feto” şahsında kamuoyu yönlendirilerek tarihsel bir adım atıldı. Bu adımın devamında planladıkları fizikî Kürt soykırımıdır. Bu kırımın sonuçlarına karşı hem ülke içinde hem de bölgesel ve uluslararası kamuoyu nezdinde çıkabilecek tüm sorunların nasıl tolere edileceği detaylarına kadar planlanıyor. Tabii ki yaşam planlardan ibaret değildir, evdeki hesap çarşıya uymaya bilir.
15 Temmuz darbe girişimi farklı değerlendirildi ve çeteci güçlere milli beraberlik adı altında destekler sunuldu.
Sözde darbe girişimi bastırılıp “Feto” şahsında kamuoyu yönlendirilerek tarihsel adımın-soykırımın-psikolojik zemini hazırlandı. HDP o gece bu oyunu bozabilir ve bu darbenin nasıl bir tezgâhçı usta işi olduğunu kamuoyuna anlatabilirdi.
Tam tersi, dört partinin imzaladığı bildiriyle hem kendi kamuoyuna hem de uluslararası kamuoyuna müthiş bir olumlu tablo sunuldu. Bir araya gelmeyen siyasi parti liderlerinin koşarak büyük bir gayretle imza atmaları bile kimseyi düşündürmedi.
Bu darbenin asıl amacının çok ciddi bir sorun olan Kürt sorununu acilen çözmek olduğu kavranmadı veya görülmedi. Tezgâhçı ustanın “çok acelemiz ve zamana ihtiyacımız var” demesinin altında bu tarihsel olayın planını uygulama heyecanı var. Kızıldereliyi yok eden başkomutan olarak tarihe geçmek istiyor.
Tezgâhçı usta hem kandırılıyor, aynı zamanda kamuoyunu da kendisi bir güzel kandırarak hedeflerine adım adım ilerliyor. Bu iradenin ne yapacağını kavramadan yapılan her hareket, sonuçta gene muktediri güçlendirmekte ve tezgâhını örümcek ağı gibi kurarak tüm siyasi güçleri kendisine bağlamakta ve etkisiz hale getirmektedir. Bakalım bu çekirgenin kaçıncı sıçrayışı olacak?
Defalarca bunu yaparak başarıya ulaşan tezgâhçı usta son hamlesini yapmak istiyor. Bu hamlenin kendi geleceği ve de ülke geleceği açısından ne kadar önemli olduğunun farkında ve sürekli altını kalın çizgilerle çizmekte. Son tango.
Muktedir, önündeki engelleri yıllardır adım adım, tek tek temizleyerek yol aldı. Şimdi önünde sürekli bir engel olan Kürt özgürlük hareketi ve güç birliği yapan devrimci demokratların engelini kaldırmak ve Kürdistan’da fizikî bir soykırım yaparak bölgesel güç konumunu korumak ve büyüterek çıkmanın planı içindedir.
Özgürlük hareketi ve devrimci demokratlar “Erdoğan bu planı yapamaz, uygulayamaz” deyip hafife alırsa, çok ciddi tarihsel bir hata yapar ve siyasi tarihe kara bir dipnotu düşülmüş olur.
Tekerlek kırıldıktan sonra bir şey söylemenin anlamı kalmaz. Meşru zeminde bölgesel ittifakların yeniden gözden geçirilmesi, eksik ve zaafların tespiti yanı sıra en geniş ittifakları sağlamak çok önem kazanmıştır. Zalimin gücü varsa mazlumun da dostları olmalı.
Özellikle Kürdistanî Kürtlerin kendi arasındaki sorunları uzlaşma ve birlik kültürüyle yapması, bu konuda eski hatalardan ders çıkarması, birlikte hareket etmede ısrarlı, birleştirici ve hoşgörülü olması gerekli. Bölgesel bir mücadele içinde Kürtlerin kendi arasında bölünmesi ve çatışması en çok da Kürtlere soykırım planlayanların işine yarar ve onların ekmeğine yağ sürer.
Irkçı bir avuç şovenist hariç herkesin kendi geleceğine sahip çıkması gerek. Patlayan bombalar iç ve dış çatışmalardan bir ekmeği bile bulamayacağımız günleri yaşamamak için, milliyetçisi, ulusalcısı, devrimci ve demokratı inançlarını yaşamak isteyen tüm müslümanların ayrımsız bu planı bozmak için omuz omuza olma ve bu oyunları bozma zamanı. Diktatör istemiyoruz! Savaş istemiyoruz!
Tevfik Özkorkmaz
Dipnotlar
[1] Hürriyet gazetesi. 21.08.2016
[2] Yeni Şafak gazetesi. İbrahim Karagül. 21.08.2016.
Devamını oku ...

Yaşayacağız

“Okul bahçesinde yapılan bir sokak düğününe canlı bomba saldırısı yapıldı.”
Hayatın edebiyattan üstün olduğunu söylerler ya hep, evet, bu cümle işte o hayatın melun galibiyetiydi.
Hikâyeyi bitirmek kolaydır, karakterleri bir bir öldürürsün, onlara trajik sonlar yazarsın ve samimiyetsiz bir kurguyla kendi yarattığın çöplüğe gönderirsin. Ama bilen bilir, bazen kalemi tutan biri olsa bile ölmeyen karakterler vardır. Kurguyu neresinden tutarsanız tutun, ne şekilde öldürmek isterseniz isteyin, onlar kendi kelime yollarını kurmuştur artık; Yaşayacaklardır.
Geçtiğimiz yolun sancısı kimseyi yanıltmasın. Biz öteki saftayız. Kendi kelime yollarını açan, özgür hikâye kahramanlarının safındayız. İki kere iki dört'ün küstahlıktan başka bir şey olmadığını bilenlerin safındayız. İki kere ikinin beş ettiği hikâyelerin kahramanlarıyız... Yaşayacağız!
İmgesu Ünal
Devamını oku ...

Toplumsal Dönüşüm

İki yakası bir türlü bir araya gelemeyen insanların kentinde, iki yakayı birleştiren köprüden geçerken tam karşıda beliren gökdelenleri görünce insan çekip gitmek istiyor bir an evvel. “Bu şehir benim şehirim değil” diyor. Ve soruyor bu şehre, “şehirlerin sultanına nasıl kıydınız efendiler?” Kirletirken denizi, katlederken ormanlarını kaç para kazandınız? Lafa gelince Osmanlı torunu olmakla övünürken, Osmanlı’nın en büyük mirasını nasıl tükettiniz?
Sadece betonlaşmak ile kalsa bir nebze kabul edilebilir, sineye çekilebilir fakat eski binaların yok olması gibi eski simalar da birer birer terk ediyor sahneyi. Seyyar lahmacuncular, simit tablaları, boyacı sandıkları nadir görülür oldu. Evet, boyacılar sabit mekânlarda mesleklerini icra ediyorlar. Simitler camekânlarda, değişik yiyecekler daha sıhhatli ortamlarda satılıyor. Sağlıklı göründüğü kadar erişimi de kolay. Canımız simit çekince pencereden simitçi gözetlemiyoruz artık. Ne istersek gerek internetten gerek hiper marketlerden temin edebiliyoruz. Diğer yandan eski kentimizin, eskimez sandığımız yüzlerini de göremez olduk. Mahallelerden sütçü, yoğurtçu geçmiyor, okul kapısı önünde görmeye alıştığımız macuncu amcalar da yok. Kentsel dönüşüm binalardan önce sosyal hayat ile başlamış, yeni fark ediyoruz. İnsanları bir araya getiren, dertlerin, sevinçlerin, günlük hayatın ve birçok şeyin paylaşım merkezi ibadethaneler bile ruhtan soyutlanıp sadece taş binalar haline geldi. İçeri gir, ibadetini yap, çık git! Sizleri bilmem ama ben yaşadığım semtte lunapark olduğu, denizin doldurulup üzerine yol ve tesisler yapılmadığı, deniz görmek için birkaç kilometre yürümek zorunda olmadığım, arkadaşlarımla sandal kiraladığımız, üstelik pek uzak sayılmayacak geçmişte kalan o günleri ve o kenti özlüyorum.
Düşüncelerim, konuşmalarım size anlamsız gelebilir. Ama inanın, siz de pencereden bakarken yaşlı bir teyzenin elinden tuttuğu torunu ile parka gelişini, minik çocuğun elindeki pamuk şeker ile tebessüm ederek banka oturmasını görseniz, son yıllarda hayat ile kurduğunuz ilişkiyi gözden geçirirsiniz. Kim bilir belki Wittgenstein’in Norveç’e kaçıp, ıssız bir kulübede dünyadan kopuk yaşamayı seçmesi gibi bir karar da verebilirsiniz. Hiç düşündünüz mü alışveriş merkezlerinden birisinde bulunan pahalı bir dükkândan, internet sitelerinden değil de semt pazarından, mahalle esnafından alışveriş yapmayalı ne kadar zaman geçti? Bundan binlerce yıl sonra medeniyetimize ait kalıntılar bulunacak. Bizim AVM denilen beton yapıları ve bilgisayarları kutsal saydığımız konusunda kesin fikirler oluşacak. Kimse bilmeyecek, modern hayatın bizi ne kadar duygusuz ve kendi özünden kopuk bıraktığını. Öyle “bunlar küreselleşmenin sonuçları, kahrolsun kapitalizm” nutukları atacak değilim. “Lanet olsun ecnebice tabelalara” da demeyeceğim. Dünya bir şekilde dönüyor ve hiçbir şey umurumuzda değil. Umurumuzda olan sadece şu veya bu şekilde yaşamak. İnsanın doğasında olan bu ama insan için doğal olan bu şekilde yaşamak mı düşünmek lazım. Nostaljik söylemlerde bulunup “çocuklar artık misket biriktirmiyorlar” demeyeceğim. Bütün bunları bir metropol yaşayanı olarak söylüyorum. Mutlaka bir yerlerde halen macun satılıyor, ayakkabı boyacıları şehri dolaşıyor, çocuklar sokakta iki taşla yaptıkları kaleye gol atmaya çalışıyorlardır. Anneler, teyzeler halen evde salça, turşu, tarhana yapıyorlardır. Biz büyük şehir insanları her şeyin hazırına alıştık. Üşenmezsek marketten alıyoruz, yorgunsak telefonla sipariş veriyoruz. Eve gelen yemekler, ütü ve çamaşır hizmeti veren servisler, dondurulmuş gıdalar vesaire vesaire. Vakitten kazanıyoruz ve bilindiği üzere vakit nakittir. Nakit denilen objeye duyulan ihtiras değil mi bizi bu hale getiren?
Velhasıl bir avuç tozu paketleyip, üzerine çorba yazdıkları günden beri biz, “biz” değiliz!
Hakan Çörtoğlu
Devamını oku ...